“App’ler ve İnsanlar”

Steinbeck günümüzde yaşıyor olsaydı muhtemelen efsanevi romanını bu şekilde adlandırabilirdi. Neticede romanın yazılmasının üstünden yıllar geçti ama, belki de hiç olmadığı kadar her birimiz birer Lennie olmadık mı? Her birimizin her gün, defalarca, yapmadan duramadığımız tek bir şey yok mu?

“Dokunmak”.

“App”.

İngilizce’de ezelden beri var olan ancak özellikle iPhone ile hayatımıza fazlası ile giren bir tanımlama, daha doğrusu bir kısaltma.

App. Yani “application”ın kısaltması. Yani; “uygulama”nın İngilizce’si. Peki ne oldu da basit bir kısaltma olmaktan çıkıp neredeyse bir çağa -her alanında bulunarak- damgasını vuran bir kısaltma oldu?

Hatta kendi adıma şöyle diyebilirim ki; “TV’den ve PC’de sonra gelen belki de en büyük ve evrensel yenilik kısaltması” oldu.

Steve Jobs’un iPhone’u ile hayatımıza giren uygulamalar; bir “AppStore” da dizildi önce. Başta hepimiz bunlara oyun, eklenti muamelesi yapıyorduk. (Eklenti= add-on)

Sonra bir anda son derece zekice yazılmış — ki bence bu dönemin “just do it”ine eşdeğer bir kuvvete sahiptir- bir reklam cümlesi ile işin o kadar da ufak tefek olmadığını kavradık. Çünkü anladık ki konu ne olursa olsun;

“There is an App for that”.

Böylece App dünyasına girmiş olduk. Gerçekten de ihtiyacımız her ne ise; tam olarak o ihtiyacımızı karşılayan bir uygulama yazılmıştı ya da o anda yazılıyordu. App dünyasının tadını alan diğer oyuncular da pazara girince özellikle mobil platformlarda (iOS / Android / Windows) pazar inanılmaz bir hızla büyüdü ve app’ler kendi içinde kendi platformlarını, mobil platformlardan bağımsız kendi kullanıcılarını oluşturmaya başladı. Tıpkı benim şu anda bu satırları iOS tabanlı bir tablette yazıp, Android işletim sistemli bir telefonda kontrol edip, laptop’umdan Medium’a post etmemi sağlayan Evernote uygulaması gibi. Tek bir uygulama, farklı platformlar ama tek bir kullanıcı.

Bunun ne büyük bir değişim olduğunun farkında mısınız? Uygulamalar artık mobil cihaz ve platformlara bağlı değil. Giderek kendi kanatları ile uçmaya başlıyorlar ve bunu da tek bir kaynağın bitmeyen gücünden alıyorlar; “kullanıcı”. Yani; insanlar.

Dolayısıyla; app’ler ve insanlar dünyasına fena halde girmiş durumdayız. Kullanıcılar artık her şeyi uygulamalar üstünden yapıyor.

Saat uygulması ile alarmını kapatarak uyanıyor, yüzünü yıkayıp Facebook ve twitter uygulaması ile “mentionlarını” kontrol ediyor, e-mail uygulaması ile mailine bakıyor, hava durumu uygulaması ile evden çıkmadan hava durumuna bakıp trafik uygulaması ile hangi yoldan gideceğine karar veriyor. Yolda birlikte gideceği arkadaşına Whatsapp üstünden gecikebileceği mesajını atıyor, yolda trafikte sıkıştığında önünde duran kamyonun arkasındaki “Hatalıysam menşınla” yazısına gülüp fotoğrafını çekerek instagram uygulamasıyla paylaşıyor, trafik durduğunda tinder uygulaması ile biraz sanal hovardalık yapıyor, belki snapchat uygulamasından en yakın iş arkadaşı ile yeni gelen müdürü çekiştiriyor. Trafik sıkışıklığı uzayınca “Bu trafik kabus insana işi değiştirtir. Ya hakkaten işi mi değiştirsem, hem yeni başlayan müdüre de gıcığım” diye düşünüyor ve LinkedIn uygulamasından işlere şöyle bir göz atıyor. Kafasına göre bir iş bulamayınca “Haftasonu bir şeyler yapsam, bir yerlere kaçsam” diye düşünüp önce Biletix uygulamasından etkinliklere bakıyor, arkasından Skyscanner uygulamasından bilet bakınıyor.

Bu yazdıklarım size de çok mu tanıdık geliyor?

