Türkiye’de diktatörlük neden kolay?

Ben ilk kez Etyen Mahçupyan’dan duymuştum ancak son zamanlarda sıklıkla karşıma çıkan bir Türkiye analizi var. Aslında ‘analiz’ demek istemiyorum, bir çeşit ‘genelleme’ çünkü.

Hikâye şu:

Türkiye’de 4 tane etkili aktör var. Erdoğan’ın temsil ettiği AKP, Fethullah Gülen ve cemaati, Abdullah Öcalan ve PKK’ya yakın Kürtler, Ergenekon davasında kristalleşen fakat şimdi yeniden çözülerek kitleselleşen ‘ulusalcılık’. Haliyle olup biten her şey bu 4 aktör arasında geçen ‘güç mücadelesi’ şeklinde okunuyor.

Bu ‘çatışma’ söylemi, tatlı. Zira çatışma üzerinden gündem yorumlamak kolay. Dershaneler kapatılacak. Sebep? AKP-Cemaat kavga ediyor işte. Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk çarkı ortaya çıkarılmış. Aman bırak yesinler birbirlerini! HDP’li vekiller tutuklanacakmış. Kürtlerle devlet arasındaki mesele! Yahu Ergenekon davasında sıkıntılar var. Olsun, onlar ulusalcı!

Evet, Türkiye ‘bölünmüş’ bir topluma sahip. O kadar ki her kesimin kendi medyası, her kesimin kendi ekonomisi var. Her kesim kendi ‘yıldızları’ üzerinden okuyor olup biteni. ‘Cemaatçilik’ sadece ‘the Cemaat’e mahsus bir durum değil. Herkes birbirini ‘kolluyor’. Doğup büyüdüğünüz aile, yaşadığınız çevre, okuduğunuz okul, arkadaşlarınız sizi belirli bir ‘fanus’ içinde tutabiliyor. Hatta ‘the Cemaat’ bu yerleşik sosyal yapıyı enlemesine keserek her kesimden ‘taraftar’ bulabilmiş az sayıdaki sosyal hareketlerden biri.

Bu fanuslar içinde yankılanan bir ‘gerçek’ var, bir de bütün kesimlere tepeden bakabildiğinizde görülen bir ‘gerçek’. Bu ikisi arasındaki uçurum, neden sağlıklı bir topluma sahip olamadığımızı gösteriyor.

Bu uçurumun varlık sebeplerinin başında, ‘fanuslar’ arasındaki ‘kan davası’ geliyor. ’28 Şubat iktidarı’ olarak somutlaşan devletin ‘bürokratik merkezi’ diğer kesimlere sopayla giriştiği için, 2002’de AKP’nin ortaya çıkışı bir çeşit ‘can simidi’ olarak görüldü. O 28 Şubat ki, liberallere karşıydı, postmodernizme (sırf çok kültürlülüğü önemsiyor diye) karşıydı, Kürtlere zaten karşıydı, cemaatlere karşıydı…

2008’den itibaren ‘sopa’ bu kez ‘dindar iktidarın’ eline geçti. Yani AKP’nin. Ergenekon ve Balyoz davaları, KCK operasyonları… İlk başlarda ‘çetelerle mücadele’ ya da ‘yasa dışılığa taviz vermeme’ gibi etiketlerle (ya da belki de iyi niyetlerle) başlasa da, zamanla ‘kesimler arası kan davasını’ körüklemekten başka işe yaramadı. Fanusların içi ile dışarısı arasındaki uçurum yine açıldı.

Kısa süre içinde bu ‘sopayı’ Cemaat’in kullandığı ve yukarıdaki ‘çatışma’ denklemi içinde rakiplerini saf dışı bırakmaya çalıştığı yönünde bir söylem inşa edildi. Meseleye Cemaat içinden de bu şekilde bakanlar vardır belki, bilemiyorum. Ancak kısa süre sonra, yani Cemaat’in tasfiyesi başladıktan sonra, ‘sopanın’ aslında bizzat Erdoğan’ın elinde olduğuna dair çok sayıda karine ortaya çıktı.

