Bir mil genişliğinde, bir inç derinliğinde
Geçenlerde, eğer Instagram’ın Twitter’dan fazla kullanıcısı varsa “bu umrumda değil” demem bir makalede yayınlandı. Yazıyı okursanız bahsedilen umursamasızlıktan önce kocaman bir “eğer” olduğunu fark edeceksiniz. O sözler:
Twitter ile Instagram’ın dünya üzerindeki etkisini karşılaştırsanız, arada belirgin bir fark var. En az elma ve portakalı karşılaştırmak kadar. Twitter, ne olmak istediyse o. Dünyadaki her şeyin gerçekleştiği — önemli şeyler ilk Twitter’da açıklanıyor ve dünya liderleri burada konuşmalar yapıyor — gerçek zamanlı bir bilgi ağı. Eğer olay buysa, açıkcası Instagram’ın hoş resimlere bakan daha fazla kullanıcıya sahip olması umrumda değil.
Tabii ki, burada birçok kişiye Instagram’ı önemsiz gösteriyorum. Harikulade bir şekilde yönetilen, insan temasına — ki bu iyi bir şey — ek olarak sanat yaratmayı ve sanattan keyif almayı sağlayan bir uygulama. Atıp tutmamın bununla (veya Twitter’la) bir ilgisi yoktu. Atıp tutmam; tüketiciye yönelik İnternet servisleri üretenlerin, bunlar hakkında haber yapanların ve onlara yatırım yapanların başarıdan bahsettiklerinde takıldıkları tek boyutluluk yüzünden her geçen gün artan hayal kırıklığımın bir sonucuydu.


Ortalama bir lise birinci sınıf öğrencisine hangi dikdörtgen daha büyük, üç inç genişliğindeki mi yoksa iki buçuk inç genişliğindeki mi, diye sorun. Ek veri olmadan — özelikle yükseklikle ilgili — bunun saçma bir soru olacağını söyleyecektir.


Ama yine de, sadece son 30 günde “kullanan” kişi sayısına bakarak bir şirketin veya hizmetin diğerinden kelimenin tam anlamıyla daha büyük olduğunu söylüyoruz. “Kullanma” kelimesinin nasıl tanımlandığına değinmeden hem de, bu aptalca.
Bu son Instagram/Twitter meselesinde, Will Oresmus’un Slate’deki yazısı, gördüklerim arasında “daha büyük” başlığını geri kusup öylece bırakmayan bir yazıydı. Bunun o kadar da basit olmadığını açıklarken harika bir iş çıkarıyor. Okumaya değer ancak özeti şu:
Yani şimdi Instagram, Twitter’dan büyük mü? Hayır — Twitter’dan farklı. Biri büyük ölçüde özel, diğeri ise büyük ölçü de halka açık. Biri fotoğraflara odaklanıyor, diğeri düşüncelere. İkisi de çok büyük ama her ikisi de büyümeye devam ediyor.
Medium en büyük haftasını geçen hafta yaşadı — diye bir iddia da bulunabiliriz. Medium.com’a gelen tekil ziyaretçi sayısı açısından büyük bir başarı elde ettik. Trafik çeken yazı, (çoğunlukla Facebook’ta) patlayan son derece viral bir gönderiydi. Ancak, bu ziyaretçilerin büyük çoğunluğu, ortalama ziyaretçimizin geçirdiği sürenin küçük bir bölümü kadar kaldı ve neredeyse hiçbir şey okumadı.
Bu yüzden şirketimizde en önemli metriğimiz toplam okunma süresi anlamına gelen “TTR — Total Time Reading”. Yazı sayfalarında insanların harcadığı zamanın kusursuz olmayan bir ölçümü. İnsanların, gerçekten Medium’dan bir değer elde edip etmediklerini tahmin etmede bunun daha iyi olduğunu düşünüyoruz. Geçen hafta, TTR’a göre yine de büyük bir haftaydı ama geçen haftanın %60'ı kadar tekil ziyaretçi aldığımız ekim başlarında %50 daha fazla TTR aldığımız bir haftamız oldu (diğer bir deyişle, ziyaret başına daha fazla okuma gerçekleşmişti).
