Yargıtay 16. Ceza Dairesi bağımsız ve tarafsız öyle mi?

Konuk Yazar | Levent Yıldırım | (1. Bölüm)

NOT: Bu yazı www.platformpj.org adlı sitede çıkan yazıdan tercüme edilmiştir

Bugüne kadar yazılan yazılarda “FETÖ/PDY” isminde mahkeme kararı ile kesinleşmiş bir terör örgütü bulunmadığı söylendi. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından 1 yıldan fazla süre geçmesine rağmen değişen bir şey yok. Şimdi bunu okuyan bazı insanlar, “bu konuda pek çok mahkeme karar verdi, en son Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin darbe girişimine ilişkin verdiği onama kararı ile kesinleşmiş karar da var” diyebilirler. Bu düşüncede olanlara ve tüm kamuoyuna bir tek soru sormak isterim: “Bugün mahkemelerin Erdoğan’ın ve hükumetin istemediği bir karar verebilmeleri mümkün mü?” Herkes biliyor ki, yasama, yürütme ve yargının tek elde toplandığı bu sistemde artık bu mümkün değil.

AİHS’nin 6. maddesine göre “Herkes … yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının … görülmesini isteme hakkına sahiptir.” Buna göre “FETÖ/PDY” isminde bir terör örgütünün varlığı, “kanunla önceden kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme” tarafından ve adil yargılanma hakkının tüm güvencelerine saygı gösterilecek bir yargılama sonucu kesin olarak kararlaştırılmış değildir. “Yasama, yargı, yürütme bizde”, “Oğlan bizim kız bizim” olduğu sürece de değişen bir şey olmayacak. Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin darbe girişimine ilişkin Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen kararı onaması da bu sonucu değiştirmeyecektir.

Bu yazıda AİHM’in aradığı kriterler çerçevesinde adı geçen Yüksek Mahkemenin kuruluşu, üyelerinin atanma biçimi, görev süreleri, dışarıdan baskılara karşı garantilerin varlığı ve kurumun bağımsız bir görünüme sahip olup olmadığı gibi kriterler çerçevesinde ve verdiği bazı kararlara da yansıdığı üzere “bağımsız ve tarafsız mahkeme” statüsünde olmadığını delilleriyle birlikte ortaya koyacağız.

17/25 Aralık 2013 tarihindeki operasyonlardan sonra iktidarın yargıyı ele geçirmeye yönelik adımları herkesin malumu. Bu adımlar 15 Temmuz sonrasında ve 16 Nisan’da kabul edilen anayasa değişikliği ile zirve yaptı ve artık yasama, yürütme, yargı tek elde toplandı. İktidar partisi milletvekili Galip Ensarioğlu’nun bir TV programında “yasama da bizde, yürütme de bizde, yargı da bizde” demesi, diğer bir milletvekili ve Cumhurbaşkanı Başdanışmanı olan Anayasa Hukukçusu Burhan Kuzu’nun “oğlan bizim kız bizim” diye konuşması, artık iktidar partisi mensuplarının dahi bu gerçeği itiraf etmekten çekinmediklerini göstermektedir.

Öte yandan aynı tespitler Avrupa Konseyi ilerleme raporlarında da belirtilmektedir. 2015 yılı AB Türkiye İlerleme Raporunda: “Yargının bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı ilkesi zarar görmüştür ve hâkimler ve savcılar yoğun siyasi baskı altındadır.” denilmekte iken, 2016 yılı İlerleme Raporunda “Rapor döneminde, hâkim ve savcılar üzerindeki güçlü siyasi baskı devam etmiştir.” şeklinde görüş belirtildiği görülmektedir.

Yargı teşkilatının en üst kurumları ve temsilcileri gerek Gülen Hareketine karşı, gerekse 15 Temmuz darbe girişiminin faili konusunda henüz yargılama yapılıp hüküm verilmediği halde iktidarla aynı görüşte olduklarını açıkça ilan etmişlerdir. Dönemin HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz’ın çeşitli tarihlerdeki açıklamalarında ve HSYK’nın 15 Temmuz’dan sonra müteaddit kez oy birliği ile verdiği ihraç kararlarında Gülen Hareketinin “FETÖ/PDY” ismiyle bir terör örgütü olduğu ve 15 Temmuz darbe girişiminin faili oldukları belirtilmiştir. Yine darbe yargılamalarını yapan mahkemelerce verilecek kararların temyiz mercii olan Yargıtay Başkanlığı ise 21 Kasım 2016’da yayınladığı basın açıklamasında 15 Temmuz olayını “FETÖ/PDY Terör Örgütü üyesi teröristler tarafından demokrasimize ve hukuk devletine karşı yapılan darbe girişimi” olarak nitelediği görülmektedir.

