“Beni Liderinize Götürün”

Bu sefer biraz siyasi yazacağım. Ha benim yazacağım siyaset ne kadar siyaset olursa tabi. Aslında siyasi yazmak da değil, Türkiye’nin içinde bulunduğu durum göğsüme basıyor vatandaşı olarak, kalbimi acıtıyor bir baba olarak. Bu yüzden, biraz içimi dökmek isterim.

Son Ankara patlaması (ki bakın bu bile başlıbaşına acı bir cümle, “son” diye belirtiyor olmamız) artık iyice sinirleri tel haline getirdi. Hemen öncesinde olan 45 erkek çocuğa cinsel istismar haberi ile zaten allak bullak olan metabolizmamız hepten çamura döndü.

Benim ise artık aklıma takılmaktan da öteye gidip beynimi yiyen bazı sorular var, cevap aradığım. Misal;

2 gün önce bir video tekrar hortlayarak paylaşıldı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP oturumunda o zamanın Başbakanı ile yapılan bir röportaja atıfta bulunarak “80 öncesi kızım diyor, kızı 83 doğumlu” diyerekten herkesi kırıp geçirdiği. “Kemal Kılıçdaroğlu’ndan Efsanevi kapak” diye paylaştı herkes. Ben ise şunu merak ediyorum; muhalefetimiz ne zaman politikasını iktidarın açıklarını yakalayıp da “kapak yapmaya” çalışarak yapmaktan vazgeçip, gerçekten kendine has, özgün bir duruş gösterecek? Bakın misal burada konu olan Kemal Kılıçdaroğlu belli ki iyi bir insan. Tanımıyorum kendisini, ama iyi birisi olduğunu hissettiriyor bana. O da sanki bu “iyi” olma haline oynuyor gibi. İktidarı “kötü” göstererek. Ama bir kişi de çıkıp demiyor mu “Mesele iyi kötü meselesi değil, mesele liderlik meselesi” diye.

Bakın ülkenin iktidara karşı olan kesiminin ana problemi bu. Liderimiz yok. İyi insanlar olabilir, ama lider yok. Bunu neden göremiyoruz?

Yıllar önce dönemin başbakanıyken “One minute!” diye ayar verdiğinde “Yürü be!” diyenlere, alkışlayanlara küçümser gözlerle bakanlar neden şimdi muhalefet iktidara aynı şekilde “ayar verdiğinde” bunu alkışlıyor? Ayıpladığın, küçümsediğin o insanlardan ne farkın kalıyor?

Yok. Kalmıyor. Kalmamalı da zaten çünkü farkın yok. Sürekli olarak beynimize kazınan “Biz ve onlar” ikilemini kötülerken en başta kendin, kendimiz düşüyoruz içine, farketmiyor musun?

Sürekli olarak kötülüyorsun, sürekli olarak eleştiriyorsun iktidarı. Peki neden ders almıyorsun?

Bak adamlar takır takır, gerçek bir takım gibi çalışıyor. Başlarında da son derece iyi bir teknik adam. Fatih Terim’in politikacı versiyonu. Astığı astık, kestiği kestik. Fatih Terim Milli Takım’ı aynı böyle çalıştırırken alkışladın da, şimdi neden ülkeyi yönetirken aynı profili çizen adama çemkiriyorsun? Ucu rakip ülke takımına değil sana, bana deydiği için. Haklısın. O zaman, ders alsana? Etüd etsene. Sana takdir et demiyorum, hayran kal demiyorum. Ama ders al, dersini çalış. Onları kendi oyunlarında yen. Sürekli olarak sahana gelen toplara rastgele geriye yollamak adına şutlar çekmeyi bırak, topu tut, oyununu kur. Nasıl yapmış, bu inancı nasıl sağlamış bunun derinliklerine neden inmiyorsun?

“Dini kullanıyorlar” Bu en basit cevap. Halbuki sen de ben de biliyoruz ki ortada çıkar ilişkileri var, verilen sözler var. Bunu böyle dümdüz diyemeyeceği için “Din” diyor. Öncekiler de dümdüz diyemedikleri için kimi “Liberallik” dedi, kimi “Dünya vatandaşlığı”. Bunlara karşı bir panzehir bulsana. Kendi marka kimliğinle, kendi lider kimliğinle ortaya çıksana.

