Biz Aşkı Umutsuz Bir Ekranda Bulduk


Oldukça sıcak bir Barselona akşamında, çok sevdiğim eski arkadaşlarımı görmek için bir akşam yemeğine gidiyorum.

Üniversiteydeyken buna, “Avrupa Buluşması” demeye karar vermiştik, rastgele bir Avrupa şehrinde, senede en az iki kez düzenlemeye söz verdiğimiz bir buluşma.

Fakat mezuniyet sonrası hayatlarımızla gittikçe daha da meşgul hale gelmeye başladığımızdan, senede iki kez olan söz, iki senede bir kez’e döndü.

Tıpkı eski zamanlardaki gibi akşamımız oldukça yüksek tonlu bir bağrışmayla başlıyor. Sarılıyoruz. Sıkıca sarılıyoruz.

Sarılmalar muhteşemdir, özellikle arkadaşınıza sıkıca sarılıp onun sırtına avcunuzun içiyle birkaç kez vurduğunuz zaman. Her zaman ölçülü bir vuruştur o, ne çok sert ne çok yavaş; sarılmanın tek başına yeterli olmadığı anlardaki destekleyici dokunuş.

Homofobik arkadaşlarımdan bir tanesi bunu şöyle demenin bir yolu olarak tanımlamıştı bir defasında: “Adamım bak, ben son derece heteroseksüelim ve seni gördüğüme çok sevindim ama sana sevgimi göstermenin en erkekçe yolu bu.

Restorandaki yerlerimizi almadan önce, hepimiz WiFi şifresini soruyoruz.

Aramızdan birisi ayrıca restaurantın tam ismini de soruyor ki Foursquare check-inini tamamlasın ve dünyanın geri kalanı onu bu akşamın geri kalanında merak etmesin.

Foursquare’in icabına bakıldıktan sonra, sıra bir sonraki uygulamada. O zamanlar atıştırmalık ekmek fotoğraflarının bile Instagram’a gittiğinden haberim yoktu.

Daha da mutlu bir akşam uğruna, mutlu bir bir araya gelme fotoğrafı Facebook’a yükleniyor.

Şimdi de bir başka arkadaş, sanki o öncekinde etiketlenmemiş gibi, aynı fotoğrafı yüklüyor ve diğer uygulamalarda yapılması gerekenler için parmağını kaydırmaya devam ediyor.

Hey, sahiden mi? Birbirimizi bunca zamandır görmüyoruz ve hiçbiriniz arayı kapatıp konuşmak istemiyor mu? Demek istediğim, KAFANIZ YUKARDA, DOĞRU DÜZGÜN KONUŞARAK arayı kapatmak?

Onları suçlamıyorum çünkü söz konusu sosyal medya paylaşımı olunca masadaki uzman kendini beğenmiş benim. Yaptığımız 9 dakika işi 6 dakikalık sosyal medyayla taçlandırdığımız bir dünyada, ben de yüzde yüz teknolojisiz akşam yemeklerine olan inancımı kaybettim.

Fakat böyle bir akşamda, lanet olasıca telefonlarımızı bırakıp konuşalım.

Yine de hayal kırıklığımın anı mahvetmesine izin vermiyorum. Sonunda iki arkadaşım telefonlarının ekranına bakmayı bırakıp sohbet etmeye başlıyorlar.

Tinder diye bir uygulamadan bahsediyorlar.

Benim hep gençler için olduğunu düşündüğümden asla çok ilgilenmediğim uygulamalardan bir tanesi.

Ne o?” diye soruyorum.

Sonunda herkes cihazlarından kafasını kaldırıyor ve şok olmuş şekilde bana dönüyorlar.

Sahiden, ne olduğunu bilmiyor musun?

Yani, şu yana kaydırmalı bir şeyleri olan flört uygulamalarından biri olduğunu biliyorum da, tam olarak ne?”

Rastgele seks yapmak, bir ilişki yaşamak, aşk ya da tek gecelik bir şeyler istiyorsan sağa ya da sola kaydırman gerekiyor.” “Aşna fişne için kullanılıyor.

Pardon? Ne aşna fişnesi?

Biz aşkı umutsuz bir ekranda bulduk.” Diye devam ediyor masadaki kızlardan biri. “Ve sahiden birinin benim profilimi sola değil de sağa kaydırdığı için bu kadar minnettar olacağımı hiç düşünmezdim.

Kahretsin ya. Teşekkür ederim. Ben de kusup fotoğrafını ana yemeğim diye Instagram’a koymalıyım şu an.

Bir an için eğer dedem hayatta olsaydı bugünün ilişkilerini nasıl tanımlardı acaba diye düşünüyorum. “Dinle evlat, bizim zamanımızda insanlar iyi olmayan şeyleri düzeltirlerdi. Şimdi onları sola kaydırıyorlar.

