Soğan lobisi ya da popülist ajandanın gücü

YAVUZ ALTUN

Zaman zaman medyaya “üfürükçü hoca” olarak düşen tipleme, Türkiye toplumunda yaygın bir vakıa. Sadece muhafazakâr ailelerin değil üstelik, yer yer seküler kimselerin de başvurduğu bir “işletme” bu.

Büyü, nazar gibi İslam’da var olan fakat “rasyonel” izahının kolay olmadığı (ya da belki de hiç olmadığı) meseleleri, günlük dertlere çare olarak sunmanın alıcısı çok. Metafizik bir alan olduğu için oturup değerlendirme yapmak da kolay değil. Son zamanlarda psikoloji terimlerini de sos olarak kullananlar var.

“Suç sende değil,” yaklaşımı bu türlü işletmelerin ekmek kapısı. Nitekim yaşadığı olumsuzluklardan bunalan birçok insan, bu kapılara giderek “çare” ararken, biraz da sorunun kendisiyle yüzleşmek yerine, böylesi hazır çorba kıvamında çözümlere yöneliyor.

Şu tematik hayli yaygın: Sana düşman olan kimseler kuyunu kazmak istiyor, eğer şunu şunu yaparsan (genelde alakasız bir takım şeyler) sıkıntın da geçecektir. Çekememe, haset, kıskançlık… Farklı tonlardaki kişisel düşmanlıklar, cazip birer bahaneye dönüşebiliyor.

Bu insanlara “zayıf karakterli” diyerek küçültmek istemem zira gerçekten zor zamanlar yaşayan kimselerin hangi kapıları aşındıracağını tahmin bile edemezsiniz. Çünkü insan psikolojisi “rahatlamak” için pek çok şeyi yapmaya hazırdır. Ayrıca zihnimiz, hemen her zaman “kısa yolları” tercih eder.

Bu sebeple de uzun vadeli, çok çalışma, gayret ve zihnî efor gerektiren çözümler, ortalama insanlarda pek karşılık bulmaz. Aynı şekilde geniş toplum kesimlerini de böyle ikna edemezsiniz. Ancak kendisiyle yüzleşmeyi önemseyen, “kendilik bilinci” olan ve meselelere duygusal değil rasyonel yaklaşan insanlar bu durumu bir miktar aşabiliyor.

Bunu en iyi bilenler de günümüzün popülist politikacıları. Çoğunlukla bir şeyler ters gittiğinde ortaya çıkan bu tipler, size “hazır” çözümler sunarlar. Ekonomik kriz mi var? Normalde yapılması gerekenler bellidir. Hemen her zaman da bu yapılması gerekenler “acı” gelir. Bu sebeple bir popülist lider çıkar ve krizi başka bir yoldan çözeceğine toplumu ikna eder.

“Başka yol” ekonomiyle ilgisizdir. Mesela toplumun bir bölümü bunun için suçlanabilir. Dış düşmanların, karanlık tabiatlı kimselerin rolüne atıfta bulunulabilir. Ekonominin kötü gitmesinin sorumluları çoğu zaman “gafletteki elitler”dir.

Topluma şu mesaj verilir: Bu yaşadıklarımızda siz sıradan insanların hiçbir kabahati yok, normal hayatınıza, her kimseniz o olmaya devam edebilirsiniz. Suçlu, işte şunlardır. Onlara inat, bizi destekleyin. Biz, “onların aksine” size “çözüm” getireceğiz.

Asla mağlup edilemeyecek bir retoriktir bu. Çünkü bu söylemden birazcık taviz verilse, muhataplara bir mecburiyet biçecek ve onlardan değişmelerini talep edecektir.

Grup içi popülizmde de geçerlidir bu. Herhangi bir toplumsal grubun (sağ, sol fark etmez) en “sevileni” genelde o toplumsal grubun mensuplarını en çok övgüye boğan, onların “kıymetlerinin bilinmediğini” söyleyenlerdir.

Gerçekten de sıradan insanlar, toplumdaki problemlerde, ekonomik gidişatta, sistemsel krizlerde bir payı olmadığını düşünür. Belki haklıdır da, onun tek istediği kendi küçük dünyasının idamesidir. Çocuklarının iyi bir geleceğe sahip olmasıdır. Popülizmin ortaya çıkışında biraz da merkez siyasetin bu “sıradanlığı” es geçmesinin payı var.

Bugüne kadar “iktidarların düşman ihtiyacı” deyip makro seviyede tek bir düşmanın icadının yeterli olduğunu düşünüyorduk belki fakat mikro seviyede bakıldığında, bu ihtiyaç öyle kolay bitmiyor. Çünkü gündelik hayat içinde vatandaşların çok çeşitli problemleri var. Bazen bu “tek düşman” olgusunu toplumun zihnine kazımak için sürekli bir cadı avı yürütmeniz gerekir. Korku/nefret döngüsünü sürekli kılmak içindir bu. Bazen de hayatın farklı alanlarında, birbiriyle çelişse de geneli yakalayacak bir popülist söylem icat edersiniz.

Bütün bunların yönetimi sadece propaganda makinesinin icadıyla sağlanamaz. Onu, ustaca yönlendirmeniz de gerekir. Hanelerin içinde ne konuşulduğuna kadar etki edebiliyor olmanız şarttır.

