Resim: Michael Whelan

Bilimkurgu İnsanın Yüzüne Söyler

Mühendis olup üzerine bir de işletme yüksek lisansı yaptıktan sonra akademi tatlı geldi. Doktoraya da giriştim. Ama aynı yıl bir de sosyoloji lisans okumaya karar verdim. İnsanlar çıldırdığımı, böyle giderse ömür boyu öğrenci olan manyaklardan birisi olacağımı iddia ettiler. Halbuki hemen bir yargıya varmak yerine “neden?” diye soran olsaydı “Daha iyi bilimkurgu yazmak” diye yanıtlardım.

Bilimkurguyla sosyoloji arasındaki bağlantı büyük ölçüde teknolojidir. Teknoloji deyince gözümüzün önünde akıllı telefonlar uçuşsa da aslında “ürün ve hizmetlerin üretiminde kullanılan araç, gereç ve yöntemler bütünü” gibi sıkıcı bir tanımı vardır. Lakin bu sıkıcı tanımı dikkatle değerlendirirseniz mutfağınızdaki tabaktan, önünüzdeki bilgisayara, tarladaki çapadan kağnıya koşulan katıra, elinizde tuttuğunuz bu derginin basıldığı matbaadan cebinizdeki telefona kadar, her nerede çalışıyor ve çalıştırılıyorsanız çevrenizde gördüğünüz tüm eşyayı kapsadığını ve bu kapsanan her şeyin toplumla ve onu var eden kültürle birebir ilişkili olduğunu görürsünüz.

Tarım devriminin bugün bildiğimiz siyasi ve ticari hayatı, endüstri devriminin de müzik ve sanat da dahil, 20. yüzyıl yaşantısının hemen hemen tüm dinamiklerini belirlediği düşünülürse teknoloji ile toplum arasındaki bağlantı açıkça anlaşılabilir. Bu iki devrim toplumları külliyen değiştirmiş, hem dünyayı, hem de insanlığı eski olduğundan farklı bir noktaya taşımıştır. Şu anda da “bilgi devrimi” ile üçüncü külliyen dönüşümün içerisindeyiz. Bu dönüşüm hayatın her alanında köklü bir biçimde yaşanıyor: İnternet sayesinde ortaya çıkan evden çalışma şeklindeki işgörme biçimi, fiziki olmayan dükkânlarda dönen yüksek ticaret hacimleri, sanal sergiler, uzaktan kitlesel eğitimler ve twitter üzerinden yapılan devrimler… Tek bir teknolojik yeniliğin veya imkânın hepimizin yaşam tarzını, toplumların yapısını, üretim ve endüstri ilişkilerini, sosyal sınıfları değiştirme potansiyelini bir düşünün. Yaşantı dünyası resmen teknoloji zemininde inşa oluyor ve yeni bir yaşam vücut bulurken bu defa teknoloji toplumun ihtiyaç ve beklentileri yönünde evriliyor ve gelişiyor. Bu döngü yeni bir teknolojik sıçramaya kadar devam ediyor.

Bilimkurgu demek alternatif bir tarihte alternatif bir mekan ve bu tarih ve mekanda yaşayan alternatif bir toplum kurgusu demektir. Bir kurguyu neyin bilimkurgu yaptığı edebiyat çevrelerinde tartışmalı olsa da herkesin mutabık olduğu tek unsur bilinenden farklı bir teknolojinin varlığıdır ve bu teknolojiyi kullanan -veya buna maruz kalan- bir toplumun varlığıdır.

Kurgulamaya, eğer bilimkurgu yapıtının başlıca konusu değilse, genelde “şöyle bir alet olsa ne süper olur” diyerek teknolojiden başlanmaz. Başlangıç noktası genelde toplumdur. Başlıca amacı toplumu kurgulamak olmasa dahi kahramanın yaşadıklarına ve geçmişine yönelik göndermeler, kahramanın ait olduğu toplum hakkında gereken fikri verir. Bu toplumu tehdit eden, bu toplumun ihtiyacını karşılayan ya da bu toplumu ayakta tutan başat teknolojilerin ne olduğu bazen doğrudan anlatılır, bazense satır aralarında. Dune gezegeni sakinlerinin özel kıyafetleri, Water World’deki gemiler, Mad Max’teki kara araçları, Zion’un havalandırma sistemi gibi daha pek çok sistemi hatırlayın. Hepsi de hayal edilen toplumun size daha gerçekçi görünmesini sağlar. Zira aksi takdirde bu yapıtlar birer peri masalına dönüşürdü.