Mat Honan’ın bugünün yeni medyası hakkındaki muhteşem Wired makalesi, herkesin “dikkatleri üzerine çekmek için savaşta” olduğu göstererek doğru bir tespitte bulunuyor:


(Yanıltıcı bir şekilde “okur sayısı” olarak adlandırılmış) bu metriğe göre Buzzfeed, The New York Times’tan daha büyük. Ancak bu, Medium’un geçen haftasının ekimdeki haftadan daha büyük olduğunu söyleyen aynı metrik. Önemsediğimiz tek şey — önemli başka bir değer değil de — dikkat çekmek olsaydı bile, bu bize fazla bilgi vermezdi. Belki de toplamda Buzfeed, üzerinde Times’dan daha fazla dikkat topluyordur. Yine de bunun gibi tek boyutlu grafiklerin bunu anlattığını iddia etmeyi bırakmalıyız.
Daha fazla şüphe tohumu: Yukarıdaki grafik — ve basında site trafikleriyle ilgili okuduğunuz karşılaştırmaların çoğu — Comscore’un ölçümlerine dayanıyor ve sadece ABD’deki kullanıcılar için geçerli. Bununla ilgili iki büyük sorun var: 1)Birçok site, kendi rakamlarının Comscore’unkinden çok farklı olduğunu söyleyecektir. Site ne kadar küçükse, (örnekleme yöntemleri nedeniyle) bu söylenenin doğru olma olasılığı o kadar yüksek. Ancak, Comscore, bunun çift kullanıcıları ayıkladıkları için olduğunu söyleyecektir. 2) Bütün İnternet kullanıcılarının küçük bir bölümü ABD’de. Bütün siteler küreseldir — ama çok farklı ölçülerde. Sadece ABD ile ilgileniyoruz, gibi bir açıklamada bulunulmadan sadece ABD rakamlarını göstermek son derece yanıltıcı olabilir.
Son olarak, Comscore rakamlarının uygulama trafiğini gösterip göstermediği açık değildi. Bir noktaya kadar uygulama kullanım trafiğini ölçtüklerini biliyorum ama yukarıdaki grafikte NYT’nin bütün uygulamalarının trafiğini sayıyorlar mı (ya da Buzfeed’in)? (Biliyorsanız bir not bırakın.)
Medium’da ziyaretçi sayısı yerine okuyarak harcanan zamana daha çok önem veriyoruz çünkü sınırsız miktarda içerik bulunan — milyon tane dikkat çeken pırıltılı nesnelerin bir dokunuş uzaklığında olduğu ve bildirimlerin sürekli gelmeye devam ettiği — bir dünyada, birileri gerçekten zaman harcıyorsa anlamlı bir şeyler gerçekleşiyordur. Sonuçta, bir para biriminin değerli olabilmesi için sınırlı miktarda bulunması gerekir. İnsanların medyaya veya genel olarak İnternet’e göstermeye istekli oldukları dikkat miktarları — büyük ölçüde, her yerde yanlarında bir ekran ve bağlantıya sahip olduklarından — birden artmış olsa da, nihayetinde sınırlı.
Bu görüşte yalnız değiliz. Chartbeat’ten Tony Haile, (Tık Web’ine karşı) “Dikkat Web’i”ni tanıtmakta harika bir iş çıkarmış. Dikkat ölçmenin web’i geliştireceği konusunda umutlu:
Kaliteli yayıncılar için, reklamları sadece tıklar üzerinden değil de paylarına düşen zaman ve dikkat üzerinden değerlendirmek tam da arayışı içinde oldukları cankurtaran halatı olabilir. Zaman web’de sınırlı bir kaynak ve biz zamanımızın çoğunu kötü içerikle değil iyi içerikle harcarız. Reklamları, zaman ve dikkat üzerinden değerlendirmek, kaliteli içerik yayınlayanların reklam için tık oltacılığı yapanlara göre daha fazla ücret talep edebileceği anlamına geliyor.