Buna rağmen bürokraside Erdoğan’la işbirliği yapmak isteyen çok sayıda farklı ‘alt grup’ ortaya çıktı. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndaki (HSYK) tuhaf ittifaklar ‘çatışma’ teorisi için yeterli veri sağlıyor. 16 Nisan referandumundan sonra HSYK’nın yapısının değiştirilmesi ve yeni çıkarılan bir kararname ile bir sürü hâkim ve savcının yerinin değiştirilmesi, buradaki ‘ittifakı’ da çatırdattı.

‘Çatışma’ teorisinin sıkıntısı da bu. İttifak yapan ‘kuvvetler’ kendilerini Erdoğan’la (son gelişmeler ışığında ‘devletle’) eşit güçte zannediyor. Hoşuna gitmeyen diğer ‘aktörü’ yok etmek için de, bu ittifakı zaruri görüyor.

Ancak toplumsal zeminde bu ‘ittifak’ hiçbir surette bağlayıcı olmamalıyken, tuhaf bir biçimde, kitlesel bir nefrete önayak oluyor. Her ‘fanusun’ görünen bir yüzü var ve bu yüzler de çoğu zaman ‘çatışma tezine’ yardımcı oluyor. Başta da dediğim gibi ‘tatlı’. Çünkü ‘çatışma’ tezinin getirdiği bir ‘güç’ var. Karşı tarafı ‘düşmanlaştırmak’ kendini de ‘masum’ kılıyor diye düşünüyor her kesim. ‘Öteki’ne referansla kimlik inşa ediliyor ve bu kimliğin ‘kalıcı’ olması sağlanıyor.

Burası, zurnanın zırt dediği yer.

Baskıcı, otoriter ya da totaliter rejimlerin en büyük hayali ‘kamusal alanı’ tamamen yok etmektir. Kamusal alanda çeşitli karşılaşmalar aracılığıyla olgunlaşan ve diyalog kanalları kuran sivil toplumu yok etmenin en iyi yöntemi de ‘bölüp yönetmektir’. Yani bir toplumu nefretle, kinle, düşmanlıkla bölerseniz, ‘baskı altında tutması’ da kolaylaşır. ‘Çatışma’ tezleri de en çok bu işe yarıyor.

7 Haziran 2015’teki seçimlerde muhalefetin ‘bir araya gelememesi’ biraz bununla ilgiliydi. 1970’lerde sağ-sol çatışmasını, Alevi-Sünni kavgasını derinleştiren ve bu kesimleri kendi fanusuna gömen bir ‘yönetim biçimi’ tercih edilmişti. Şimdilerde, Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan kavgalar, yeniden ve yeniden ‘çatışma’ tezleri üzerinden ısıtılıyor. CHP’nin ‘Adalet Yürüyüşü’nün tıkanacağı nokta da burası. CHP kimseyle yan yana gelmek istemiyor, kimse de CHP ile yan yana gelmek istemiyorsa, gelecekteki seçim sonuçları belli. Erdoğan da bu aritmetiğe güveniyor.

Devletin sırrı bu çünkü. Birbirine düşman kesimler, asla bir araya gelmeyen, birbirinin hakkını savunmaktan aciz bir toplum… Hiç sofistike bir iktidar biçimi kurgulamanıza ihtiyaç yok. Biraz onlarla, biraz bunlarla eğleşerek keyfinizi sürebilirsiniz.

Eğer Türkiye’nin geleceğini düşünüyorsanız, fanusları sürdürmeye zorlayan, ‘çatışma’ tezini işleyen ve kitleleri diyalog kurmaktan alıkoyanları bertaraf etmeye çalışın.


Originally published at www.tr724.com on July 12, 2017.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Kemal Ay’s story.