Türk Akademik Hayatı ve Tasfiyeler: ‘En İyi Muhbir Yarışması’

[Konuk yazar: Dr. Serdar Efeoğlu]

Türkiye’de üniversiteler hiç özgür oldu mu? Öncelikle bu soruya cevap aramak gerekiyor. Bugünkü üniversitelerin temelini oluşturan Darülfünun’dan itibaren tarihi sürece baktığımızda devletin müdahalesinin hiç eksik olmadığını açıkça görüyoruz. Daha kuruluş aşamasında iken Hoca Tahsin Efendi’nin “fanus” deneyi ve Cemaleddin Afgani’nin “Peygamberlik bir sanattır” sözünü kullanması Darülfünun’un kapatılması ile sonuçlandı. 1900 yılında yeniden açıldığında tamamen siyasi iktidarın kontrolünde idi ve verilen dersler müfettişler tarafından dinlenmekteydi. 1912 yılında yapılan düzenleme ile bir miktar özerklik kazandı ve Alman hocaların katılımı ile eğitim seviyesi de güçlendi.

BİTARAF OLANLAR BERTARAF OLDU HEP

Cumhuriyet döneminde de siyasi iktidarların üniversiteye müdahalesi ve muhalifleri tasfiye süreci hiç bitmedi. 1933’te gerçekleşen “Üniversite Reformu” ile Osmanlı döneminin mirası olan Darülfünun kapatıldı. Gerekçe Darülfünun’un yeni rejimle uyuşmaması ve devrimlere açıktan destek vermemesiydi. Darülfünun kapatıldığında burada görev yapan akademisyenler ne oldu? Elbette bir kısmı yeni rejimle uyuşmayı tercih ederek “istikbalini kurtardı”. “Muhalif” gözükenler ve “bitaraf” olanlar ise “bertaraf” edilerek tasfiye edildiler ve işsiz kaldılar. Bu kişilerden birisi olan ve “tarihi sevdiren adam” olarak bilinen Ahmet Refik (Altınay) son yıllarını Büyükada’da sefalet içinde yaşadı. Hayatı boyunca topladığı çok değerli kitaplarını parça parça satarak hayata tutunmaya çalıştı. Tasfiye edilen diğer hocalar da hayatlarının geri kalanını büyük zorluklarla geçirdiler.

Tek Parti dönemindeki baskılar çok partili hayatın olduğu yıllarda da devam etti. Adnan Menderes üniversite hocaları için “kara cüppeliler” sözünü söylemekten çekinmedi. Hatta bu sözünü tashih edeceğini söylese de bu tashih hiçbir zaman gerçekleşmedi. Menderes’ten sonra 27 Mayıs darbecileri de “siyasi iktidar” gücünü kullanarak büyük bir tasfiyeye girişti. Darbeciler Ali Fuat Başgil, Sabahattin Eyüboğlu ve Tarık Zafer Tunaya’nın da aralarında bulunduğu 147 öğretim üyesi ve asistanı bir gecede üniversiteden uzaklaştırdı. Bu listede yer alan Prof. Dr. Fuat Sezgin bir röportajda görevden uzaklaştırıldıktan sonra yeni akademik görevi için Almanya’ya gitmek amacıyla uçağa bindiğinde her an uçaktan indirilme korkusu yaşadığını ironi ile anlatmaktadır. 12 Eylül darbecileri 27 Mayıs’ı da geride bırakan büyük bir tasfiye sürecine girişmiş ve 1402 sayılı kanunla 500 kadar akademisyeni üniversiteden uzaklaştırmıştır.

TASFİYELER TARİHİ

Tarihi süreç kısaca böyle. Gerçi bizim tarihimiz bir yönüyle tasfiyeler tarihidir. İttihatçılar Abdülhamit yanlılarını, Tek Parti yönetimi yeni ortama uyum sağlayamayanları, İsmet İnönü Atatürk’ten bir türlü vazgeçemeyenleri, Demokrat Parti iktidarı Tek Parti döneminin önde gelenlerini, 27 Mayıs ve 12 Eylül yönetimleri sağdan ve soldan muhalifleri tasfiye etmekten çekinmedi.

15 Temmuz darbe girişimini bahane eden AK Parti iktidarı ise bir “altın vuruş” yaparak Türk ve dünya tarihinde “mümtaz” bir yer elde etti. Her alanda gerçekleştirdiği “fişleme ve muhbir” sistemine dayanan tasfiye sürecine üniversiteleri de dâhil etti. 15 vakıf üniversitesi bir KHK ile kapatılırken bilime yıllarını vermiş binlerce akademisyen üniversitelerden uzaklaştırıldı. Bu tasfiyeler yüksek yerlerden gelen emirle YÖK tarafından başlatılan “arkadaşını ihbar et, en iyi muhbir ödülünü kazan” kampanyası ile başladı ve dünyanın en totaliter rejimlerinde bile görülmeyecek boyutta bir cadı avına dönüştü. Darbe girişimi bahanesi ile başlatılan süreç 12 Eylül rejiminin “bir sağdan, bir soldan idam etme” anlayışına rahmet okutarak tarihe geçti. Bu sürecin en önemli aşaması ise bütün öğretim üyelerinin “cemiyet-i fesadiye” üyelerini tespit için yarışmaları, yıllarca beraber oldukları, aynı havayı teneffüs ettikleri daha birkaç gün önce en yakını gibi gördükleri arkadaşlarını işsiz bırakmaktan geri kalmamaları, belki bundan zevk almalarıydı.

AKADEMİ KÖTÜ SINAV VERDİ

Türk akademi dünyası 15 Temmuz sürecinde çok kötü bir sınav verdi. “Muhbirlik” yoluyla arkadaşlarının tasfiyesine zemin hazırlayarak bilim adamlığı bir tarafa, hiçbir insana yakışmayacak tutum ve davranışlar sergiledi. Bilimin temel kriterlerini bir tarafa bırakarak gücün yanında yer almayı tercih etti.

Bu süreç Türkiye’de bilim hayatının yeni kaynaklar oluşturulmasına rağmen neden gelişmediğinin önemli bir göstergesidir. Sonuç olarak Türkiye’nin sürekli olarak baskı altında olan üniversiteleri, cahilliğe methiye düzen akademisyenleri ve gerçeğin yanında yer almak yerine “güç zehirlenmesi” yaşayan siyasi iktidarın yanında yer alan bilim adamlarıyla az gelişmişlik sürecini aşması mümkün görünmemektedir.


Originally published at www.tr724.com on December 3, 2016.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.