Bak karşındaki kitle partiyi değil, 1 kişiyi takip ediyor. Bunu ben şu sığ aklımla anlıyorum da; sen politikaya yıllarını vermiş birisi olarak nasıl göremiyorsun? Ya da siz nasıl göremiyorsunuz diyeyim sevgili muhalefet partileri. Dönüp baksanıza bir liderinizde o karizma var mı. Belli ki yok, neden hala aynı kişide ısrar, dayatma.

Bizler de haketmiyor muyuz artık iyi bir takım oyunu görmeyi?

Muhalefet partileri en azından son 3 seçimdir hezimet halindeler, ve liderleri tekrar tekrar başa seçiliyorlar. Karşılarında son 3 seçimden büyük zaferle çıkmış bir adam var, istiyorlar ki o adam gitsin. Yahu bu cümleyi bir sesli okusanıza, kulağınıza akıllı mantıklı birinin edeceği laf gibi geliyor mu? Siz başınızdaki yetersiz liderleri tutmaya ısrar ederken, başarılı lideri indirmelerini nasıl, hangi akla hizmetle bekleyebilirsiniz ki? Şu oyunun kuralını artık değiştirsenize?

Biz Türkler olarak liderleri takip ediyoruz, grupları, partileri ya da ideolojileri değil. 1 kişiyi takip ediyoruz. O kişiyi arıyoruz.

Son seçimler öncesinde biz oturduk fındık kadar politika bilgimizle 3'lü koalisyon olasılıklarını tartıştık, sonuçların ertesi günü anladık ki siz 3 lider oturup konuşmamışsınız bir kere bile. Arkadaşım dalga mı geçiyorsunuz siz?

Bir yerde “Kendisine Atatürk’e inanıldığı gibi inanılıyor” diye yazmıştım, bir araba laf işittim. Ki ben orada da yazmıştım, asla kıyas değil ama inanç seviyesini anlşılsın diye, “Atatürk kim o kim?” dediler. Hala aynı terane. Hemen bir savunma, hemen bir kişiselleşme. Atatürk’ün yanına yazabileceğimiz bir isim çıkartmadı bu topraklar 1938'den bu yana. Bu yüzden zaten aynı topraklardaki erozyon hiç durmak bilmedi. Biz hep durumu anlamak yerine, durumun kavgasını vermeyi, taraf olmayı seçtik kafadan. Yıllardır süregelen siyasi hamleleri kullandık. Yahu anlamaya çalışsana.

Bak misal Demirtaş bunu anladı. Toplum için sıkıntı, partisi oldu. Demirtaş Ya da aynı onun gibi birisi misal CHP genel başkanı olsa, ne olurdu hiç düşündün mü?

Sun Tzu adlı bir çinli vardır. Kendisi general, askeri stratejist ve filozof idi. “Savaş Sanatı” adında bir kitabı vardır. Onu okusanıza.

Ha bu işin siyasiler tarafı, bir de halk tarafı var.

2 köşe yazısı paylaşıp, bir hashtag yazdığında için gerçekten rahatlıyor mu merak ediyorum?

Ya da sen bunları yaparken aslında bu paylaşımları yaptığın kişilerin, yani senin takip ettiğin ve seni takip edenlerin de senle aynı görüşte insanlardan olduğunu, yani körler sağırlar birbirini ağırlar halini yaşadığını fark etmiyor musun gerçekten de?

Facebook demişken, kendisini fena halde eleştiriyoruz misal şu 2–3 gündür. Neden Paris’teki gibi bir şey yapmadı, profil fotoğrafını karartma, altına anKARA yazma gibilerden. Ben de yazdım hatta bunu.

Hepimiz bu serzenişte bulunduk değil mi? Nerede? Facebook’ta…

Sen daha tepki göstermek adına Facebook’u kullanmaktan vazgeçemezken ne hareketi, ne aksiyonu allah aşkına?

“Gezi Ruhu” var ama değil mi? Gittik hepimiz, bir ucundan tuttuk o ruhun. Ama sen bana hala “Gezi Ruhu” deme artık. Çünkü cevabı söylediğinin içinde; ruh oldu. “Gezi Aklı” de, “Gezi Yolu” de. Gezi yaşandı, bitti. Ne oldu? Kışla iptal oldu. Peki giden canlara değdi mi? Sonrasında ne oldu peki? Bu ülkede, dünyanın herhangi bir yerinde bir muhalefet partisinin istese yapamayacağı bir şey oldu; halk iktidara karşı resmen ayaklandı. Net bir şekilde “Biz buradayız bak!” dedi. Bu lafı hem iktidara, hem de muhalefete dedi. Muhalefet neredeydi peki? Ne yaptı?

