Bir fotoğrafın hikayesi

Credit by Sıdal Ergüder

Yaşam amacını çağların ve büyük dedelerin belirlediği bir dünyada dört güçlü adam dikdörtgen tahta bir masanın etrafında dizilmişlerdi.

İçlerinden bir tanesi: ‘Bu zamana kadar elimizde ne varsa hiç şüphe etmeden verdik. En ufak bir su damlasını dahi denize teslim ettik. Küçük göller yerine büyük bir deniz yaratmayı tercih ettik, belkide zorunda kaldık. Öbür taraftan her birimizin bir göleti olabilirdi, gün gelirdi birbirimizinkine göz dikerdik, savaşır; hatta birbirimizi boğazlardık ve şu an oturup bunları düşünüyor olma zahmetine katlanmak zorunda kalmazdık.’

Dakikalar süren sessizliğin ardından ikinci adam ayağa kalktı ve pencereye doğru ilerledi. Hava kararmıştı ve deniz izini kaybettirmişti. ‘Karanlık’ dedi ikinci adam. ‘Masumdur. Kendimi bildim bileli beşte uyanır işimin başına koşarım. Naz niyaz etmem. Başkoyduğum yastıktan, yediğim ekmekten şikayet etmem. Denize canım feda. Bir avuç su dahi olsa koşa koşa gücüne güç katmaya giderim. Allaha şükür bu güne kadar bir zararını görmedim.’

Üçüncü adam saatlerdir kıpırdamadığı sandalyesinden doğruldu ve ikinci adamın yanına doğru yürüdü. ‘Bir gölüm olsaydı çevresine bir kulübe kurar, çevresindeki kekikleri toplardım. Muhtemelen daha büyük bir ev için daha fazla keresteye ihtiyacım olduğunda sizin bahçenizdekilere gözümü dikerdim. İzin vermeyeceğinizi biliyorum. Dürüst olmak gerekirse izin de istemezdim. Kazanmak genlerimde var.’

Cümlenin bitişiyle beraber dördüncü adam yumruğunu masaya indirdi. Sadece iç güdüleriyle iletişime geçmeyi öğrenebilmişti. En samimi ve gerçekçi iletişim biçiminin bu olduğuna inanırdı. İnanç ki dünyadaki herşeyden daha güçlüydü.O gece dört adam görmedikleri deniz için dövüştüler. Zaten boşlukta bu kadar güçlü olmanın başka ne gibi bir anlamı olabilirdi, birbirleri üzerinde kullanmak dışında..

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.