Radikalleştiremediklerimizden misiniz?

Birinci Dünya Savaşı’ndan kısa süre sonra, Kasım 1948’de Mısır’daki Müslüman Kardeşler’in içindeki ‘gizli bir örgütün’ 32 lideri tutuklanmış ve Müslüman Kardeşler markalı faaliyetler ülkede yasaklanmıştı. O sırada 2 bine yakın şubesi ve 500 bine yakın takipçisi olduğu düşünülüyordu. Derken kısa süre sonra Mısır’ın Başbakanı suikasta kurban gitti. Katilin genç bir Müslüman Kardeşler üyesi olduğu iddia edildi. Bu arada hareketin kurucusu Hasan El Benna da suikasta uğradı.

1952’de Kahire’de çıkan ve çoğunlukla İngilizlere ait işyerlerini vuran büyük yangının Müslüman Kardeşler tarafından çıkarıldığı söylendi. Nitekim Hasan El Benna, Mısır’daki İngiliz siyasî varlığına karşıydı. Derken aynı yıl bir darbe oldu. Müslüman Kardeşler’e yakın bir milliyetçi asker olan Cemal Abdül Nasır’ın örgütlediği darbe, Mısır monarşisini sona erdirecekti. Gelgelelim, Abdül Nasır yönetimi ele geçirince ilk iş olarak Müslüman Kardeşler’i yok etmeye karar verdi. Gerekçesi, Kardeşler’in kendi hayatına kastetmesiydi. Delil? General öyle söylüyor.

RADİKALLEŞTİRME ÇABASI

Müslüman Kardeşler’in ‘şiddet yanlısı’ olup olmadığı uzun boylu bir tartışma. Ancak onlara yapılanlar açık şiddet. 1970’lere kadar Mısır’da büyük acılar çeken ve yurt dışında bir araya gelmeye çalışan İhvan, Enver Sedat döneminde tekrar Mısır’a davet edildi. Ancak yaşananlardan ötürü pasif bir hareket olarak kaldı uzun süre. İçerisinde ‘şiddet yanlıları’ vardı muhtemelen ve bu süreçte onlarla yüzleşildi. Ancak başka bir şey daha oldu: Hareketin çektiği acılar, dilden dile dolaşırken Arap dünyasında İhvan’dan ilham alan çok sayıda hareket baş gösterdi.

Bu, Mısır’daki Müslüman Kardeşler’in de halk nezdinde meşruiyet kazanmasına yardım etti. Bölgede git gide yükselen Arap milliyetçiliği, seküler diktatörlerin eski güçlerine sahip olmaması, Mısır’da İhvan’ın yeniden önünü açtı. Mübarek döneminde devletle iyi geçinen ve ülkedeki ‘ilk resmi muhalefet partisi’ hâline gelen Müslüman Kardeşler, başlangıçta biraz mesafeli durduğu Tahrir Olayları’nın sonucunda yapılacak ‘ilk özgür seçimleri’ kazanarak iktidara yürüdü.

İKİNCİ KEZ ‘SİLİNDİ’

Hareketin mihnet dönemini görenler, muhtemelen bu hadiseden sonra şöyle düşünmüştür: Nihayet çektiklerimizin karşılığını göreceğiz! Gelgelelim çok kısa sürdü her şey. İhvan’ın önde gelenleri doğrudan politikaya girmek istemeyince Muhammed Mursî, başkan adayı olarak belirdi. Çok geçmeden Mısır ordusu hareketlenmeye başladı. Tahrir Protestocuları İhvan’dan desteğini çekince, ordu bunu bir işaret olarak algıladı ve Müslüman Kardeşler tıpkı 1950’lerde olduğu gibi vahşice katledilerek Mısır’dan yine ‘silindi’.

Bugün Müslüman Kardeşler, ülkedeki ilk serbest seçimlerle iktidara geldiği hâlde, ‘terörist’ olmakla suçlanıyor. Darbe yönetimi ise halkın ‘başka yöne baktığı’ (nitekim sandıklara bile gitmiyor artık Mısırlılar) bir dönemde meşruiyetin tadını çıkarıyor. El Sisi, uluslararası güçlerle iyi bir diplomasi yöneterek, İhvan’ın ‘terörist’ olarak kabullenilmesini sağlamaya çalışıyor. ABD’nin yeni yönetiminin de bu konuda ikna olmaya yakın olduğu konuşuluyor.