Yargı bağımsızlığının kalmadığı ve darbe girişimi hakkında henüz yargılama dahi yapılmadığı bir ortamda yargının tepesinde bulunan kurum temsilcilerinin kesin kanaat ve ihsas-ı rey içeren açıklamaları dikkate alındığında, deliller ne olursa olsun veya olayın gerçek faili kim olursa olsun, mahkemelerin (ki buna yüksek mahkemeler de dahildir), iktidarın ve iktidara bağlı bir kurum gibi çalışan HS(Y)K’nın tezine aykırı karar vermeleri mümkün görülmemektedir. Buna tevessül edecek olan hakimlerin, sürgün, ihraç veya tutuklanmayı göze almaları gerekmektedir. En son gazetecilere tahliye kararı veren hakimlerin açığa alınmaları, “FETÖ/PDY’nin örgüt olduğuna dair resmi bir belgenin bulunmadığı ve Bylock’un tek başına yeterli bir delil olmadığı” yönünde karar veren Hatay 2. Ağır Ceza Mahkemesi hakimleri hakkında soruşturma açılması, yine Bylock’un tek başına delil olamayacağına karar veren Antalya ve Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi başkan ve hakimlerinin sürülmeleri bunun en canlı örnekleri. 17/15 Aralık 2013’e kadar geriye gidilip bir araştırma yapılırsa yüzlerce örnek bulmak mümkün.

AİHS’nin 6. maddesinde “Herkes … yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının … görülmesini isteme hakkına sahiptir.” denilmektedir. “Yasayla kurulmuş” ibaresi doğal hakimlik ilkesini garanti altına almaktadır. Doğal hakim ilkesi, gerek mahkemelerin kuruluş ve yetkilerinin, gerekse izleyecekleri muhakeme usulünün yasayla ve dava konusu uyuşmazlık ortaya çıkmadan önce belirlenmesini ifade eder.

Terör suçları ile ilgili davaların temyiz mercii olarak inceleme görevi iddiaya konu suç tarihi itibariyle ve eskiden beri Yargıtay 9. Ceza Dairesi’ne ait idi. Ancak bu görev, iktidarın 17/25 Aralık 2013 tarihindeki yolsuzluk soruşturmaları sonrasında ortaya attığı “paralel yapı” söylemlerinden ve bu tarih sonrasında yargıyı ele geçirmeye yönelik adımları kapsamında 12.12.2014 tarihinde yürürlüğü giren 6572 sayılı Yasayla birlikte Yargıtay’daki daire sayısı artırılarak ve 144 üye atanarak yeni kurulan ve üyeleri de yine yürütmenin güdümündeki Yargıda Birlik Derneği ağırlıklı HSYK tarafından belirlenmiş olan Yargıtay 16. Ceza Dairesi’ne tevdi edilmiştir. Yani burada iddia konusu suç tarihi itibariyle kişilerin tabi oldukları yargı mercileri dışında bir merci oluşturulması söz konusudur. Yargıtay 16. Ceza Dairesi gerek kuruluşu ve gerek tüm üyelerinin atanması itibariyle uyuşmazlık konusu ortaya çıktıktan sonra oluşturulmuş bir mahkemedir. Mahkemelerin yetki alanının değiştirilmesi, davanın başka bir mahkemeye yönlendirilmesi, mahkemenin tamamen kaldırılması gibi hallerde artık o mahkemenin bağımsızlığından söz etmek mümkün değildir.

Yargıtay’da yeni dairelerin kurulması, yeni üyelerin atanması ve dairelerin görev alanlarının değiştirilmesi, tıpkı uyuşmazlığın ortaya çıkmasından sonra Sulh Ceza Hakimliklerinin ve terör suçlarına bakmakla görevli ihtisas mahkemelerinin oluşturulmasında olduğu gibi, adil yargılamayı sağlamak ve gerçeği ortaya çıkarmak amacıyla yapılmamıştır. Yasama gücünü de elinde bulunduran siyasi iktidar, “Paralel yapı” söylemiyle başlayıp giderek sertleşen ve nihayetinde “FETÖ/PDY silahlı terör örgütü” söylemine dönüşen Gülen Hareketine yönelik mücadelesinde, bu Hareketi bir terör örgütü kabul ettirmek amacına dönük olarak yargıyı ve özellikle bu yargılamaları yapacak olan mahkemeleri kontrol altında tutmak, siyasi görüş ve çıkarlarına aykırı kararlar verilmesini engellemek, kendisi gibi düşünmeyenleri, muhalifleri, ilgili mahkemelerde yapılacak yargılamalar aracılığıyla korkutmayı, sindirmeyi ve kendi iktidarını toplum karşısında pekiştirmeyi sağlamak amacıyla bu mahkemeleri oluşturmuş ve mahkemelerin ve hakimlerin yetkilerini, görev yerlerini sürekli değiştirme yoluna gitmiştir. Yargıtay’daki görev değişikliklerinin, tasfiyelerin amacı da tamamen buna yöneliktir ve doğal hakimlik ilkesine aykırı olan bu düzenlemelerle Anayasanın 37. maddesi ve AİHS’nin 6. maddesi açıkça ihlal edilmiştir.

