Süleyman hep başbakan karargah hep tedirgin

Zaman çabuk geçiyor. Bundan tam 1163 gün önce, dönemin başbakan danışmanı Yalçın Akdoğan, “Ülkesinin milli ordusuna kumpas kuranlar” diye yazmıştı. Sonraki aylarda darbe davalarının sanıkları tahliye oldu ve ‘kumpas’ kelimesi gerek iktidar gerekse muhalifi kesimlerce benimsendi. Bir kere daha altını çizelim: Tam 3 yıl 2 ay 4 gün geçti. Peki, davalar ne oldu?

Sanıkları dışında takip eden kalmadı ama halen devam ediyor. Örneğin, Ergenekon davası İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 21 Haziran 2017’den itibaren yeniden görülmeye başlanacak. İstanbul 18. Ağır Ceza’da görülen Oda TV davasının geçen 15 Şubat’ta duruşması vardı. Dava 12 Nisan’a ertelendi. Öyle ki, soruşturma süreci dahil 7 yıldır devam eden bir dava bu. 134 sayfalık iddianamesi 5,5 yıl önce kabul edilmişti. Sanıkları bir ila bir buçuk yıl tutuklu kaldı. Son tutuklular, Yalçın Akdoğan’ın yazısından 12 gün önce tahliye edildi.

KUMPASSA NEYİN ERTELEMESİ BU?

Hani kumpastı. Hani uydurma delillerle açılmıştı. Hani, suç üretilmişti. Hani, suç örgütü icat etmek için siyasi cinayetler işlenmişti? Derdim davayı kaşımak değil. Kitap yazmak suç değildir. Bunu birkaç kişinin farklı ofislerdeki bilgisayarları kullanarak ortak bir dosya üzerinde yapması da durumu değiştirmez. Basılmamış kitaba dava açılmıştır. Daha o gün ortaya çıktı ki, koparılan gürültünün aksine iddianame de çok zayıftır. Peki, sormazlar mı, bu davalar neyi bekliyor hala?

UYDURMAYSA DEVAM EDEN NE?

Tuhaflıklar bu kadar mı sadece. Kumpas davaları da sürüyor bir yandan, bilirkişi davaları vesaire. Bu davaları soruşturan tüm polis, savcı ve hakimler 2 ila 3 yıldır tutuklu. Bir kısmı da tutuklanmamak için yurt dışına çıktı. Öyle acayip bir tablo var ki, Akdoğan’ın kumpas yazısının üzerinden üç yıl iki ay dört gün geçmiş, hem kumpas soruşturmaları açılmış davaları görülüyor, hem de “uydurma” denilen davalar devam ediyor. Kaldı ki, “kumpas” iddialarının geçmişi, üç-dört yıldan daha eskiye dayanıyor.

SADECE KENDİLERİNİ ‘AKLADILAR’

Kimse kalkıp adli süreç demesin! Bakın 17–25 Aralık’a… Emniyete, yargıya biçim verilip aylar içinde kapatıldı. Dosyalar imha edildi. Hoş, yargı safahatına girmiş hiçbir bilgi ve belge kaybolmaz, bunu da en iyi kendilerini akladığını zannedenler bilir. Demek ki istenirse şıp diye kapatılıyor. Davalar halen devam ettiği için belli ki istenmiyor! Belli ki, Ankara’daki egemenlik ve güç savaşı davaları bir biçimde “diri” tutuyor. Hem bakmayın kumpas dediklerine, kendi bakanları, kendi gazetecileri defalarca Sarıkız’dan girdi, Ayışığı’ndan çıktı, Balyoz’la başladı, Kafes’le bitirdi. Bunlar, kumpas denilen iddialara konu darbe planlarının kod adları.

İFADELER ORADA DURUYOR

Daha önce not düşmüştüm, yine tekrarlayayım: Ömrüm vefa ederse “Tanık ve Sanık ifadeleriyle Ergenekon” diye tümüyle açık kaynaklardan ve duruşma tutanaklarından derlenen bilgilerle bir kitap yazmak isterim. Soruşturmayı ana hatları ile teyit eden nice ifade var. Sadece o mu, komutanların gazetelere verdikleri röportajlar, “darbeyi o önlemedi ben önledim” kapışmaları ayrıca kitap olur. Bugün yeri ve sırası değil, alıcısı da yok. Bir kumpas lafıdır gidiyor işte. Hukuk ihlalleri yok mu, olmamış mı? Elbette var. Sapla samanı ayıran yok ki. Davalar ihlalden bozuldu, yeniden yargılamada vaziyeti görürüz, yine ileri tarihe ertelenmezse tabi.

DEVLET ‘BELGE YALAN’ DEMİYOR Kİ

Kumpas davaları demişken… Burada da bir yanılsama var. Bilirkişi davaları gibi teknik konular bir tarafa, özellikle gazeteciler hangi suçlamalarla yargılanıyor biliyor musunuz: “Devletin güvenliğine ilişkin gizli belgeleri temin etme”, “Devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin gizli kalması gereken bilgileri açıklama”, “Devletin güvenliğine ilişkin belgeleri çalma”, “Terör örgütü üyesi olma” vesaire. Benzer durum MİT TIR’ları davasında da var. Yani bir anlamda devlet, “belgeler düzmece” demiyor esasen, “Devlet sırrını nasıl ele geçirip yayınlarsınız” diye gazetecileri içeride çürütüyor. Kamuoyu da seçimden seçime, referandumdan referanduma mütemadiyen güncellenen “vesayet tehdidi” ile avutuluyor. Ordu hallaç pamuğu gibi atıldı, karargah hep “tedirgin” mesela! Gün gelecek, “darbe darbe” diye gaz verenlerin öz hakiki darbeci oldukları görülecek görülmesine de kamçılanacak “çakma darbeci” kalmamış olacak.

Fikret Kızılok, Demirel için yazıp söylemişti: “Ne padişah ne sultan / Bir enişten bir ablan / Yanında bir de baban / Sefam olsun yaradan / Süleyman hep başbakan / Hep başbakan hep Süleyman.”

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Tarık Toros’s story.