Yazarı öldürmek…

Diktatörlükler vasatlık rejimleridir. Diktatörlükle yönetilen yerlerde ne sanat, ne bilim, ne sosyal hayat, ne kültür, ne de sporda kalıcı ve sürdürülebilir bir başarı, bir üretkenlik, bir kreativite, bir yaşam sevinci göremezsiniz. Özgür ve eleştirel düşünceye hayat hakkının olmadığı, sivil inisiyatifin, teşebbüs hürriyetinin önüne dağlar gibi engeller konulduğu, kimsenin kendisi olamadığı veya kendisi kalamadığı bu iklimlerde tabiri caizse ot bitmez.

Diktatörlüklerde merkezi bir kareografi ile inşa edilip var gibi sunulan tek tük başarılar ise, genelde kendini ispat veya karşıtı yenme güdüsüyle elde edilip propaganda malzemesi olarak kullanılan hormonlu, dopingli kof gösterilerden ibarettir. Özünde diktatörlüklerin insanlığın insanca yaşamasına dair hiçbir katkısı yoktur. Olamaz da… İnsanlığa verdiği zararları ise saymakla bitiremeyiz.

FAKİRLEŞEN DİKTATÖRLÜKLER ÖLÜM VE EZİYET ZENGİNİDİR

Diktatörlükler düşünenleri sevmez. Hele hele eleştirel düşünenleri hiç sevmez. Düşündüklerini yazı veya sanatın diliye ifade edenlerden ise nefret eder. Diktatörlükler için zulmüne, ahlaksızlıklarına, hukuksuzluklarına, keyfiliklerine hizmet etmeyen her düşünce, her düşünür, her sanatçı ve bilim insanı düşmandır. Düşman oldukları için de doğal olarak yok edilmelidir. Diktatörlükler için, tüm baskı ve zulümlere rağmen yazmaya, çizmeye, konuşmaya, faaliyetlerine devam etme iradesine sahip en iyi yazar-çizer, düşünür, aydın ölü olanıdır.

Kaçınılmaz olarak her açıdan hızla fakirleşen, kuraklaşan, çölleşen diktatörlükler, ölüm şekilleri, eziyet ve işkence tür ve yöntemleri bakımından ise oldukça zengindir. Diktatörlüklerde düşünene, yazana, çizene, konuşana layık görülen envaî çeşit ölüm şekli vardır. Tehditlerle korkutarak sindirmek bu yollardan biridir mesela. Haklı gerekçe ve endişelerle dahi olsa korkmuş, yılmış, sinmiş bir aydın, diktatörlüğün tam da arzu ettiği gibi, aslında fiilen ölmüş demektir. Neticede, böyleleri düşünmeye düşünse bile, düşüncelerine en fazla ihtiyaç duyulduğu bir dönemde, düşündüklerini söyleyemez, yazamaz, çizemez.

Yazmaya çizmeye devam edenler için ise, hemen ikinci aşamaya geçilir diktatörlüklerde. Böylelerinin kalemleri kırılır, gazeteleri televizyonları, dergileri, üniversiteleri, kürsüleri ellerinden alınır. Despotun histeri nöbetlerinde hedef gösterilip tehdit edilir, bindirilmiş fanatik kıtaların önüne atılır linç edilirler. İnsafsız şahsiyet suikastlarına meze yapılır, iktidar köpeklerinin salyalara bulanmış keskin dişleri arasında izzet ve onurları lime lime parçalanır. Bir taraftan da tutunacakları tek dal bırakmazlar bunlara. Bir kuru ekmeğe muhtaç hale getirilerek iradeleri kırılmaya, sessizliğe bürünerek kendilerine reva görülen “sosyal ölüme” boyun eğmeye zorlanırlar.

Boyun eğenler eğer. Eğmeyenler ise yokluklar, imkansızlıklar içinde bir mecra bulup, onu da bulamazlarsa duvarlara yazmak pahasına, kendilerini ifade etmeye, düşüncelerini, eleştirilerini dile getirmeye devam eder. Böyleleri için yapabileceklerine dair diktatörlerin elindeki seçenekler de azalmıştır artık. Ya doğrudan ortadan kaldırılırlar ya da eften püften suçlamalarla demir parmaklıkların arkasına gönderilirler. İsveç merkezli Stockholm Center for Freedom’ın (SCF) bir raporuna göre, şu an Türkiye hapishanelerinde 237 gazetecinin olması, 100’den fazla gazetecinin başka ülkelerde zorunlu sürgün yaşamaları, sayısı bilinmedik akademisyenin ve okumuş kesimin en parlak dimağlarının zindanlarda olması Türkiye’nin bu konudaki durumuna dair çok şeyler anlatıyor.

ZULÜM YÖNTEMLERİNE ARTIK HEPİMİZ AŞİNAYIZ

Farkındaysanız birer ahlaksız zulüm düzeni olan diktatörlüklere dair tüm bu söylenenler bize hiç yabancı gelmiyor artık. Neden mi? Nedeni basit: Türkiye’nin eline düştüğü siyasal İslamcı harami diktatörlüğünde tüm bunlar yıllardır uygulanıyor da ondan. Şantajla, tehditle yola gelmeyenin gazetesine, televizyonuna, dergisine, üniversitesine çökülüyor. Hala susmayanlar derdest edilip hapse atılıyor.