HSYK, 12 Ekim 2014 tarihinde yapılan HSYK seçimlerinden önce Yargıda Birlik Platformu (YBP) olarak örgütlenen ve daha sonra dernekleşerek Yargıda Birlik Derneği (YBD) adını alan dernek üyelerinin ağırlıklı olduğu bir yapılanma idi. İktidarın HSYK seçimlerine YBP vasıtasıyla müdahil olduğu yurt dışındaki kuruluşlar dahil herkesin malumu. YBD temsilcileri ve YBD üyesi HSYK mensupları, platform olarak harekete geçtikleri ilk andan itibaren siyasi iktidarla aynı söylem birliği içerisinde olmuşlar ve amaçlarının iktidarın 17/25 Aralık’tan sonra ortaya attığı “paralel yapı” ile mücadele olduğunu açıklamışlardır. YBD’nin 11 Haziran 2016 tarihli basın açıklamasında belirtildiği üzere YBD’ye üye olan yargı mensupları “paralel yapı” dan rahatsızlık duyarak bu yapılanmaya son verilmesi düşüncesiyle bir araya gelen gönüllü yargı mensuplarıdır. Yani YBD üyeleri ortaya çıkan uyuşmazlıkta iktidar tarafında yer almış, iktidarla birlikte “paralel yapı” olarak nitelendirdikleri Gülen Hareketini hasım kabul etmişlerdir.

BM Bangalor Yargı Etiği İlkeleri arasında da yer aldığı üzere, hakim, genelde toplumdan, özelde ise karar vermek zorunda olduğu ihtilâfın taraflarından bağımsız olmalıdır. Yargı bağımsızlığı, kişiler arasında çıkan uyuşmazlıkların tarafsız, uyuşmazlığın dışında bulunan bir üçüncü kişi tarafından çözüme kavuşturulması ihtiyacını ortaya koymaktadır. Bağımsız yargı, uyuşmazlık konusuyla bir ilişkisi olmayan, taraflara karşı herhangi bir önyargısı bulunmayan ve herhangi bir tehdit altında bulunmayan üçüncü kişi konumunda olmak zorundadır. Oysa YBD üyeleri ortaya çıkan “paralel yapı” uyuşmazlığında, uyuşmazlığın bir tarafı olarak yer almış, uyuşmazlığın diğer tarafına karşı önyargıdan da öte ihsas-ı reye varan görüşler ileri sürmek suretiyle tarafsız olmadıklarını göstermişlerdir. İddia konusu paralel yapıya karşı mücadele zemininde YBD adı altında bir araya gelmiş yargı mensuplarının, bu konuda açılacak davalarda görev alması etik olmadığı gibi, bu yargı mensuplarının tarafsızlıklarından (en azından tarafsız bir görünüme sahip olduklarından) ve objektif davranacaklarından söz etmek de mümkün değildir.

Paralel yapı iddialarına yönelik yargılamalarda temyiz mercii olarak görevlendirilen Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin oluşumu, üyelerinin atanma ve seçilme biçimleri, “paralel yapı” söylemlerine karşı yürütme ile aynı görüşte olduklarını bildiren bir oluşumun üyesi olmaları dikkate alındığında, hem yürütme organları karşısında, hem de uyuşmazlığın karşı tarafına yönelik olarak bağımsız ve tarafsız yargılama usulü güvencesine sahip bir makamı ifade ettikleri söylenemez.

Bir mahkemenin bağımsızlığının en önemli göstergesi, hakimlerin görev süreleri dolmadan o mahkeme üyeliğine son verilememesidir (Campbell ve Fell / Ingiltere, para. 80 — Lauko / Slovakya, para. 63). Yargıtay üyeleri yasaya göre 65 yaşına kadar bu görevlerini sürdürebilme hakkına sahipken, 23.07.2016 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6723 Sayılı Yasa ile tüm Yargıtay üyelerinin görevlerine son verilmesi Yüksek Mahkemelerin bağımsızlığını ortadan kaldırmıştır. Yargıtay üyelerinin görevlerine yasa ile son verilmesi “yargı bağımsızlığı”, “hakimlik teminatı” ve “hukuk devleti” ilkelerine aykırıdır. Bu tasfiye sonrasında HSYK tarafından yeniden üye seçimi yapılmış, ancak bu seçim objektif kriterlere dayanmadığından dolayı yüksek mahkeme üyelerinin bağımsızlıklarının ve tarafsızlıklarının sorgulanmasına neden olmuştur.

Tarafsızlık her şeyden önce siyasal bağışıklığı gerektirdiğinden, bağımsızlığı öncelikle yasama ve yargı organına karşı sağlamak gerekir. Yargı organı belli siyasal çıkarların gerçekleştirilmesi için kullanılamayacağı gibi, belli siyasal çıkarların gerçekleşmesini engellediği gerekçesiyle veya siyasal çıkarları gerçekleştirmek maksadıyla de küçültülemez, sınırlanamaz.

Bu şekilde gerek mevcut üyelerin görevlerine son verilmesiyle, gerekse tasfiye sonrası yapılan üye seçimi ile bu mahkemelerin bağımsızlıklarına son verilmiştir.

(Devamı yarın…)


Originally published at www.tr724.com on September 27, 2017.

Like what you read? Give Tr724 a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.