Zalim devletin egemenlik sınırları ve unutulan R2P

Türkiye’nin otokratik Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 16 Mayıs’ta Washington’a gerçekleştirdiği ziyaret ilginç görüntülere sahne oldu. Erdoğan’ın 22 dakikalık görüşme sırasında tartışmalı referandum sonuçlarını kendince meşrulaştırma çabası kapsamında ABD’nin tartışmalı Başkanı Donald Trump’la verdiği görüntüden bahsetmiyorum. Bahsini ettiğim, her an sağa sola saldırmaya hazır bir ordu gibi yanında taşıdığı korumalarını, bizzat talimat vererek, protestoculara saldırttığı rezalet görüntüleri. Bu korkunç görüntüleri ilginç kılan ise, ne bir ilk olması ne de bir son olacak gibi durması. Erdoğan’ın, ne zaman demokratik bir ülkeye adım atsa, aynı feci sahnelere hep sebep olması.

Görüntülere dair en isabetli tespiti ise ABD’nin saygın ve nüfuzlu senatörü John McCain, senatör Dianne Feinstein ile birlikte yayınladığı yazılı açıklamada yaptı: “Erdoğan’ın güvenlik elemanlarının barışçıl protestolara karşı şiddet içeren müdahalesi, tamamen kabul edilemezdir ve Erdoğan hükümetinin basına, etnik azınlık gruplarına ve siyasi muhaliflerine nasıl davrandığının da bir yansımasıdır.”

WASHINGTON’DA YAPTIĞI BARBARLIK DERYADA DAMLA NİTELİĞİNDE

Hakikaten de 2015’te New York’ta kaldığı otel önünde, geçen yıl Brookings Enstitüsünde ve bu sefer de Washington’da bir diplomattan ziyade Erdoğan fanatiği gibi hareket eden Büyükelçi Serdar Kılıç’ın residansının önünde yaşananlar Türkiye’de yaşanan baskı, zulüm ve şiddetin çok ama çok sembolik bir yansımasından ibaretti. Yine de Washington’un göbeğinde bile barbarca bir şiddete meyledebilen, demokratik tahammülün zerresinden bihaber bir anlayışın hukuktan, özgür medyadan, bağımsız sivil toplumdan, denge ve fren mekanizmalarından eser bırakılmayan Türkiye’de neler yapabileceğine dair ciddi fikir verir nitelikteydi.

En küçük muhalifini bile hemen yok edilmesi gereken bir düşman görüp şiddetle saldıran böylesine yobaz ve barbar bir anlayışın Türkiye’de neler yapabileceği üzerinde değil, halihazırda neler yapmakta olduğu üzerinde durmak daha isabetli olur: Ulusal hukukun kırıntısını bile bırakmayıp evrensel hukuk ilkelerini hiçe sayan; yargıyı muhaliflerine karşı kullandığı en ölümcül silah haline getiren; keyfi bir şekilde 130 binden fazla insanı gözaltına aldırtan; bunlardan en az 50 binini yargısız şekilde bir yıla yakın süredir cezaevlerinde tutan; hedefe koyduğu binlerce insanı uzun ve keyfi gözaltılar sırasında en ağır işkencelerden geçirten; muhaliflerinin eşlerinden çocuklarına, yaşlı ebeveynlerinden yeni doğmuş bebeklerine kadar zulmetmekte sınır tanımayan; insanları işlerinden, aşlarından, haydut gibi gasp ederek mallarından, mülklerinden, yaşama alanlarından mahrum bırakan; rakip gördüğü siyasi Kürt hareketinin tüm liderlerini hapse attıran; Sur gibi bin yıllık Kürt şehirlerinden pek çoğunu tankla topla insanların başlarına yıkıp yerle bir eden; gün ortasında başkent Ankara’da bile insanları kaçırtıp aylarca belli olmayan yerlerde işkence ettiren; tıpkı Kuzey Kore liderinin yaptığı gibi kendisine muhalif gördüklerini onlarca yıldır yaşamakta oldukları yabancı ülkelerden mafyavari yöntemlerle kaçırtarak ağır işkencelerden geçiren ve daha neler neler…