Upworthy de “zaman kalitedir” davulunu çalıyor:
Bu şekilde düşünmeyi seviyoruz çünkü bu, — sadece çok tıklanan şeyleri değil — insanların gerçekten keyif aldığı ve değerli bulduğu içeriği ödüllendirmemizi sağlıyor. Bu, tekil kullanıcı veya sayfa görüntülenme sayısında o kadar da iyi olmadığımız anlamına gelebilir ama bu gerçek kullanıcı memnuniyetine odaklanmış bir metrik olduğu için vermekten mutlu olduğumuz bir taviz.
Yine o Wired makalesinde, reklam işindeyseniz zamanın neden daha değerli olduğundan bahsediyorlar:
Tıklarınız değerli, gözleriniz değerli ama reklamcılar için zamanınız hepsinden daha da değerli — ve yayıncılar da sadece sayfa görüntülenme sayısına göre değil okuyucuların sitelerinde harcadıkları zaman üzerinden reklam satmak istediklerini söylüyorlar. Öyleyse, mantık şu: Bir yazıda ne kadar zaman harcarsanız, o yazıya eşlik eden reklamlar da o kadar pahalı olmalı.
Zamanla ilgili sorun ise doğrudan bir değeri ölçmemesi. Zaman, maliyeti bir değer vekili olarak ölçüyor.
Reklamverenler aslında zamanınızı istemiyor — zihninizde, bilinçli veya bilinç dışı, bir iz bırakmak istiyorlar (nihayetinde de paranızda).
Bu yazının yazarı olarak, aslında zamanınızı istemiyorum — düşünme şekliniz üzerinde bir iz bırakmak istiyorum. Hitabet yeteneğim bunu daha az zamanda yapmamı mümkün kılıyorsa, (hem benim hem de sizin için) çok daha iyi.
Medium’da, aslında kimsenin zamanını istemiyoruz. İnsanların diğerlerini etkilemesini mümkün kılan bir platform yaratmak istiyoruz. Onları düşündürmak için. Fikirlerini değiştirmek için. Bir şeyler öğretmek veya duygusal olarak onlarla bağ kurmak için. Bunları ölçmek zor.
Diyelim ki, Medium’da son derece bağımlılık yapan ve çok beğenilen yeni bir tür veya bir yazar var, ancak zihnimize önemli bir katkısı veya kalıcı bir anlamı olmayan bir tür veya bir yazar. Medium yazılarının pembe dizisi veya Farmville’i gibi mesela. TTR grafiklerimiz muhtemelen alır başını giderdi ve biz de başarı yanılgısıyla mutlu olurduk. Ancak, amaç insanların zamanını almak değil. İnsanların zamanlarını boşa harcaması amacın tam da zıttı.
Tek boyutlu ölçümlerin sorunu bu. Jonah Peretti’nin de dediği gibi, “Tanrı metriği diye bir şey yok”:
Şu anda sektörde insanlar, içerik için Tanrı metriği bulma amacıyla oradan oraya sıçrıyor gibi hissediyorum. Her şey ya paylaşımla ilgili, ya harcanan zamanla ya da tekil ziyaretçi sayısı ile. Sorun şu ki; sadece biri için optimizasyon yapabilirsiniz ve bu yüzden birini seçmek zorundasınız aksi taktirde, eğer birden çok şey için optimizasyon yapmaya çalışırsanız, yaptığınız tek şey verilen bir yığın tavizdir.
