Kaynak: http://www.theprisma.co.uk/wp-content/uploads/2013/03/MMCC-Y-INMIGRACION-15.jpg

Üç Adım

“Ah ulan ah! Benim burada ne işim var?”

Bu soluk renkli badanası akmış tavan, üstüne çökmek için fırsat kolluyor gibi bakıyordu ona.

“İşte buradayım, çöksene hadi olm!”.

Zaten burnundan soluyordu, asabı bozuktu. Bıçkın yerlerini dağlıyordu bu kapalı alanlar. Hayvan mı besliyorlardı, insandan öç mü alıyorlardı belli değildi.

“Neredesiniz lan Allahsızlar?!”

Ses yoktu.

Doğru ya, böyle işliyordu sistem. Buraya girenin, çıkışı olmadığını böyle gösteriyorlardı. Gardiyanların alayı bütün gün göbeklerini kaşıya kaşıya geziyorlardı. Varsa yoksa ağızlarındaki pis küfürleri saçıyorlardı ortalığa. Akıllarınca hor görüyorlar, ceza çekene bin beterini onlar çektiriyorlardı. Ama yağma yoktu, yılmayacaktı Mehmet. İnsana insan gibi davranmamak neymiş gösterecekti onlara. Hele bu dört duvarın arasından bir çıksındı; bu aslan kafesinin kilidini kendi elleriyle açacaktı.

Sessizliğin bu denli hakim olduğu bir odada, ortadaki masa bile çığlık çığlığaydı. Bir dili olsaydı da, tek tek anlatsaydı işittiklerini. Kim bilir kaç hikayeye şahit olmuştu seneler boyunca. Kaç cinayete, hırsızlığa, cezadan bin beter yaşatılanlara… Bir insan nasıl yaşayabilirdi ki bu küflü duvarların arasında? Bir de fena kokuyorlardı ki sorma. Sanki akşamdan kalma sidik kokusu sinmişti odaya. Ne kadar nefes alırsa alsın, yok olmuyordu. Yapışıp kalıyordu ta ciğerine. Tıpkı yaşananlar gibiydi.

“Sana mı kaldı lan olm bu dünyanın pası, kiri? Herkes kendi işlediği suçun cezasını çekmeli!”

Ah ki ne ah. Gitmeyecekti Kemal’in peşinden. O pezevenk dışarıda, o içerideydi. Pencere desen, o da yoktu. Olsa bile sırılsıklam, coşkulu bir sevinç girmezdi ki o karanlığa. Ancak civa gibi çoğalan bir hasret sızabilirdi bu sonsuzluğa.

İyice darlandı. Biraz yürüse, açılırdı. Normal adımlarla bir, iki, üç, dört, beş, altı, demir kapı. Geriye döndü. Bir, iki, üç, dört, beş, altı, önünde aşılmaz bir duvar. Daha büyük adım atsa; en fazla üç adım gidebiliyordu. Takriben 4,50 metre olmalıydı.

“Git git bitmez bu yol!”

Öylesine dardı ki, aldığı nefes ancak sığıyordu. O da zaten artık sidik gibi kokuyordu! Üç adımda kuruyordu düşlerini, üç adımda koca bir özlem oturuyordu bağrına. Üç adımda bekliyor, her adımında biraz daha batıyordu bu dipsiz kuyuya. Yalnızlık bastırıyordu bir anda. Düşünmekten başı ağrıyordu. Bu sessizlik içine işliyorken, göz kapakları ağır ağır kapanıyordu…

“Şıraak” diye açılan demir kapının sürgüsüyle yerinden zıpladı. Ardına kadar açılan kapının eşiğinde dikilen gardiyanla kısa bir süre konuşmadan bakıştılar. İçeri doğru iki adım atıp kenara çekildi gardiyan. “Yarım saatiniz var” diye buyurdu. Gür sesi boş odanın içinde yankısını sürdürürken, kapıdan içeri “O” girdi. Tüm yaşananlardan, bu soğuk duvarlar arasında geçen onca zamandan sonra; sakin, ürkek ve yılgın adımlarla bekleyenine doğru yürüdü. Saatlerdir üç adım olan yer, aralarındaki mesafeyi kapatmaya yetti. Sarılmak yasaktı, dokunmak da öyle. Bir tek gözyaşına izin vardı bu adreste.

Yüzünde geceden kalma bir gençlik, gözünde aylardır görmeyi kanıksadığı umut ışığı ile oturuyordu karşısında Salih. Dili damağı kurudu Mehmet’in; avukatlık kariyerinin en heyecanlı anını yaşıyordu. Bir avazda vermek istedi müjdeli haberi. İki yıllık çilenin bittiğini, bu kafesten kurtulduğunu söyledi Salih’e. Yani müvekkiline. Yani kardeşine.

Bir süre öylece, kıpırdamadan durdu Salih, belli ki söylenenleri idrak etmeye çalışıyordu. Ağabeyinin gözlerine sorgulayarak bakarken, gayet ciddi olduğunu farketti. Geride bıraktıkları kırk üç görüşmede hiç aksatmadan sorduğu soruyu tekrar sordu;

“Ah be ağabey! Benim burada ne işim var? ”

Kısa bir sessizlik oldu. Sinirlerinin iyiden iyiye gevşemesiyle ilk önce hangisi gülmeye başladı, ikisi de bilmiyordu. Önce kısık sesle başlayan, sonrasında belki de bu duvarların hiç şahit olmadığı kahkahaları cezaevinden hayata aktı.

Hakikaten ya, bu iki kardeşin orada ne işleri vardı…