Roma’dan cumhuriyet yıkma dersleri

Antik Roma kabaca ikiye ayrılır: Roma Cumhuriyeti ve Roma İmparatorluğu.

Milattan önce 500’lü yıllarda kurulduğu varsayılan Roma Cumhuriyeti, Antik Yunan’daki şehir devletlerinin zamanla dış saldırılara karşı bir araya gelme pratiklerinden ortaya çıkmış, bölgeleri temsil eden güçlü senatörlerin oturup sosyal, ekonomik ve askerî tartışmalarından türemiş bir yönetim olarak biliniyor. ‘Roma kültürü’ etrafında birleşen bu güçlerin oluşturduğu yönetim biçimi bugünkü Avrupa Birliği (AB) ile Amerika Birleşmiş Devletleri (ABD) arasında bir yere tekabül ediyor. Ne AB kadar ‘gevşek’ ne de ABD kadar ‘merkezî’ bir yapı var karşımızda.

Gelgelelim bu ‘Roma projesi’ o kadar başarılı oluyor ki zaman içerisinde çok büyük coğrafyaları ve maddi araçları kontrol eder hâle geliyor. Ordu generalleri fethettikleri bölgelerden edindikleri güçle ‘merkezde’ siyaset yapma imkânına kavuşuyorlar. Senatörler aşırı güçlendikleri için bir zaman sonra ‘merkezdeki’ siyaset bölgelerin meselelerinin önüne geçiyor ve çeşitli ‘koalisyonlar’ kurarak öne geçme çabası içine giriyorlar. Tarihin neredeyse en doğru sözünde dediği gibi, ‘güç yozlaştırıyor’.

CUMHURİYET KENDİ HATALARIYLA YIKILDI

Nitekim Cumhuriyet döneminin özellikle son dönemleri ciddi karmaşalara sahne oluyor. Cumhuriyet’e bağlı bölgelerde isyanlar çıkıyor. Generaller arasındaki anlaşmazlıklar, senatörler arasındaki güç mücadeleleri halkta huzursuzluğa yol açıyor. Ekonomi kötüye gidiyor. Meşhur ‘Sen de mi Brütüs?’ vakası tam da bu dönemde yaşanıyor. Milattan önce 59 yılında ittifak kuran üç güçlü Romalı senatör Julius Caesar, Büyük Pompey ve Marcus Licianus Crassus bir çeşit ‘ara form’ icat ediyor. Bir süre sonra Crassus’un ölümüyle Caesar ve Pompey birbirine düşüyor. Bu çatışmadan Caesar galip çıkıyor ancak ‘tek adamlığın’ önüne geçmek isteyen Senato üyeleri bir komplo kurarak Caesar’ı öldürüyorlar.

Ancak bu ‘ara form’ başarılı bir formüle dönüşüyor. Bu kez Marc Antony, Octavian ve Lepidus arasında bir ittifak görülüyor. Bu üçlü Roma’nın idaresini ele aldıktan bir süre sonra yine aralarında anlaşmazlığa düşüyorlar. Octavian, Caesar’ın varisi olarak Lepidus’u görevden alıyor. Sonra da bir çeşit ‘iç savaş’ başlıyor Octavian ile Marc Antony arasında. Mısır Kraliçesi Cleopatra ile ittifak kuran Marc Antony buna rağmen Octavian’a mağlup oluyor. Milattan önce 27 yılına geldiğimizde, Roma’nın ‘en güçlü adamı’ olarak askerlerin ve senatörlerin ‘hayranlığını’ kazanan Octavian adını Augustus olarak değiştiriyor ve kendini Roma’nın ‘imparatoru’ ilân ediyor.

İSTİKRARIN BEDELİ

Bazı tarihçiler, İmparatorluğun ilk yıllarının Cumhuriyetin son yıllarından daha ‘iyi’ olduğunu savunur. Bunun sebebi de karışıklığa son vermesi ve Roma’ya istikrar getirmesidir. Cumhuriyet döneminde çok genişleyen toprakların Senato eliyle yönetilmesinin zorlaştığı bir gerçektir. Senato’daki güç mücadelelerinin bölgelerde başıboşluk doğurduğu, ciddi meselelerin çözülemez hâle geldiği de doğrudur. Bu sebeple belki de Julius Caesar, Roma’nın bütününü yönetme hevesine sahip ilk senatör olarak görülür. Ancak onun emellerini yeğeni Octavian (Augustus) yerine getirebilmiştir.