Yoksa “Yok artık” mı diyorsunuz? Eğer bu yazdıklarımı abartı bulanlardansanız; size şöyle bir tablo verebilirim:

Yani; kullanıcı kaynaklı içerik (UGC) ile büyüyen, şekillenen ve ilerleyen bir sektör karşımızda her geçen gün ağırlığını hissettiriyor. “UGC” genellikle sosyal medyaya atfedildi. Kullancıdan gelen içerik olarak. Halbuki artık kullanıcı uygulamanın içeriğinin nasıl oluşması gerektiğini belirliyor, dahası içeriğin tamamını kendisi sağlıyor. Ve bu içerik app dünyasını şekillendiriyor.

Bu yüzden de en basit uygulama geliştiricilerden en büyük development house’lara, şirketlere kadar herkes bir app yaratma, yeni bir oyuncu ile sahaya çıkma ya da sahada kalma derdinde.

Buraya kadar her şey tamam. Zaten biraz göstere göstere gelen bir yakın gelecekten bahsediyoruz, en azından sektörün içinde/yakınında olanların gayet iyi bildiği üzere. Kullanıcıların kendi kişisel mobil deneyimlerini ve internet kullanımlarını kendi kontrolleri ile şekillendirdikleri bir gelecek.

mIRC’den WhatsApp’a kullanıcı yolculuğu

Yani; yakın bir gelecekte her kullanıcı aynı interneti kullanmayacak. Her kullanıcı kendi yarattığı internetinde, “kendi dijital habitatında” yaşayacak. Bu önemli bir gelişme.

Peki markalar, geliştiriciler, yazılımcılar bu geleceğe ne kadar hazır? Sadece uygulama yazmak, markete uygulamayı sunmak yeterli mi? AppStore’da en fazla indirilen 10 uygulama arasında yer almak mıdır başarılı olmak?

Yoksa başka bir yerde mi gizli başarı?

Uygulamanızı yükleyen kişinin telefonundaki email adresinden telefon rehberindeki son aramalarına kadar bir dünya bilgiyi almak mıdır başarı?

Yoksa o kullanıcının sizin uygulamanızın neresinde ne yaptığını, neresini tıklayıp neresini kaydırdığını (swipe), hangi ekranda uzun kalıp hangi ekrandan hemen çıktığını bilmek midir sizin için başarı?

Peki hangi başarı kazanç demektir?

İnsan dokunuşu ve jesti ile şekillenen bir gelecek.

“Touch” ve “Gestures” her kullanıcının kendi habitatına açılan mobil ekrandaki app’inde neler yaptığını, neler yapacağını tanımlayacak iki kelime. Sizin doğru fikirle markete giren uygulamanızın yüksek indirme sayılarına ulaşması başarıdır evet.

Paralı ya da uygulama içinde satın almalı (in-app purchase) bir kurgusu var ise; oradan da bir kazanç olacaktır evet.

Ama asıl kazanç, asıl güç bilgi değil midir? CRM ile hayatımıza giren kullanıcı bilgisi neden app dünyasında arka plana atılmaktadır.

Gelecek; kişilerin kendi internetlerinde gelişiyor ise, bu dijital habitatlara açılan kapıların uygulama analitiğinden; yani “app analytics”ten geçeceği bir gerçek.

Yıllardır web sayfalarımızda bu kadar hayati bir şekilde öne koyduğumuz analitiğin; mobil cihazlarda sadece web arayüzü analitiği şeklinde kalırken app dünyasında, yani uygulamalarda esamesinin okunmuyor olması gerçekten şaşırtıcı. Pek çok uygulama geliştirici bu fırsatı değerlendirmiyor, pek çok büyük şirket uygulamasından böyle bir fayda sağlayabileceğini, uygulamasını çok daha iyi bir hale gerçek kullanıcı geri bildirimi ile yapabileceğini, üstelik bu bildirimi de kullanıcını kullanımından rahatlıkla alabileceğini bilmiyor.

Halbuki satranç tahtasından galip kalkmanın tek yolu; rakibin hamlelerini doğru okuyabilmekten geçiyor…

Piyasada bu konuda hizmet veren bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda şirket bulunuyor. Şimdi bu global oyuncuların karşısına Türkiye’den de bir global oyuncu çıkmış durumda; AppAnalytics.

Nacizane önerim; ister İstanbul, Silikon Vadisi ve Londra’da bulunan ofisleri ile AppAnalytics ile, isterseniz diğer app analitik şirketlerinden birisiyle çalışın; ama mutlaka yazılım ve pazarlama planlarınıza bu adımı ekleyin.

Kullanıcılarınızın parmakları; gitmeniz gereken doğru yolu size işaret edecektir. Bunu görmezden gelmeyin.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Olcayto Cengiz’s story.