Türkiye’de elbette bunun en somut örneği Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın idare tarzı. 2012’de “Gündemi ben belirlemezsem Başbakan olamam,” demişti bir TV kanalındaki röportajında. 2013’te, Gezi Parkı olaylarından çok kısa süre önce, “Her kürtaj bir Uludere’dir” demişti sonra. Bilerek, isteyerek, kışkırtarak. Şimdi yerel seçimler yaklaştığı için, yeniden bu “Gezi eksenli” retoriğe döndü.

“Her kürtaj bir Uludere’dir,” diyen adam ne dediğinin farkında gibi geliyor bana. Farkında olmayanlar, ona cevap yetiştirmeye çalışanlar. Popülist ajandanın stratejisi, toplumun (bazı) sorunlarını çözmeyip onlar üzerinde sörf yapmaya, problemleri kutuplaşmaya yakıt olarak kullanmaya dayanıyor. Bu sebeple de seviyeyi düşürüyor. Tahrik ediyor. Makul bir tartışma ortamını değil, karşılıklı hakaretleşmeyi önceliyor.

Bugünlerde bazı Amerikan gazetecileri, ABD Başkanı Donald Trump’ın seçim kampanyasında söylediği her absürt söze cevap yetiştireceğiz derken aslında onun ülke çapında popülerleşmesini sağladıklarını itiraf etmekte.

Popülizmin, siyasetin sokaktan, gündelik hayattan çekildiği bir dönemde yükselmesinin bize anlattıkları var. Politikacıların salonlarda, medyada ya da sadece parlamentoda varlık gösterdiği, “toplumsal tartışmanın” sadece karar vericilerle uzmanlar arasında sıkıştığı, sıradan insanın da kendini etkisiz ve pasif hissettiği bir vasatta mayalandı popülizm yeniden.

İngiltere’deki AB’den ayrılma referandumunun en çok hatırlanan anlarından biri, ayrılma taraftarı vekilin, “Uzmanlardan bıktık!” demesiydi. Elbette uzmanların söyledikleri dinlenmeli fakat “oyunun dışında bırakılanlar” bir zaman sonra intikam almaya gelirler, bunu da unutmamalı.

Ulaşılmazlık hissi uyandıran, kaybeder. Ne kadar haklı olursa olsun, o artık “yabancıdır”. Ve “biz bu kasabada yabancıları sevmeyiz”. Toplumlar yöneticilerinin ulaşılmazlığına tahammül edebilirler, ama onlara “dokunan” biri varsa da onu tercih ederler. Bu “dokunma” riyakârca olabilir, nitekim siyaset riyakârca bir iştir çoğu zaman.

Popülistler, siyaseti yeniden sıradan insanın “anlayabileceği” seviyeye indirmek, “biz” dediği “yerli” halkların (Avrupa’da kadim uluslar, Amerika’da beyazlar) çıkarlarını öncelemek gibi metotlara sarılırken mevzi de kazanıyor. Çünkü karşılarında neredeyse Aydınlanma’dan bu yana “insanın bir canavar olduğunu ve yasalarla zapt edilmesi gerektiğini” düşünen liberal demokrat ekol var. (Kim haklı, kim haksız tartışması yapmıyorum elbette.)

Maalesef en gelişmiş ülkelerde bile ifade ve basın özgürlüğü “günlük dertler” arasında değil. Sokakta, geniş toplum kesimlerinde başka kaygılar ön planda. Korku siyaseti buraları çabucak esir alıyor.

Türkiye’de iyice kıvama gelen bu istibdat ortamında kimse siyasetten daha fazla özgürlük ve çoğulculuk beklemiyor. Genel eğilimler, “günü kurtarma” odaklı. Bu sebeple en çok tartıştığımız konular arasında soğan meselesi var. Her eve giren soğan, popülist ajandaya sahip AKP gibi iktidarların çokça önemseyeceği meselelerden biri. Hemen de bir kılıf buldu: Stokçular. Yukarıda sayıp döktüğüm şemaya birebir uyan bir hamle.

İktidara yakın medyayı yakından takip edin. Emeklilere sürekli zam yapıldığı şeklindeki haberlerin amacı belli. Muhalif gazeteler özgürlüklerin daraltılması karşısında tamamen bu yönde gazetecilik yaparken, iktidarın bir aparatına dönüşen medya, toplumun geniş kesimlerindeki günlük meselelerle ilgileniyor yalnızca. Yeni Akit’in ara ara gündeme taşıdığı “nafaka zulmü” yahut CHP milletvekilinin bile Meclis’te gündeme taşıdığı “erken evlilik mağdurları” meselesi, bu günlük ihtiyaçlara en iyi örnekler.

Hatırlarsanız OHAL’in en civcivli zamanlarında, KHK ile düzenleme getirilen araçlardaki cam filmin yasaklanması da, gelen tepkiyle geri döndürülmüştü. Zira o da “en acil ihtiyaçlar” arasında. Ya da bedelli askerlik lobisinin siyasette nasıl sonuç aldığına bakın.

Popülist ajandaya karşı, sözgelimi basın özgürlüğü için milyonların sokağa döküldüğü bir eylem yapamıyorsanız, herhangi bir ülkede fazla bir şeyi değiştirmek mümkün değil. Günü kurtarma peşindeki sıradan insanlar, “iktidarı değiştirme” gibi ajandaları olmadığı için her zaman daha fazla sonuç alacaktır ve popülist istibdat rejimleri de onlara dayanarak, ömürlerini uzatacaktır.


Originally published at www.tr724.com on November 29, 2018.