Sonunda daha hoş şeyler hakkında konuşmaya başlıyoruz ve sahiden arayı kapatma zamanı geliyor.

Facebook sağ olsun, hiçbir şey sürpriz olmuyor tabii ki. Aslında hepimiz birbirimizin hayatında son birkaç senedir olan biten her şeyden haberdarız.

Aaa evet, o fotoğrafı yüklediğini hatırlıyorum, hahahhaha!” diye devam ediyor sohbet.

Daha fazla bira kanımıza girdikçe, cihazlarımızdan kopuyoruz ve sohbet daha keyifli hale geliyor. “Eğer teknoloji bağımlısı anti sosyal moronlar olmak istemiyorsak belki de hepimiz alkolik olmalıyız” diye mırıldanıyorum.

Otelime geri dönerken, gerçek arkadaşlarımla, gerçek dünyada geçen gecemin ne kadar iyi geçtiğini ve böyle şeylerin hayatımda ne kadar nadir hale geldiğini düşünüyorum.

Bu insanlarla daha sık görüşmem lazım.” Diye tekrar ediyorum. “Daha az WhatsApp, daha çok yüzyüze.

Acaba bir noktada bu sanallıktan bunalıp, yüzyüze anlar ve gerçek arkadaşlarla dolu olan gerçek hayatımızı yaşamaya geri dönecek miyiz?

Facebook daha yeniyken sokakta karşılaşıp, “Aaa uzun zamandır görüşmedik, bu sefer kesin buluşalım, tamam, evet, kesin arayacağım seni!” deyip, gerçekten sadece birbirimizin fotoğrafını beğenerek buluşabildiğimiz o arkadaşlarımıza ne oldu?

Her neyse. Bu sorular için fazla çakırkeyifim ve otele döndüğümde Mac’imi açmamak için kendime söz verdim. Arkadaşlarımla geçirdiğim bu güzel akşamın hissini mahvetmeyeceğim.

Fakat bir duştan sonra kendimi Twitter ve Facebook’ta buluyorum. Sadece 15 dakika diye söz veriyorum kendime.

Tarayıcımda biraz dolandıktan sonra yine “o his” geliyor. Artık çakırkeyif değilim. Kalbim yine hızla atmaya başlıyor.

Zihnim hemen iş moduna giriyor. Sadece teknolojiyle ilgili tweetlerin olduğu bölümdeyim, akşam yemeği boyunca sanal “hayatta” kaçırdıklarımla arayı kapatmaya çalışıyorum.

O tweetler ve Facebook durum güncellemeleri arasında gidip gelirken, “o his” içimde batıyor. Yeterince yapmıyormuşum hissi. Daha fazla çalışmalıymışım, daha fazla can okumalıymış hissi. Yeterince iyi değilmişim hissi.

Daha iyisini yapmalıyım. Daha iyisini yapabilirim. Daha az uyumalıyım. Daha çok çalışmalıyım.

Kalbim şu an çok daha hızlı çarpıyor.

Zayıflıkları hakkında hiçbir fikrim olmamasına rağmen kendimi sadece en iyi yönlerini göstermeye bayılanlarla karşılaştırıyorum.

Sadece en iyi taraflarını ve ne kadar havalı olduklarını gösteren şeyleri paylaşanları gördükçe omzumuza çöken sosyal medya baskısına lanet olsun, diye tekrar ediyorum.

Teknolojiyi hayatımdan çıkartmaya çalıştıkça gelirim daha çok ona bağlı hale geliyor. Teknolojinin insan ilişkilerini mahvetmesinden ne kadar nefret edersem, kilometrelerce ötede yaşayan ailem ve arkadaşlarımla irtibatta olmamı sağladığı için o kadar çok seviyorum.

Derin bir nefes alıyorum.

Gecenin bu vakti ne bok yemeye internetteyim ki?

Sakinleşiyorum. Kalbim daha yavaş atmaya başlıyor. Yeterince çalışmadığım için, yeterince can okumadığım için, yeterince iyi olmadığım için suçlu hissettiğim bir başka panik ataktı sadece.

Elimde olanlarla mutlu olmayı öğrenmem lazım, diyorum kendime. Daha fazlasını başaramadığım için kendimden nefret etmeyi bırakmalıyım.

Işıkları kapatırken arkadaşlarımla geçirdiğim o güzel akşam yıllar öncesinde kalmış gibi geliyor. Ve artık uykum yok.


Yazımı beğendiyseniz aşağıdaki Recommend butonuna basmanız ya da paylaşmanız benim için çok şey ifade eder.

Yolculuğuma buradan katılabilirsiniz ya da Facebook (şuradan), Instagram (şuradan), veya Twitter’dan (şuradan) iletişime geçebilirsiniz.