Başkasının kötü anısı, benim şimdiki büyük acım…

12 yaşındaydım. Herkesle arkadaş olmam gerektiği fikrine nerden kapıldığımı bilmediğim bir yaştı bu. Yani henüz; dünyanın sevdiğim oyunlardan ibaret olduğunu sanıyordum. Her şey bir oyundu. Adını bilmediğim oyuncaklar vardı. Görmediğim, bilmediğim oyunlarıma dahil edemediğim bir çok oyuncak vardı yeryüzünde ve ben onlardan habersiz yaşıyordum.

12 yaşındaydım. Renklerin adını bile daha doğru dürüst bilmiyordum. Herkesin beni sevdiğini sandığım yaştaydım. Sevginin ise kaç tür de olduğunu bilmediğim bir yaştı bu. Varsın herkes beni sevsindi. Yeterde artardı sanırdım. Öyle değilmiş sevginin zehirli türlerinin olduğunu bilmediğim yaştaydım.
Ne yaptığımdan habersiz beni sevdiğini söyleyen herkese sınırsızca yaklaştığım bir yaştı bu. Kötülüğün ne olduğunu henüz anlamadığım bilmediğim bir yaştaydım. İşte o yaşta tanıdım onu.

Mahallemizdeki düğün yerine gelmişti. Bizde adettir, düğünde tüm gece kenarda kaynayan bir kazan olur ve herkese çay ikram edilir. Kazan’ın sorumluluğunu biri alır ve tüm gece çay demleyip, etrafta koşturmakta olan çocuklara verip diğer misafirlere ikram etmeleri için gönderir durur. Bu durum gece boyunca da böyle devam eder. Hiç durmaz.

İşte ben o çay dağıtan çocuklardan biri oldum o gece. Ama nedense beni tuttu yanında. Sen dur yanımda bardakların altına tabakları yerleştir dedi. Öyle yaptım. Tepsilere tabakları yerleştirdim, doldurulan çaybardaklarını tabaklara doldurdum, diğer çocuklar dağıtıp durdular. Bu durum gece boyunca sürdü. Arada o da yanıma gelip beni öptü kokladı. Beni sevdi bol bol. Beni sevişleri uzadıkça içimdeki garip heyecan tüm vücüduma yayıldı. Korku karışımı ne olduğunu bilmediğim garip bir his. Başımı okşayıp beni her öptüğünde biraz daha yaklaştı bana. Artık öpüşlerinin ardından gözlerimin içine bakıyordu.

Durmadan uzun uzun bakıyordu. Defalarca öptü. diğer çocuklar, çay tepsilerini alıp gittiklerinde, biz her yalnız kaldığımızda öptü beni. Öpüşleri gittikçe başımı daha çok ıslatıyordu ve artık sadece öpmekle kalmıyordu. Elleri vucudumun her yerindeydi. Beni sevdiğini sandığımdan sesimi çıkartamıyordum. Sevginin bu türüyle hiç karşılaşmamıştım. Hiç bu şekilde sevilmemiştim. İlk defa böyle seviliyordum ve içimde öyle kocaman bi korku vardı ki ne bi yere gidebiliyordum, ne de bir şey yapabiliyordum. Ne yapmam gerektiğini bile bilmiyordum. Öyle durdum orda. Bana dokunmasına izin vermediğim gibi, dokunmamasına dair de ne yapacağımı da bilmiyordum.

Çünkü kimse bana öğretmemişti. Ben de öğrenmemiştim. İşte belki de bu yüzden olanları bir oyun gibi algılamaya başlamıştım. Herkesin bildiği, benim ise yeni katıldığım, sonradan dahil edildiğim bir oyundu. Hiç sesimi çıkarmadım. Ne olduğunu, ne olacağını bilmeden tüm gece devam etti bu. Sonra en yalnız kaldığımız anda fermuarını açtıktan sonra elimi tutup pantolonunun içine attı. Nefesim tutulur gibi olmuştu. Boğulur gibi olmuştum. Oynamamı istedi ve bende oynadım. Ne yaptığımı bilmeden uzun uzun ona dokunmamı istedi. O istedi diye bende yaptım.

Çocuk aklımla, çocuk merakıyla devam ettim. Sonra herkes dağılmaya başladı, düğün bitmişti. Beni kimse merak etmiyordu. Annem, babam beni sokağın güvenli ellerine teslim etmişlerdi. Sokakta ise 43 yaşında bir adam ve 11–12 yaşında bir çocuk oyun oynuyorlardı. İkisi yalnızdı ve adam ona çiftliklerindeki atları göstermek istediğini söylüyordu. Tamam dedim, arabasına binip gittik. Ne kadar gittiğimizi bilmeden bi ormanlık alanda durdurdu arabayı. İşte o zaman sadece korktum. Korktuğumu anlayınca inip benim tarafıma geldi ve beni indirip benimle bağıra bağıra konuşmaya başladı. Eğer bağırırsam beni öldüreceğini söyledi. Sustum. Ağladım. Ağlama lan piç dedi. Sus’amadım. Boğazım beni dinlemiyordu. Sadece korkmaya ve ağlamaya devam ettim. Ağzıma yapıştı. O pis kokan ağzıyla ağzımı birleştirdi. Her tarafıma dokunmaya başladı. Üzerimi soydu. Bir eliyle ağzımı kapatıp Susturdu beni. Gözlerim ağlamaya devam etti. Sonra bulduğu bir bezi ağzıma soktu ve beni ters çevirip ellerimi arkamda canımı acıtırcasına tutup bir şeyler yaptı.