Google’daki ilk günlerimde, duvardaki (boya kalemi) grafiğinin bir dizi arama sorgusu olduğunu hatırlıyorum. Bu çok mantıklı bir değer ölçümü gibi görünüyordu. Ve gerçekten de insanların olabildiğince az zamanını alınması vurgulanıyordu. Hizmetiniz bir araçsa — medyanın aksine — muhtemelen amaç budur.
(Twitter medya olduğu kadar bir araç da ve faydalarından biri inanılmaz derecede az ama öz olması — üstelik, genellikle amacı, Google gibi insanları başka yerlere yönlendirmek. Bu yüzden harcanan zamana göre optimizasyon yapmak pek mantıklı değil.)
Diğer var olan en iyi teknoloji şirketine — Apple’a — bakarsanız, onların da ürünlerinde kullanan kişi sayısı için optimizasyon yapmadıkları barizdir. Kişisel çevre etkileri (ve gelirleri) bunu önemsediklerini açıkca gösterse de, tüm gezegendeki en değerli şirketi, mümkün olan en iyi ürünü yapmak üzerinde odaklanarak inşa ettiler — hatta stratejilerinden birbirine entegre olmuş bir takım ürün yaparak bunlardan satabildikleri kadarını aynı kullanıcıya (önemli bir kâr payıyla) satmaktır.
Kullanıcı sayılarındaki hızlı artışla (ve bunun sonucunda aldıkları değerlemelerle) methedilen — çoğunun yeryüzüne dönüp gerçeklerle yüzleşmek zorunda kaldığı — şirketlerde öğrenilecek başka tarihi dersler de var.
Çoğu internet şirketi, genişlikten çok derinliğe dikkat etselerdi daha iyi şeyler inşa eder ve daha çok değer üretirlerdi.
Aslında durumun böyle olduğu zamanlar vardı. Web’in ilk günlerinde tekil kullanıcı sayısı kadar sayfa gösterimleri hakkında da konuşuluyordu. Ancak bunun zamanı geçti ve (ondan önce “hit”lere olduğu gibi) anlamsız hale geldi.
2006’da buna dikkat çeken bir blog yazısı yazdım.
Sayfa görüntüleme sayısı saçma bir hal almışken, teknik nedenlerden, Aylık Aktif Kullanıcı/Tekil Kullanıcı üzerinde odaklanmak zehirli bir konu gibi.
Önemsediğiniz — veya hakkında haber yapmaya çalıştığınız — şey dünyayı etkilemekse, herşey zorlaşmaya başlıyor. Bir dikdörtgen ölçmüyorsunuz, çok boyutlu uzayı ölçüyorsunuz. Ölçümlerin kusursuz yapılmadığını kabul etmeniz ve farklı metriklerden ve anekdotlardan öğrenebildiğiniz kadar şey öğrenmeniz gerekiyor.
Bir şirketin değerini ölçmeye çalışıyorsanız, teorik olarak bu çok daha basittir. Finansal perspektiften bakıldığında, bir şirketin değeri zamanla ne kadar para kazanacağıdır. Bu kolay değil ve yeni şirketler için büyürken izleyecekleri yol çok önemli. Ama, şaşırtıcı olan şey — Google ve Apple’ın teşkil ettiği bununla çelişen örneklere rağmen — Wall Street’in “kullanıcı sayısı=değer” denklemine kanmış gibi görünmesi. Bu, tabi ki, özel şirketlerin değerlendirilmesine, risk sermayesi ve teknoloji basınının saplantılarına doğru dağılarak ilerliyor.
Girişimciyseniz (veya halka açık bir şirkette çalışıyorsanız), buna kapılmayın.
Sayılar önemli. Kulanıcı sayısı önemli. Diğer birçok şey de. Farklı hizmetler farklı şekillerde değerler yaratıyor. İç güdülerinize sayılar kadar (ya da ondan daha fazla) güvenin. İyi bir şey inşa etmek için neyin önemli olduğunu çözün.