HAREKETİN BAŞARISI

İhvan, şiddete bulaşmış mıydı? En azından Hasan El Benna’nın ya da ondan sonra gelen İhvan yöneticilerinin bu konuda açık bir çağrısı olmadığını biliyoruz. Buna rağmen, Mısır iktidarları Müslüman Kardeşler’i birkaç defa ‘terörist’ olarak yargıladıklarına şahit olduk. 1950’lerdeki olaylar esnasında da, 2013’teki olaylar esnasında da aynı tema karşımıza çıkıyor: Ülkedeki karışık durumun faturası çoluk çocuk demeden komple bir sosyal gruba çıkarılıyor ve kimse de buna itiraz etmiyor veya edemiyor. Dinî motifli bir topluluk olduğu için de (tabi Batı-karşıtlığı ve Arap milliyetçiliği de etkili), Batılı demokrasi taraftarları hep şüpheyle yaklaşıyor.

Arap Baharı sırasında Tahrir’de bulunmuş, sosyal medyada aktif şekilde olayları dünyaya duyurmuş gençlerle konuşurken de, Mısır’da İhvan’ın diğer görüşteki insanlarla pek iyi ilişkileri olmadığı izlenimi edinmiştim. Bunda belki de 1950’lerde yaşananların sonrasında hareketin ‘kendi meseleleriyle’ fazlaca meşgul olmasının bir payı olabilir. Siyasal hareketle, kapalı cemaat olma arasında gidip gelen İhvan, belli ki bu süreçte bir ‘kendilik bilinci’ geliştirmişti ve bu sebepl de, dışarıdan bakanlar tarafından ‘bencil’ (yani kendi çıkarları için hareket ediyor sadece) olmakla itham ediliyordu.

Mısır gibi karışık bir coğrafyada, Arap milliyetçiliği gibi ‘agresif’ bir düşüncenin içinde, bunca zulüm ve şiddet altında Müslüman Kardeşler’in gerçek anlamda bir ‘terör örgütüne’ dönüşmemesi aslında hareketin başarısı olarak görülmeli.

AŞIRI ZULÜMDEN UMULAN

Çünkü bir topluluğa yönelik acımasızca zulmetmenin bir arzulanan sebebi, bir de beklenen sonucu vardır. Arzulanan sebep: insanların o topluluğa hiçbir şekilde yanaşmamasını temin etmek. Devletler bu yöntemle, ‘siz başka yöne bakın’ mesajı verir topluma, ‘bizim işimiz bunlarla’. Beklenen sonuç: Topluluğun, en azından bir bölümünün, radikalleşmesinin sağlanması. Önce sembolik düzeyde, söylemde bir radikalleşme sağlanmaya çalışılır. Bunun için tahrik edilir. Sert söylemler tatlıdır, bu tuzağa hemen düşülür. Akabinde işkencelerle, baskılarla, çaresizlik ağına iterek ‘intikam yemini edilmesi’ için çabalar devlet.

1980 darbesinden sonra Diyarbakır Hapishanesi’nde ‘Apoculara’ (PKK henüz yoktu) yapılanlar, adeta böyledir. Çünkü şiddete bulaşmamış bir sosyal hareketle ‘mücadele’ etmek zordur devlet açısından, muhatabını ‘ezebilmek’ için onu da ‘kendi seviyesine’ (tabi şiddet tekeli devlettedir ve devletin şiddeti hep ‘meşru’ görülür) çekmeye çalışır.

‘YAFTA’NIN ŞİFRELERİ

Devletin bir topluluğu yok etmek için seçtiği yol, ona isnat edilen ‘yaftada’ açıkça görülür. Eğer sizi ‘terörist’ ilân etmek istiyorlarsa, bunun yolları bellidir. Son haftalarda PKK’lıların ve DHKP-C’lilerin evlerinde Fethullah Gülen kitapları çıkması, polis baskını sırasında ‘silahlı direnişe geçen FETÖ’cü’ tarzı ‘haberlerin’ yandaş medyaya servis edilmesi, ‘faili meçhullerde FETÖ izi’ gibi manşetler, bilhassa ‘PKK ile işbirliği’ meselesinin sürekli köpürtülmesi, ne amaçlandığını az çok ele veriyor. Rus Büyükelçi suikastında yüklenilen nokta da burasıydı. ‘Terör örgütü’ yaftasıyla yok edilmeye çalışılan Cemaat’in, bir şekilde ‘terör eylemi’ne karışması, iktidarın en büyük temennisi muhtemelen. Bunun için perde arkasında, işkenceler dışında, başka türlü çabaların olup olmadığı da merak edilmesi gereken bir mesele.

15 Temmuz darbe girişiminin üzerindeki şaibeler, bu yöntemlerle giderilmeye çalışılırsa, sürpriz olmaz. Allah fırsat vermesin.


Originally published at www.tr724.com on May 14, 2017.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.