Ben Sana Nasıl Küseyim?

Yakacık

Başlığımı İbrahim Sadri’nin şiirinden alıntıladım. Şiirin girişi şöyle:

Ben sana nasıl küseyim, İstanbul üstüme düşer
Karaköy’den vapur kalkmaz, Sezen Aksu şarkı yapmaz
Üsküdar’da yangın çıkar, Hey kanar yüreği güvercinlerin
Minibüsler bağırmaz olur, Aşk üstüne yemin etmez martıları boğazın
Ulan poyrazı küser, ulan lodosu esmez, Yağmuru yağmaz nisanın
Ben sana nasıl küseyim, İstanbul üstüme gelir

Özellikle İstanbul’dan gitmeler üzerine yazılan yazıları okumuş biri olarak, bu yazıyı yazmak istedim. Yukarıda da görüldüğü üzere bir fotoğraf ekledim. Burası benim doğduğum yer. İstanbul’un küçük bir köyü; Kartal ilçesine bağlı Yakacık. Eski İstanbul bilmekteyiz ki, Tarihi Yarımada’dır. Yakacık ise, Eski İstanbul’un Sayfiye ( Yazlık dinlenme mekânıdır.) yeridir.

İbnülemin Mahmud Kemal İnan

Eski İstanbulluların kaçış yeri. Burada eski konaklar yer alır. Önemli konak sahiplerinden biri ise, İbnülemin Mahmud Kemal İnan’dır. İbnülemin, II. Abdülhamid devrinde Yıldız Sarayı arşivinde görev yapmış ve cumhuriyet devrinde arşivi tasnif edilerek Başbakanlığa devredilmesine başkanlık etmişti. Kendisini Edebiyat Tarihçisi, müzeci ve mutasavvıf olarak nitelendirmek eksik kalacaktır. Nüktedan kişiliğiyle o bir İstanbul abidesidir. Hatta çok sonraları oğlunun isminin Mehmet Selim olduğunu öğrendiğim ve içselleştirdiğim bir zattır.

Sultan II.Abdülhamid’in rahatsızlanan kızı tedavi amaçlı sıklıkla buraya getirilirmiş. Hatta onun adına yaptırılan bir camii ve çeşmesi de burada mevcut bulunmaktadır. Bu sadece benim yaşadığım bu küçük köydeki hatıralarımdan teşekkül edilmiş birkaç bilgiden ibarettir.

Öte taraftan gitmelerimizin müsebbibi olan şey nedir? Trafik mi? Trafik olmasa hangi sorunumuzu çözecek bu çekip gidenler? Açıkçası bilemiyorum. Ailesine daha fazla zaman ayırmak gibi bir niyeti olanlar, gerçekten o kalan zamanı ailesi için mi kullanacak? Hiç sanmıyorum. Televizyon yahut bilgisayar başında biraz daha fazla zaman geçirebilmek için değil mi tüm bu serzenişimiz. Fikri olan, girişimci insanların 09:00–17:00 arası bir çalışma rutinine sahip olmayacağını veya daha gerçekçi bir ifade ile olamayacağını söyleyebilirim.

Amerika Ulaşım Bakanlığı’nın bir hikâyesini burada konu etmem gerekecek. Bu arkadaşlar iki mesafe arasındaki 6 saatlik bir mesafeyi, 3 saate indirmek gibi bir projeye girişir. Projenin maliyeti 2 milyar dolardır. Amaç ise daha hızlı uçak üretmektir. Gel zaman git zaman danışmanlardan bilgi alınır. Araştırmalar yapılır. Araştırmacılardan biri ise Neil Postman’dır. Araştırma sonucunda insanların daha hızlı gittiklerinde, arta kalan 3 saatte neler yapacakları yönünde bir araştırma hazırlanır. Sonuç ilginçtir. Geriye kalan 3 saatte televizyon izlemek ve bilgisayarla vakit geçirmek gibi bir tercihleri vardır. Neil Postman işe el atar. Ve uçak ile 6 saat süren bu yolculuk için, uçak koltuklarının arkasına televizyon kurar. Çok küçük bir maliyet ile sorun çözülmüş olur.

Eğer tam istediğimiz bu değilse bile, toplu taşımada insanlara bakmak yeterli olacaktır. Ellerde telefonlar her gün farklı bir dijital mecraya, zap yaparak zaman geçirmekte değil miyiz? Yani bunun nihai sonucu, yolculuğu kısaltarak evde televizyon izleme alışkanlığımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz!

Az çok kitap okuyanlar İstanbul’dan kopmanın mümkün olmayacağını hisseder. En azından ben öyle hissediyorum. Karaköy’den geçerken İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası adlı kitabı canlanmıyor mu gözünüzde? Üsküdar’ın küçük çay ocaklarında çayınızı yudumlarken, Necip Fazıl’ın Canım İstanbul adlı şiiri dönmüyor mu aklınızda? Süleymaniye yokuşundan inerken, Yahya Kemal bir köşe başından çıkacakmış gibi gelmiyor mu? Bir Cuma vakti, Divanyolu’nda gezinirken herhangi bir Padişah’ın Cuma Selamlığı’na çıkacak olması ilginizi çekmiyor mu?

Bir vapur yolculuğunda, Blackhernai Sarayı (Topkapı Sarayı)’na baktığınızda az sonra yeniden İstanbul’un Fethedileceği aklınıza gelmiyor mu? Kız Kulesi efsanesinin, Galata Kulesi’nden yangınları gözetleyen bir Cenevizli Askeri’nin hiç mi hatrı yok?

Bu ve bunun gibi hatıralar çok. Belki binlerce hatırasıyla İstanbul’u terk edersek, hatrı kalmaz mı tüm hatıraların?