ERDOĞAN, DEVLETİ BİR YIKIM, İŞKENCE VE ÖLÜM MAKİNASINA ÇEVİRDİ

Devletin tüm kurumlarını ele geçirerek bir zulüm, yıkım, işkence ve ölüm makinasına çeviren Despot Erdoğan’ın Türkiye’de işlediği insanlığa karşı sayısız suçlarının önemlice bir kısmı uluslararası medyaya da yansıyor. Zaten, her an kapatılma riski altında Türkiye’de gazetecilik yapmaya çalışan bir avuç yeni kurulmuş haber sitesi, ülkeden çıkmak zorunda kalmış bir avuç sürgün gazetecinin yurtdışında imkansızlıklarla yayınlamaya çalıştığı birkaç web sitesi ve uluslararası medya dışında Erdoğan’ın insanlığa karşı işlediği ağır suçları kimsenin haber yaptığı da yok. Bahsettiğimiz bir avuç gazeteci dışında, zaten Türk medyasının neredeyse tamamı despot Erdoğan’ın yalanlarıyla, iftiralarıyla, manipülasyonlarıyla çıkan propaganda yayınları haline gelmiş durumda.

Hakları ihlal edilmiş, varlıkları tehlike altına girmiş insanların avukatlarının, hukuk nosyonunu, vicdanını ve insanlığını azıcık da olsa kaybetmemiş savcı veya hakimlerin bile kitlesel olarak gözaltına alınıp tutuklandığı bir ortamda Türkiye’de devlet, vatandaşlarının can, mal ve hukuk güvenliğini koruyan değil, tam tersine vatandaşlarının can, mal ve hukuk güvenliğini tehdit eden örgütlü bir suç mekanizmasına dönüşmüş durumda.

R2P’NİN BİR AN ÖNCE DEVREYE GİRMESİ GEREKİYOR

Bu durumda, 2000’li yıllardan beri Birleşmiş Milletler (BM) öncülüğünde, uluslararası bir hukuk normu olarak kurumsallaşmasını sürdüren uluslararası toplumun “koruma sorumluluğu”nun (Responsibility to Prtotect — R2P) devreye girmesi gerekiyor. Çünkü, hiçbir ulusal ve uluslararası hukuki normla kendisini bağlı hissetmeyen, hiçbir insani ve ahlaki kaygı gütmeyen nev-i şahsına münhasır bir zulüm aygıtına dönüşen devlet mekanizmasıyla Türkiye’nin OHAL’in sağladığı uygun ortamda gün be gün daha da ağırlaşan koşulları düşüncelerinden, yaşam kültürlerinden ve inançlarından dolayı Hizmet Hareket’i mensuplarına, etnik ve kültürel kimliklerinden dolayı Kürtlere, mezhep farklılıklarından dolayı ise Alevilere yönelik fiili bir soykırım potansiyeli taşımaktadır.

Özellikle Hizmet Hareketi mensuplarına ve Kürtlere reva görülen baskı, zulüm, şiddet ve tecavüzün boyutları Raphael Lemkin’i referans alan 1948’deki BM Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde (SSECS) tanımlanan soykırım ölçeğine varmis durumda. Sözleşmenin 2. maddesi soykırımı şöyle tanımlar: “Ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle girişilen şu hareketlerden herhangi biridir: Grubun üyelerinin öldürülmesi; grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi; grubun yaşam koşullarının bunun grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması; grup içinde doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması; çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi.”

