TSK’nın ‘beyin ölümü’ gerçekleşmiş durumda

GÖKSEL İLHAN

Bir asır öncesinin tarihi bugünlerde aynen tekerrür etmektedir. İttihat ve Terakki rolünü oynayan AKP yönetimi günümüzün ‘Enver Paşaları’ diyebileceğimiz bu TSK kadroları ile mevcut muharebe imkan ve kabiliyetleri olarak Sarıkamış Harekâtı öncesi durumdan daha kötü durumda bulunan Türk Ordusu’nu ABD, İngiltere ve hatta Rusya’nın kara ordularıyla girmekten çekindiği bu bataklığa sürüklemektedirler.

Günümüz harekatlarının olmazsa olmazı olan etkin istihbarat sistemi, modern mühimmat, hava ve füze savunması, elektronik harp gibi konularda büyük sorunlarının yanında son dönemde hukuksuz olarak yürütülen seçkin kadronun tasfiyesi ile TSK’nın ‘beyin ölümü’ de gerçekleşmiş durumdadır.

Hava Kuvvetleri’nde pilot ve mühimmat sıkıntısı

Bu bağlamda en vahim durum günümüz harekatlarının vazgeçilmez kuvveti olan Hava Kuvvetleri’nde gerçekleşmiştir. 15 Temmuz öncesi bölgesinde harekat etkinliği açısından lider konumda olan Türk Hava Kuvvetleri eğitilmiş personelinden arındırılmıştır. Çünkü her yönüyle harekâta hazır bir pilotun yetişmesi hem oldukça maliyetli hem de çok uzun zaman alan bir konudur. Yüzlerce savaş pilotu ihraç edilmiş ve Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un açıklamış olduğu gibi pilot sandalye oranı 0.8’lere düşmüştür. Kaldı ki bu açıklamadan sonra da yüzü aşkın askeri pilot tutuklanmasıyla 1.5–2.0 arasında olması gereken bu oran 0.5’in de altına inmiştir.

Kalan pilotların bazıları da adli kontrol altında oldukları için sabah karakola, gece de Fırat Kalkanı ve Musul operasyonları için müttefik meslektaşlarıyla birlikte uçuşa gitmektedirler. Hatta haklarında yurt dışına çıkış yasağı olan bazı savaş pilotları resmi emirle ülke dışına uçarak çıkmaktadırlar.

Her ne kadar bu savaş pilotu açığını kapatarak ideal kadro yapısına dönmek Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal tarafından, “yaklaşık iki yıl gibi bir süre” alacağı şeklinde değerlendirilse de uluslararası güvenlik uzmanlarının 19 Eylül 2016 tarihi ile yani yaklaşık olarak 100 pilot daha fazla sistemde varken yaptıkları değerlendirmede Hava Kuvvetlerinin 15 Temmuz öncesindeki ideal kadro yapısına dönmesi için en az 10 yıl gerektiğinin altını çiziyorlar.

Suriye’de bir maceraya girişilmesi durumunda 15 Temmuz ile zaten personel olarak çökertilmiş olan TSK ve modern mühimmat stoku tükenmek üzere olan Hava Kuvvetleri, ancak sınırlı bir harekat kabiliyetine sahip olabilir. Dahası Hava Kuvvetleri, temel görevi olan ülke topraklarının hava savunması için bile — adli kontrole tabi pilotlarını da kullanarak — zar zor uçak uçurabilmektedir.

Bir harekat durumunda verilmesi muhtemel kayıp oranlarını ve bitmek üzere olan modern mühimmat stokunu da göz önüne alırsak, Türkiye çok kısa süre sonra Hava Kuvvetleri olmayan veya en azından uçamayan bir ülkeye dönüşecektir.

Deniz’de Ergenekon-Balyoz ekibi hemen işbaşı yaptı

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı başarısız darbeye ve sonrasına en ‘hazırlıklı’ kuvvet olmuştur. Zira darbe girişiminin hemen sonrası 16 Temmuz 2016’da, hafta sonu olmasına rağmen, komuta kademesi ve planlayıcı kurmay personelinden çok kritik 40–50 personelin görevlerine derhal son vermiş ve yerlerine atama yaparak bir çoğunun 17 Temmuz 2016 Pazar sabahı göreve başlamalarını sağlamıştır.

Normalde TSK’nın en kemikleşmiş bürokrasisine sahip kuvveti olarak bilinen Deniz Kuvvetleri ve mevcut komutanı, bu kadar hızlı hareket ederek, olayı önceden bildikleri ve hazırlıklarını çok daha önceden yaptıkları konusunda şüpheye neredeyse yer bırakmamıştır. Şu anda Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Perinçek’in de TV programlarında sıkça gururla ifade ettiği gibi, hem emir komuta hem de planlayıcıları açısından Ergenekon-Balyoz ekibi tarafından ele geçirilmiştir.

Karada harp kapasitesi PKK’ya bile yetmiyor!

Kara Kuvvetlerinin taarruz ve genel maksat helikopter pilotları da bu tasfiyede hedef alınan grupların başında geliyorlar. Şu ana kadar en az 20 taarruz helikopter pilotu da ihraç edilenler arasında. TSK’nın en seçkin birliklerinden olan Özel Kuvvetler Komutanlığında ise durum bundan daha da kötüdür. Halihazırda Ergenekon-Balyoz ekibi tarafından emir komuta edilen Özel Kuvvetler Komutanlığı çok hızlı bir şekilde eski derin etkinliğine dönmektedir.