Şu son Ankara olaylarından sonra hepimiz kırıldık geçtik, “Hala aynı koltuklarda oturuyorlar” dedik. “İstifa sıfır” dedik. Bu arada muhalefetin tüm başarısızlıklarında neden bunu demedik? Farkında mısınız muhalefet partilerine “can simidi” muamelesi yapıyoruz. Çok ciddi bir yüzdemiz “Aman onlar gelmesin de kim olursa olsun” diye gittik oy kullandık farklı partilere. Hiçbirimiz bu partileri sorgulamadık. Ya da sorguladık ama, işte ne kadar ses çıktı şüpheli.

Şimdi de 2 koldan çoşuyoruz sosyal medyada. Birincisi bu Paris kadar olamama hali, diğeri de sığınmacılara maymunla oynar gibi bozuk para atan haysiyetsiz PSV taraftarları.

Bizim de Ankara’mız var, Paris kadar seksi mi gelmiyor diye deliriyoruz. Ve sanki hemen alt sokaktaki alt geçitten arabayla geçerken yanına yaklaşan Suriyeli adamı görünce arabasının camlarını sımsıkı kapatıp, kapıları kilitleyip görmezden gelen sen değilmişsin gibi buradan orayı ayıplıyoruz. Neye saldıracağımız, içimizdeki eziklik ya da hadi öyle demeyeyim, yalnızlık duygusunu nasıl atacağımızı şaşırdık.

Yapayalnız kalıyoruz farkında değil misin?

Sistematik olarak yapayalnız. Ulan iktidarından geçtim bir muhalefet partisi de gitsin yurtdışında bir şeyler yapsın, ülkeyi göstersin, birilerini davet etsin. Yok mu hiç pazarlamacınız, reklamcınız bir şeyiniz? Mış gibi yapmayı da mı bilmiyorsunuz?

Memleketin turizmi bitik durumda, Antalya’da işsizlik ve ekonomik kriz artık akıl almaz seviyede ama kimse bilmiyor. Ben? Babam turizm sektöründe olduğu için biliyorum. Bir abimin dediği gibi; “Ne zamanki birisi eve gelip karısını çocuğunu vurup kendini falezlerden aşağı atacak, ancak o zaman anlayacaklar buradaki durumu”.

Bu arada biz devletin havayolu şirketi ile gidip bu yılın en önemli filmlerinden birisine sponsor oluyoruz milyon dolarlar ile. Çok güzel. Çok helal olsun dediğimiz bir iş. Ama bu günlerde başka bir şeye ihtiyaç yok mu? Dünyada “Terör saldırısı altındaki ülkeler” kategorisine girdik, hiç mi rahatsız olmuyorsunuz? Neden Türkiye’nin belki de tek global markasını ülkenin PR ve tanıtımı için daha efektif kullanmıyoruz?

Haberiniz var mı bilmiyorum ama Türkiye’ye gelecek olan son derece önemli konserler, gösteriler ardı ardına iptal oluyor, “can güvenliği” sebebiyle. İptal olan tüm etkinlikler işten çıkartma olarak vuruyor şirketlerin sahillerine.

Türkiye topraklarında 55bin Suriyeli çocuk doğmuş durumda. Tekstil sektörü kan ağlıyor, işletmeler kapanıyor, kapanan işletmeleri Suriye’liler ya da diğer ülkelerden gelenler (İran, Arabistan vb.) alıyor ve kimleri istihdam ediyorlar? Doğru bildiniz, kendi ülkesinden olan kişileri.

Ev fiyatları gökyüzüne vardı, evleri ortadoğulu zenginler alıyor 5'er 10'ar, Türkiye nüfusu komple kirada.

Ya bak yazarken yazarken sinirden elim ayağım titriyor.

Ulan hiç mi yönetim filan da mı okumadınız? Düz, şirket yönetimi. Okumadınız hadi, neden okumuş adam almıyorsunuz?

Yokuş aşağı freni patlamış bir kamyon gibi gidiyoruz, yola dağıla dağıla, yolda ne var ne yok çarpa çarpa.

Görmüyor musunuz?

Sesi duymuyor musunuz?

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.