ERDOĞAN, BM’NİN SOYKIRIM TANIMINA GİREN TÜM FİİLLERİ İŞLİYOR

Despot Erdoğan rejimi, BM’nin soykırım olarak tanımladığı tüm bu fiilleri değişik düzeylerde de olsa bugün Türkiye’de gerçekleştirmektedir. Onlarca şüpheli ölüm hadisesinin yanısıra, Hizmet Hareketi mensuplarının fiilen ve kasten aileleri dağıtılmakta, işlerinden, kariyerlerinden ve mülklerinden mahrum bırakılarak yaşam imkanları sosyo-ekonomik olarak imkânsız hale getirilmekte, gözaltına alıp aylarca hukuksuz şekilde hapsederek ağır işkence uyguladıkları binlerce insana ciddi bedensel ve zihinsel hasarlar vermekteler. Hizmet Hareketi mensuplarına karşı bugüne kadar uygulanan sistematik zulüm, baskı ve işkenceler mevcut haliyle bile en azından bir sosyal soykırım boyutunu çoktan aşmış durumdadır. Ve maalesef, yaratılan zehirli ortam fiili bir soykırım riskini gün geçtikçe güçlendirmektedir.

Yaşanan her soykırım öncesi tecrübe edilen belirli grupların türlü yalanlar, sistematik iftiralarla ötekileştirilerek, sistematik propaganda ile şeytanlaştırılarak dehumanize edilmesi aşamasını Türkiye de uzunca bir süredir yaşamaktadır. Oluşturulan tehlikeli atmosferin fiili bir soykırıma dönüşmesi ise, sadece bir iradenin tetiklemesiyle an meselesidir. Tehlike çanları çalan ve gün be gün daha da ağırlaşan bu şartlar altında, Erdoğan yönetimindeki Türkiye’nin egemenlik haklarının sınırlarını yeniden tartışmaya açmak elzemdir.

DEHUMANİZASYON TAMAM, ÖRGÜTLENME TAM, SOYKIRIM AN MESELESİ

Gregory Stanton gibi soykırım üzerine çalışan akademisyenler soykırımdan önce kurban grup ya da grupların dehümanizasyonu (karşı tarafı insan olarak görmemek, karşı grubun üyelerini hayvanlar ya da hastalıklarla özdeşleştirmek, ki yıllardır özellikle Erdoğan tarafından Türkiye’de bu fazlasıyla yapılıyor), soykırımcı grupların güçlü bir şekilde örgütlenmesinin (Osmanlı Ocakları, Sedat Pekerler, SADAT’lar, polis ve askeriyenin milisleştirilerek radikalleştirilmesi, radikal terör örgütleri ile işbirlikleri vs.) fark edilebileceğini ve soykırım yapılmadan soykırımı durdurmak için önleyici bir harekete geçilebileceğini söylüyorlar.

Bu anlayış çerçevesinde, nispeten yeni bir uluslararası hukuk normu olarak ortaya çıkan R2P, soykırıma, savaş suçlarına, etnik temizliğe ve sistematik ve yaygın işkence gibi insanlığa karşı işlenen suçlara karşı bu zulümlere maruz kalmış veya kalma riski bulunan insanların korunmasına dair uluslararası toplumun sorumluluğunu taahhüt altına alıyor. BM’in 2005’teki Dünya Zirvesi’nin Sonuç Bildirgesi’nin 138–139. maddelerinde kabul ettiği R2P, devletlerin egemenliğinin sınırlarını o ülkede yaşayan halkları kitle kıyımına, insan hakları ihlallerine, savaş suçlarına, etnik temizliğe ve insanlığa karşı işlenen suçlara karşı koruma çabası ile ilişkilendiriyor.

Uluslararası hukuk normlarına saygı çerçevesinde herhangi bir devletin bu görevlerini yerine getirememesi durumunda ise, uluslararası toplumun sorumluluğu başlıyor. R2P, şu an Suriye ve Türkiye’de olduğu gibi, devlet bizatihi zulmün kaynağı haline gelmişse şayet devletin egemenliğinin uluslararası toplumu kısıtlayıcı bir öneminin kalmadığına da hükmediyor.

Bahsi edilen dört kategorideki suçlara karşı erken uyarı mekanizmalarının harekete geçireceği uluslararası toplum, BM Güvenlik Konseyi kararıyla şüphesiz ki hemen bir askeri müdahaleyi öngörmüyor. O aşamaya gelmeden önce önleyici yaptırımları aşamalı bir şekilde devreye sokmayı amaçlıyor. R2P kapsamındaki suçlar Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne temel oluşturan Roma Anlaşması’nın de esasını oluşturuyor.