Diktatörlüklerde âdettendir, yazanın-çizenin keyfi ve süresiz hapse atılmalarının oluşturduğu terör havasına rağmen hala yılmayanlar da, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, şu ya da bu şekilde ortadan kaldırılırlar. İlk bakışta Erdoğan diktatörlüğü bu aşamaya, şimdilik kaydıyla, henüz gelmemiş gibi gözüküyor. Ancak, daha geniş kitleleri terörize, travmatize etme ve yıldırıp sindirme amaçlı olarak bu yöntemi ibret-i alem için yer yer kullanmaktan çekinmediğini de gizlemiyor. Maalesef, 15 Temmuz’daki başarısız darbe girişiminden bu yana polis gözetimi altındayken, hapishanedeyken, gözaltına alınırken veya gözaltı sonrasında kayıtlara geçen 65 şüpheli ölüm vakası arasında artık bir yazar da bulunuyor.

DİN İLE AHLAKIN BİRBİRİNE DÜŞMAN OLDUĞU BİR İSLAM ANLAYIŞI!

Müslümanlık ile ahlakın birbirinden ayrıldığını ifade eden Diyanet İşleri eski Başkanı Ali Bardakoğlu’nun, bir araştırmaya dayanarak söylediği, “Toplumun yüzde 70’i, ‘dindar olmak, ahlaklı olmayı gerektirmez,’ diyor,” sözünün ifade ettiği Türkiye’deki toplumsal çürümüşlük ve paçozlaşma ortadayken, din ile ahlakın ayrılmaz bütünlüğünü korumak için çırpınanlardan değerli bir ilahiyatçı yazar önceki gün polis tarafından gözaltına alınırken öldürüldü.

17/25 Aralık 2013’te rüşvet ve yolsuzlukta suçüstü yakalandığı günden beri Hizmet Hareketi’ne yönelik ahlaksız bir cadı avı yürüten Erdoğan, soldan sağa kendisine, haksızlıklarına, zulüm ve ahlaksızlıklarına muhalif gördüğü herkesi aynı çuvala atarak yok etmeye çalışıyor. Aşağılık yöntemlerinden biri de kaza süsüyle, intihar süsüyle insanları fiziksel olarak ortadan kaldırmak. Bu suretle inşa ettiği korku rejimini konsolide etmek. Gözaltı sırasında, öncesinde ya da sonrasında şüpheli şekilde ölenlerin sayısının son 8 ayda 65’i bulması, bu tür ölümlerin bilinçli ve sistematik bir politikanın sonucu olduğunu gösteriyor.

59 yaşındaki ilahiyatçı-yazar Mustafa Hikmet Kayapalı da bu tür cinayetlerin son kurbanlarından biri oldu. Tanıyanların halim-selim ve alim kişiliği ile bildiği hafız Kayapalı’nın, Balıkesir’de bulunduğu ev gece yarısı polisler tarafından basıldığı sırada üçüncü kattaki balkondan düşerek öldüğü kaydedildi. Geçtiğimiz pazar günü Denizli’de 41 yaşındaki Gültekin Payat’ın da aynı şekilde öldüğüne dair iddialar, bu ölümlerin söylendiği gibi olmayacağına dair şüpheleri pekiştirdi.

ALİMİN ÖLÜMÜ ALEMİN ÖLÜMÜ GİBİYSE YA PEKİ ALİMİ ÖLDÜREN…

Toplumun yüzde 70’inin içine düştüğü bataklığın aksine Peygamber Efendimiz’in “din güzel ahlaktır,” hadisinin gösterdiği yolda 59 yıllık hayatını ‘güzel ahlak’ olmadan din ve dindarlık olamayacağına dair çabalarla geçiren Kayapalı’nın bu şekilde ortadan kaldırılması Erdoğan rejiminin içine düştüğü ahlaksızlık çukurunun derinliğini de gözler önüne seriyor.

Geride “Namaza Nasıl Başlanır?”, “Sarsılmayan İman”, “Allah Dostlarından İbret ve Hikmet Öyküleri”, “İnanca Dair 100 Soru-Cevap” gibi eserler bırakan Kayapalı’nın insan olanı kedere gark eden ölüm şekli, Erdoğan’ın kurduğu ahlaksız zulüm düzeninin ne menem bir şey olduğunu da gözler önüne seriyor. Hiç şüpheniz olmasın ki bu cinayet, masum bir alimin canına kıyabilecek kadar yoldan çıkan Erdoğan’ın alnında kapkara bir leke olarak nesiller boyu kalacaktır. “Alimin ölümü, alemin ölümü gibidir” Hadis-i Şerifi’nin ilham ve çağrışımlarıyla “masum bir alimi öldüren tüm insanlığı öldürmüş cani gibidir” de diyebiliriz.

Hırsızın, arsızın, namussuzun, ahlaksızın, düzenbazın, tecavüzcünün, caninin müthiş rahat hissettiği ve hatta baştacı edilip hükümferma olduğu, masumun, alimin, her düşünceden onurlu aydının, entelektüelin, namuslunun, gerçek dindarın zulüm altında inim inim inlediği bu aşağılık haramiler saltanatının ibretlik sonunu görmek için umarım çok beklemeyiz. Zira, masum insanlara reva görülen alçakça zulümler tahammül edilir gibi değil.


Originally published at www.tr724.com on May 12, 2017.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.