Popülist partiler sorumluluk almadan icraat peşinde

Hasan Cücük

Bu yıl içinde Almanya, Hollanda ve Fransa’da yapılacak seçimlerde Avrupa’nın en büyük korkusu göçmen karşıtı aşırı sağın güçlenerek seçimlerden çıkması. Fransa’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aşırı sağ Ulusal Cephe lideri Marine Le Pen’in ikinci tura kalmasına kesin gözüyle bakılırken, Almanya’da Almanya İçin Alternatif Partisi’nin (Alternative Für Deutschland) yüzde 15 civarında oy oranıyla Federal Parlamento’da güçlü bir şekilde temsil edilmesi bekleniyor. Aşırı sağın sembol isimlerinden Hollandalı Geert Wilders’in Özgürlükçü Partisi’nin 150 sandalyeli mecliste 30–35 arası vekille en büyük parti olarak temsil edilmesi yine beklentiler arasında.

Bu sonuçlar doğal olarak Avrupa’da korkuya yol açıyor. Popülist partilerin iktidara gelmeleri durumunda, kampanya sürecinde söyledikleri şeyleri yapma ihtimalleri, her yerde endişeyle karşılanıyor. Ancak ilginçtir, aşırı sağ partiler koalisyon iktidarlarının bir parçası olmak yerine dışarıdan destekle pazarlık yapmayı tercih ediyor. Koalisyona dâhil olanlar ise eski söylemlerinden oldukça uzaklaşıyor.

Avusturya’da yaşananlar örnek oldu

90’lı yılların sonlarına doğru ülke parlamentolarında yer bulmaya başlayan aşırı sağ partiler içinde ilk koalisyon ortağı olma denemesini Avusturya’da Jörg Haider yaptı. 99 seçimleri sonunda Jörg Haider’in kurulan koalisyon hükümetinde görev almasıyla başta Avrupa Birliği (AB) olmak üzere uluslararası camia ayağa kalkmış ve tepkilerin artarak devam etmesi sonucu Haider bakanlık görevinden istifa etmek zorunda kalmıştı. Aşırı sağ Avusturya denemesinden başarılı bir ders çıkardı.

Konjonktür aşırı sağın iktidar olması veya iktidarın bir parçası olmasına müsait değildi. Kasım 2001’de Danimarka’da yapılan seçimlerde sağ blok zaferle çıkarken Danimarka Halk Partisi azınlık sağ koalisyonu dışardan destekledi. Parti resmen iktidarda değildi, ancak fiilen iktidardı. Meclis’ten geçecek yasalar için aşırı sağın desteğine ihtiyaç duyan azınlık hükümeti Avrupa’nın en sert yabancılar yasasına imza atarken, yasanın mimarı şüphesiz DF Lideri Pia Kjaersgaard’du. Danimarka Halk Partisi’nin bu stratejisi aşırı sağ için ilham oldu.

Aşırı sol da benzer tecrübelere sahip

Aşırı sağ, koalisyonun bir parçası olunca fikirlerinden taviz vermeleri gerektiğini çabuk kavradı. Çünkü bunun benzerini daha önce aşırı sol partiler yaşamıştı. 1970’li yıllarda aşırı sol partiler, bugün aşırı sağın savunduğun politikalarının tam tersini savunuyor, göçmenlere sınırların açılması, sosyal yardımın arttırılması, emeklilik maaşlarının yükseltilmesi sol blokun en solunda yer alan partilerin savunduğu değerler oluyordu. Hesapsız ortaya atılan bu vaatlerin, bir grup seçmen için cazip gelmesine karşılık gerçek hayatta karşılığı yoktu. Aşırı solun bu ‘uçuk’ vaatlerinden dolayı merkez sol partiler ısrarla bu partilerle koalisyon ortağı olmuyordu. Bu partiler 2000’li yıllardan sonra bulundukları ülkelerde koalisyon hükümetlerinin parçası olunca eski söylemlerinden birer birer uzaklaştılar. Seçmene verdikleri sözleri yerine getiremenin faturası ise oy kaybı oldu.

İşte aşırı sağ, ‘sosyalistlerin’ bu acı tecrübelerinden de ders çıkardı. Seçim öncesi verilen popülist vaatlerin koalisyon parçası olduklarında yerine getirilmesinin zor olduğunu anlayıp, dışardan verdikleri destekle hükümet üzerinde baskıyla isteklerini kabul ettirmek durumunda kaldılar. Kabul edilen her istek seçmenleri nezdinde aşırı sağa oy kazandırırken, koalisyonda olmadıkları için yıpranmamış oldular. Haziran 2015’te Danimarka’da yapılan seçimlerde aşırı sağ Danimarka Halk Partisi (DF) seçimlerden sağın en büyük partisi olarak çıkmasına rağmen koalisyonun bir parçası olmayı reddedip, iktidarı seçimden 3. çıkan Liberal Parti’ye teslim etti. DF’in desteğine ihtiyaç duyan Liberal Parti ise kendi vaatlerini gerçekleştirme adına istemeye istemeye DF’in isteklerini de hayata geçirdi.

Norveç’te aşırı sağ ‘terbiye’ edildi

Aşırı sağın koalisyonun bir parçası olduğu ülkelerden biri de Norveç. “Bugün Norveç politik tarihi ve İlerici Partisi (FrP) için tarihi bir gündür” sözleri 43 yıllık aşırı sağ İlerici Partisi’ni ilk kez iktidar ortağı yapan Siv Jensen’e ait. Norveç tarihinin en kanlı katliamına imza atıp 77 kişiyi öldüren Anders Behring Breivik’in 1999–2004 arasında üye olduğu FrP’nin iktidarın bir parçası olması Avrupa’da şaşkınlıkla karşılandı. Muhafazakar Parti ile koalisyon kuran FrP, aradan geçen 3 yıl boyunca uyumlu bir portre çizdi. Başbakan Erna Solberg, popülist söylemler üreten ortağının hükümetin bir parçası olmasıyla, uyumlu çalışan, ‘bir kısım görüşlerinden’ taviz veren bir konuma geldiğini söylüyor. Hatta Solberg’e göre, tüm Avrupa’da aşırı sağ olarak görülen FrP’ye haksızlık yapılıyor. Solberg, elbette ortağına toz kondurmayacak diye düşünebiliriz. Ancak FrP’den gelen aşırı uç tekliflere ‘çok ileri gittiniz’ deyip set çektiğini düşündüğümüzde, iktidarın FrP’yi uysallaştırdığını görüyoruz. FrP, 2001–2005 arasında azınlık sağ koalisyonunu dışarıdan desteklemiş ve koalisyonun parçası olduğu yıllara nispeten hükümet üzerinde daha etkili olmuştu.

Aşırı sağ, tek başına iktidar oluncaya kadar koalisyonun bir parçası olmaktan uzak durmaya devam edecektir. İktidar olmak yıpranmak demek. Oysa şimdi sorumluluk almadan bol kepçe vaatlerinde bulunuyor, gemilerini yürütüyorlar. Ne gerek var gündemden düşmeye?


Originally published at www.tr724.com on January 28, 2017.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.