Bilimkurgunun anlattığı teknolojinin bilimsel işleyişini açıklamak zorunluluğu yoktur. Olsaydı yapılan şey kurgu değil, bilim olur, teknolojiyse kurgulanmamış, icat edilmiş olurdu. Bu nedenle bilimkurgu yazarlarının tarifini yaptıkları ve resmini ortaya koydukları teknolojiler icat edilmesi beklenen kavramsal tasarımlar olarak kenarda beklerler. Dolayısıyla bilim insanına, mucide, teknoloji girişimcisine ilham olur bu tasarımlar. Bunları hayata geçirmek için gereken önşartlar, gerçekten bu şeyin gerekliliğine inanılması, bilimin o teknolojiyi hayata geçerecek kadar gelişmesini ya da teknolojinin hayata geçecek kadar ucuzlamasını sağlayacak diğer yeni teknolojilerin ortaya çıkmasıdır. Açılır kapanır kapılar, retina tarama cihazları, holografik göstergeler, önce bilimkurgu dünyasında inşa edilmiş, daha sonra hayata geçirilmiştir. 1877'de E. P. Mitchell’in “The Man Without Body” adlı eserinde bir kediyi atomlarına ayırıp başka bir yerde birleştiren cihazın yaptığı “ışınlama” konusu bilim insanlarınca hala çalışılmaktadır.

Ne var ki bilimkurgunun teknolojiyi bu şekilde besleme süreci artık kısırlaşmıştır. Başka bir deyişle ilham veren bir şey hayal edebilmek eskisinden çok ama çok daha zordur. “İcat edilebilecek her şey icat edildi” gibi tarihi gaflardan birini yapmak istemem ancak “mevcut bilim ve teknolojinin pek öyle sündürülecek yeri kalmamıştır” şeklinde yumuşak bir ifadede bulunmam sanırım mümkündür (sündürmeyi zaman ve mekan bağlamında büyütmek, genişletmek anlamında kullanıyorum).

Oysa son iki asırdır öyle değildi: Aydınlanma çağı ve endüstriyel devrim insanlığa yeni ufuklar katmış, bilim 20. yüzyılda altın çağını yaşamıştı. Dolayısıyla, ilk tren ve buharlı geminin icadından sonra “aya ve diğer yıldızlara gitmek” mevcut ulaşım imkanlarının sündürülmüş hali, ışınlanma ise son raddesiydi. Makineli üretim ve otomasyonun sündürülmesiyle de “insan gibi düşünebilen ve davranabilen robotlar” ve hatta insanlığı bilgisayar simülasyonuna hapsedecek kadar ileri giden bir robot bilimkurgusu yazını ortaya çıktı. Yeni gezegenlerin keşfi türlü çeşit uzaylı senaryolarını, biyolojideki gelişim transhümanist yapıtları, süper kahramanların olduğu fantastik bilimkurguları doğurdu. Başka bir deyişle insanlık olarak mevcutta sahip olduğumuz teknolojiler mümkün olduğunca sündürüldü; ilgililerine yol gösterecek ileri noktalara dönüştü, araştırılacak malzeme verdi. Ama artık “ilham verici bilimkurguların” ortaya çıkması zor gibi görünüyor. Büyük ölçüde birikimli ilerleyen bilimde birden bire ortaya çıkarak bilimsel bir devrim gerçekleştirecek, bilimkurgu yazarlarına “böylesini biz bile hayal edemezdik” dedirtecek, hayal edeceklere bambaşka alanlar yaratacak kadar geniş kapsamlı sürpriz gelişmeler kolay kolay yaşanmaz.

Belki de bu yüzden günümüzde bilimkurgu ve teknoloji arasındaki ilişki, bilimkurgunun teknolojik alandaki büyük atılımların dev çıktılarını kurgulaması üzerine değil, küçük teknolojik ilerlemelerin olası mümkün sonuçlarını irdelemesi üzerine kuruludur. Yani bilimkurgunun üstlendiği rol, yeni bir teknoloji doğduğu zaman onun hesap edilemeyen kullanım alanlarını, açmazlarını, risklerini ve toplum üzerinde yaratacağı dönüşümleri düşünerek, toplumlara “aman haaaa!” diye parmak sallayan, aslında çok daha sağlam, daha ayakları yere basan ve daha gerçekçi bir roldür. Black Mirror dizisinin veya Wall-E animasyonunun eleştirel yaklaşımı, Interstellar’ın post-apokaliptik ama gerçekçi öyküsü, veya geçmişten günümüze teknolojiyi iyi kullanan otokratik yönetimler, etkileri aniden hissedilen küresel ısınma gibi konuları işleyen türlü çeşit kıyamet senaryoları daha baskın hale gelen bu ilişkinin somut örnekleridir.

Anlaşılan bilimkurgu önümüzdeki yıllarda bilim insanlarına, mucitlere ve girişimcilere ilham veren, yeni icatlar üretilmesine ön ayak olan bir hayal makinesi olmaktan daha çok teknolojiyle olan çarpık ilişkimizin olası tehlikelerini gözümüze sokan bir felaket tellalı; ve hatta bizi bize gösteren bir ayna olacak.


Bu yazı ilk olarak ODTÜLÜ dergisinin 56. sayısında “Bilimkurgu ile Sosyoloji Arasında Teknoloji” başlığıyla yayımlanmıştır.