DEVLETLERİN EGEMENLİK HAKKI MUTLAK VE SINIRSIZ DEĞİL

Bununla birlikte, R2P, aynı sebeplerle gerçekleştirilen ve uluslararası hukukta yeri olan uluslararası “insani müdahale”den farklılıklar arz ediyor. İnsani müdahale, uluslararası toplumun soykırım ve benzeri suçlara karşı “müdahale hakkı”na dayandırılırken, R2P “koruma sorumluluğu”nu esas alıyor. Ancak her iki mekanizma da devletlerin egemenlik haklarının mutlak ve sınırsız olmadığı görüşüne dayanıyor. Bu bağlamda, özellikle R2P kavramı ve mekanizması devletlerin egemenlik haklarından ziyade kurbanlarının çıkarlarını esas alıyor.

“İnsani müdahale”de olduğu gibi R2P de haklı gerekçe, doğru amaç, son çare, araçların orantılı kullanılması, makul gelişme ve doğru otorite gibi belirli şartlara bağlanmıştır. Bugüne kadar yaşanan Kenya (2007/2008), Fildişi Sahili (2011), Libya (2011), Orta Afrika Cumhuriyeti (2013), Suriye, Burundi, Myanmar, Yemen gibi krizlerin bazılarında kısıtlı bir başarı gösteren R2P, bazı krizlerde ise tamamen etkisiz kalmıştır.

Oysa, Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın 1998 tarihli bir raporunda, herhangi bir 3. dünya ülkesinde kriz çıktıktan sonra müdahale etmenin, uluslararası toplumun güvenliğini sağlamak için yeterli olmadığının altı çizilmekte ve olası bir krizin önceden tespit edilerek, kriz çıkmadan engelleyici/önleyici müdahalenin gerçekleştirilmesinin gereği üzerinde durulmaktaydı.

TÜRKİYE, İNSANİ MÜDAHALE VE R2P’NİN TEST EDİLECEĞİ YENİ BİR KRİZ

R2P felsefesini şekillendiren Kanada hükümetinin Eylül 2001’de yayınladığı ve 2005 yılında BM tarafından onaylanan Koruma Sorumluluğu Doktrini (R2P) ise, önleyici müdahale anlayışının uluslararası hukuk normuna dönüştürülmüş halidir. Kavramın içeriğinin odağında insanların korunmasında aşamalı bir sorumluluğun yer aldığı görülmektedir. Bu kapsamda devletler, vatandaşlarını önlenebilir felaketlerden koruma bakımından öncelikli olarak sorumludur. Ancak devletlerin bu görevi yerine getirememesi, yerine getirmek istememesi ya da tehdidin, bugün Türkiye’de olduğu gibi, bizzat devlet tarafından oluşturulduğu durumlarda ise uluslararası camianın sorumluluğu gündeme gelmektedir. Zaten BM Şartı, devletlerin egemenliğini ve egemenlik haklarını hukuka bağlı bir egemenlik olarak tanımlamaktadır.

Erdoğan rejimi yönetimindeki Türkiye Devleti, maalesef uzunca bir süredir temel evrensel hukuk ilkelerini, evrensel insani değerleri ve insan haklarını hiçe sayarak ülkede belirli toplumsal azınlıklara karşı sistematik bir zulüm uygulamaktadır. Türkiye’de hızla uluslararası hukukun “insani müdahale” ve “koruma sorumluluğu” (R2P) normlarının test edildiği bir alan haline gelmektedir. Umarım uluslararası hukukun bu kıymetli normları keyfi tutuklamalar, el koymalar ve işkence gibi insanlığa karşı işlenen sistematik suçların ayyuka çıktığı Türkiye örneğinde de, göz göre göre geç kalmak suretiyle mukadder bir başarısızlığa maruz kalmaz.


Originally published at www.tr724.com on May 19, 2017.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.