12 yaşındaydım ve hayatımda ilk defa o gece kanımı gördüm. Kanımın renginin kırmızı olduğunu ilk defa o gece gördüm. Sadece ağladım. İçim parçalandı, ağladım ama o bunu hiç umursamadı. Sadece eğer ağlamaya devam edersem beni öldüreceğini söyledi. Sonrada kanımın aktığı yere bi bez koyup “duracaktır” dedi. Beni sabaha yakın mahallemizin orda bıraktı. Kimse merak etmemişti beni, eve gidip uyudum. 2 gün dışarı çıkmadım. 2 gün yerimden kıpırdamadım. İşte tam da o 2inci gün kanser hastası ablam öldü. Herkes beni unuttu. Yüzümün asıklığını ablamın ölümüne bağladılar. Her olumsuz hareketimi ablamdan sandılar. Bende öyleymiş gibi davrandım. Sustum. Aradan bir kaç ay geçti, o adam yine mahallemize geldi. Tam da her şeyi unutmuşken, yine başladı her şey ..

Arada beni alıp arabasıyla götürüyordu, bir şey diyemiyordum. Neyi nasıl diyeceğimi hiç bilemedim. Zamanla başka arkadaşlarını dahil etti oyunumuza. Ben oyuncaklarıydım ve hep beraber oynuyorduk. Oyunlarımız benim evde sürekli ağlamalarımın ardından babamın başının etini “hadi gidelim burdan” diye yiyip ikna edene kadar sürdü. Yani 3 yıl kadar. 3 yıl boyunca ben o adamların oyuncakları oldum. Benimle istedikleri gibi oynadılar.
3 yıl sonra Ankara’ya taşındık. Her gece yatağımda ağladım. Bir daha kimseyle oyun oynamadım..

Aradan 17 yıl geçtikten sonra bir gün Adana’ya gittim. İşim gücüm vardı. Gezinmek için yolum buraya düştü deyip, eski mahalleme de gittim. Amacım o adamı bulmaktı. Gittim bir kaç kişiye adını söyleyip tarif ettim adamı. Saatlerce evini aradım ve sonra gösterdiler. Evine gittim, artık 60 yaşının üstündeydi. Çok çok yaşlanmış ve yıkık dökük bir evin içinde, kirli bir yatakta hasta haliyle uzanmış bana bakıyordu. Ayağa kalkmak için hareket etti, ama kalkamadı.

Onu böyle görünce bi anda tüm nefretim, kinim geçiverdi. Öyle acınacak ve yardıma muhtaç bi halde idi ki; ağlayacak gibi oldum. İşte tam o anda, o “buyur evladım kime baktın” dedi, “xxx’e bakıyodum” dedim, o da “buyur benim” dedi. Durup dik dik gözlerine baktım ve “hatırlar mısın, bundan 20 yıl önce böyle böyle bi düğünde çay dağıtırdın. Yanında bi çocuk vardı” dedim, o da buna karşılık “yanımda çok çocuklar vardı” dedi. Böyle diyince gecenin devamını anlattım ve “işte o gece ormana götürdüğün çocuk benim” dedim. Anında götü tutuştu. Beti benzi attı. Ne diyeceğini bilemedi. Dili tutuldu.
Onun bu hareketleri, zavallılığı karşısında ağlamaya başladım ve “senin yüzünden herkesten nefret ediyorum. Hiç kimseyi sevemiyorum. Bana o gece ve sonrasında yaşattıkların yüzünden sana hakkımı da helal etmiyorum” dedim. O ise bağıra çağıra ağlamaya başlamıştı ve “evladım ben ettim sen etme noolur” diyordu. Bende sadece “dua etki allah’a ve ahiret gününe inancım var. sen de hesabını yaradana verirsin” deyip yüzüne tükürdüm ve kalkıp çıktım. Arkamdan gürültülü bi şekilde ağlamaya devam ediyordu..

(Bu olay geçen aylarda Facebook itiraf sayfalarından birinde, yaşadıklarının bir bölümünü paylaşan birinin yazdıklarında görmüştüm. daha sonra yazan kişiye ulaşıp adamla arkadaş olup olayı anlatmasını istedim. o da sağolsun beni kırmadı ve daha buraya yazamayacağım bir sürü şeyi en ince ayrıntısına kadar uzun uzun anlattı. anlattıklarını dinleyince bende yazmak istedim.
eğer çocuğunuz varsa; onlara şimdi sımsıkı sarılın, çok çok öpün. çocuklarınıza sahip çıkın, onları korurken karşılıksızca sevmeyi, severken kaç türlü sevginin daha olduğunu anlatarak sürekli eğitin. başkalarının çocuklarınızı sevmesine sakın izin vermeyin. onları yabancılardan koruyun ve kendilerini de nasıl koruyabileceklerini de öğretin. çocuklarınızın her sözünü dikkatle dinleyin. onların yalanlarını bile ciddiye alın. çocuklarınızı herkesten çok sevin.. onların sadece sevgiye ihtiyacı var..)
Yazıyı daha önce şurada yayınlamıştım