40 yıllık iktidarı boyunca Augustus’un ilk işi otoritesinin en önemli ‘aracı’ olan orduyu tamamen sadık generallere emanet etmekti. Roma Cumhuriyeti’nden pek çok unvan devam etmekteydi ama hemen hepsinin ‘gücü’ budanmıştı. Senato’nun gücü azalmış, Saray’ın gücü artmıştı. Roma’nın Cumhuriyet olduğu dönemlerde sistem hiç kimsenin ‘tek adam’ olmaması üzerine kuruluydu. Görevler 1 yıllığına veriliyordu ve en önemli pozisyonların birbirini veto etme hakkı vardı. Güçlü imparatorlar döneminde ise Roma’yı yakan Neron ve zalimliği ile tanınan Caligula’yı görmekteyiz. Yine o sözde dendiği gibi, mutlak gücün mutlaka yozlaştırdığı sır değil.

Cumhuriyetin yıkılmasıyla İmparatorluk altında yaşayan Romalılar kısa süre sonra zalim bir diktatör başa geçtiğinde sığınacak hiçbir limanları kalmadığını fark ettiler. Daha önceleri her bir senatör kendince yetkili olduğundan, bölgeler merkezin otoriter eğilimlerine karşı çıkabiliyordu ancak imparatorun buyrukları karşısında ‘merkez’ dışındaki her yer güçsüz kalmıştı. Elbette Cumhuriyet kendi sistemsel tıkanmaları yüzünden yıkılmıştı ancak sonrasında ‘çözüm’ olarak görülen İmparatorluk da adeta vahşi bir yıkım ritüeline dönüşmüştü.

POPÜLİZM HER ZAMAN YIKIMA MI GÖTÜRÜR?

Cumhuriyetten İmparatorluğa geçişin temelinde Julius Caesar gibi senatörlerin ‘popüler’ hâle gelmesi yani bugünkü tabirle bir çeşit ‘popülizm’ etkili olmuştu. Bilhassa yoksul halkların ve orduyla savaşa gidip geri döndüklerinde topraklarının işgal altında olduğunu gören köylülerin isyanına ‘cevap veren’ politikacılar merkezde çok güçlü otorite inşa edebilmişlerdi. Augustus’un 40 yıl süren ve bütün sistemi Saray’ına bağladığı iktidarı, istikrar sağlanarak ‘geçiş’ yapılmasının anahtarıydı. Sonrasında da beklendiği gibi iktidar ‘saltanat’ şeklinde el değiştirdi. Hıristiyanlığın, şehirleşmenin, doğal sınırlara ulaşmanın, sonrasında Doğu ve Batı olarak ikiye bölünmenin etkileri ile Roma İmparatorluğu geçmiş 4–5 yüzyıldaki mirası tüketerek son buldu.

Kendini daha sonra Roma İmparatoru gibi gören Napolyon’un, Hitler’in ve Mussolini’nin akıbetleri de ortada. ABD’yi inşa eden ‘kurucu babalar’ Roma’nın hikâyesini iyi incelemişlerdi ve tıpkı Cumhuriyet döneminde olduğu gibi ‘tek adam’ oluşturmayacak ama güç kavgalarının da yaşanmayacağı bir ‘başkanlık sistemi’ hedeflemişlerdi. Tek bir kişinin gücü ele geçirmesinin ‘istikrar’ talepleriyle olduğunu fakat zalimliğin, kargaşanın ve kaosun yolunu açtığını görmek için tarihte herhangi bir örneğe bakmak yeterli.

Cumhuriyeti yıkıp yerine bir çeşit ‘kendi devletlerini’ kurma hayali yaşayanlara, bilhassa da bunu sınırsız bir özgüvenle destekleyenlere duyurulur. İstikrar ve güç zannettiğiniz şey aslında sizin acizliğiniz.


Originally published at www.tr724.com on August 15, 2017.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.