Kara Kuvvetleri’nin hasarı bununla da sınırlı değildir. Özellikle Tuğgeneral ve Tümgeneral kadrolarının tamamına yakını tasfiye edildi ve bu kadrolar 2016 yılındaki 30 dakika süren (normalde bir hafta sürer) Askeri Şura ile Ergenekon-Balyoz ekibi ve ‘IŞİD zihniyeti’ (SADAT, Menzil ekipleri) ile doldurulmuştur. Şu anda Suriye ve Irak’ta görev alan ve görev alacak 20 tugayın komutanı bu ekiplerden oluşturulmuş ve ülkenin bekası merkezli kaygılarla söz konusu harekatlara itiraz eden kadrolar bu vesile ile tasfiye edilmişlerdir.

Belki de en önemlisi, Genelkurmay Başkanlığı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı karargahlarında çalışan planlayıcı general ve kurmay subayların da tamamına yakınının TSK’dan ihraç edilmeleridir. TSK’yı yakından bilenlerin bu verilerden hareketle TSK’nın ve özelinde Kara Kuvvetlerinin planlama yeteneğini kaybettiğini ve emir komuta zincirinin ise farklı motivasyon merkezleri olan kifayetsiz muhterislerle doldurulduğunu görmeleri hiç de zor değil.

Bu hali ile Kara Kuvvetleri, değil bir ulus devlete karşı sınır ötesi harekat, ülke sınırları içerindeki PKK terörü ile mücadele için bile gerekli olan profesyonel insan kaynağından yoksun bırakılmış ve bu haliyle eli gözü bağlı bir şekilde kanlı Suriye-Irak ringine itilmiştir.

Türkiye’nin Batı’dan ayrılması ne anlama geliyor?

Sonuç olarak, BM üyesi, NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip tek Müslüman müttefiki ve AB ile tam üyelik müzakereleri devam eden Türkiye Cumhuriyeti devleti; hırsızlık yaparken suç üstü yakalanmış bir otoriter tarafından yağmalanırken onun etrafındaki dar bir oligarşik yapı tarafından yıkılmaktadır. Ülke, artık görülür ve hissedilir bir şekilde eksen kayması ile karşı karşıya gelmiş ve Cumhuriyet Türkiyesinin batıya dönük yüzü çoktan doğuya (Rusya, İran ..) çevrilmiştir. Öyle ki, geçtiğimiz günlerde, Rus Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı Frants Klintseviç, Rusya-Suriye-İran istihbarat paylaşım ağına dahil olduğunu açıklamıştır.

Bu Hibrit Savaşı kurgulayanlar, sorunsuzca hedeflerine yani Türkiye’yi yıkmaya doğru ilerliyorlar. Artık Türkiye, sınırlarındaki büyük problemlerle birlikte bir iç savaşın eşiğindedir. Bu bağlamda yakın müttefikimiz olan Avrupa ve ABD’nin sessiz kalmanın bedelini ödemeye hazır olup olmadığını tekrar gözden geçirmesi gerekmektedir.

Üçüncü Dünya Savaşı’nın fragmanı

Yeni Türkiye’nin halkının durumu ise, soğuk su içine konarak altına ateş yakılmış kurbağadan farklı değildir. Erdoğan ve yakın çevresi tarafından ülkenin içine sürüklendiği bataklığı fark etmesi ise maalesef düşük bir ihtimaldir.

Bununla birlikte, her şeye rağmen, umutlanmak için sebepler de yok değil: Birinci safhada nihai hedefin Türkiye’nin yıkılması olduğu gerçeği, Gülenciler üzerinden ustalıkla saklansa da, en azından bugünlerde, OHAL ile geçen üç ayın sonunda, insanlar yavaş yavaş hedefin Gülen Cemaati’ni bertaraf etmekten öte bir şey olduğunu hissetmeye başladılar.

2013 Gezi ve 17/25 Aralık olaylarından sonra alenileşen demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, seyahat hürriyeti, mülkiyet hakkı ve kimi zaman yaşam hakkına tecavüz eden ve adına da YENİ TÜRKİYE denen ülkede yaşanan olaylarla geçen üç sene süresince sessiz kalan, 15 Temmuz başarısız darbesinden sonra son dört aydaki yaşanan her türlü cinayete ise doğrudan konum almayarak zımnen de olsa onaylayan Avrupa (AB, NATO), Amerika ve dünya (BM) eğer bu resmi yapan fırçayı ellerinde tutmuyorlar ve de üstüne bu resmi böyle okumuyorlarsa dünyaya yakın gelecekte bir huzur gelmesini beklemek yine de çok iyimser olur.

Zira Türkiye, Saddam’ın Irak’ı gibi tarihi yapay, köksüz veya Kaddafi’nin Libya’sı gibi bir kabile devleti değildir. Yeni Türkiye’yi ille de bir ülkeye benzetmek isterseniz, Hitler Almanya’sına bakmak dünya tarihi açısından daha gerçekçi olacaktır. Türkiye’nin bugün yuvarlandığı bataklıkta daha fazla ilerlemesine izin verilirse bölgesel ve küresel istikrarsızlık daha da derinleşecek ve sonunda Türkiye’nin yıkılmasına müsaade edilirse; bugün yaşadığımız Irak ve Suriye maceraları dünyanın son yüzyılda iki kere izlediği bir korku filminin üçüncüsüne fragman olacaktır.