In response to
Bu şehirde, bir şekilde…
Bu şehirde özgür hissediyorum, bu şehirde yalnız, bu şehirde aşka inancını kaybetmiş, bu şehirde gerçek dostluğun en kıymetli hazinelerini biriktirmiş, bu şehre ait ama burada kalamayacak kadar da başka bir şehrin…
Buranın üvey evladıyım. Burası neresi mi? –İzmir. Bu şehir İstanbul’u bana unutturabilen ama vazgeçirtmeyi başaramayan tek şehir. Bu şehirde bir şekilde varım, işte pek çok bu ile dolu olan İzmir’de var olma hikayem…
Adımımı ilk attığım gün dün gibi -2009 Eylül. Henüz 19’unda bir çocuk. Daha kendisini bile tanıyamadan başka bir şehri tanımaya, kendisi dışında her şeyi anlamaya meyletmiş bir yürek. Cahil cesaretinin en güçlü dalgalarıyla savrulan bir ruh eşliğinde rotasını çizmeye çalışan bir zihin.
Ailesinin tek çocuğu ailesinden ikinci kez vazgeçiyor. Bu sefer güle oynaya, bu sefer kendi isteğiyle uzaklaştırıyor onları, ardında bırakıyor. Yetişkin olduğunu düşünüyor, yalnızlıktan hiç korkmuyor. Neden korksun ki henüz yalnızlıkla tanışmıyor. Ne tuhaf şimdilerde en ölümcül kabuslarını süslüyor yalnızlıklar. Saat kulesinin önünde onlarca fotoğrafa sığdırıyor kocaman gülümsemesiyle ayrılan yüzünü, asansöre çıkıp selamlıyor tüm İzmir’i. Beni kabul eder mi endişesi hiç yok hep İzmirliymiş hep oralıymış sanki. Tüm insanlarını kendisine benzetiyor, hep güleryüzlü hep içten, yalan dolan buraya uğramamış galiba diyor, umudu ne güçlü, hayalleri ne kadar yakın o sıralar. Kalbi henüz önden gitmiyor uyum sağlıyor beyninin komutlarına. Fizyolojisi psikolojisiyle barışık. Günler geçmeye başlıyor…

19’unda yetişkinliğini ilan etmiş bir çocuk yalnızlığı hiç hissetmiyor ilk aylarda. İstanbul’a yüklemiş tüm suçu. Üzüldüğü kadar güçlü seviyor sırf bu yüzden İzmir’i üzüldüğü oranda mutluluklar yaratmaya çalışıyor. İzi kalmış her yaranın hatırasına İzmir’in tuzunu basıyor. Sonra bir gün çocuk sıkılıyor. Çocuk çocukluğunu özlüyor. Sakin huzurlu İzmir’den bir anda kaotik, nevrotik, boğucu İstanbul’a koşmaya başlıyor düşünceleri, engel olamıyor. Derdin ne senin diyorlar -derdi de yok. Üstelik aşk sandığı ilginç bir duygunun içinde mutlu o aralar kendince. Güzel sözler, hoş jestler, kendisi için biçilen değer kadar değerli de hissediyor. Ne tuhaf, ne garip, ne ilginç ne uçuk geliyor yaşadıkları. Yalnızca o hiç bilmediği yalnızlıkla yüzleşiyor ara sıra. Çıkmaz sokaklarda bekliyor hep, karanlık köşe başlarında. Çocuk çantasını sırtına vurup kaçıyor, biriktirdiği ne varsa o çantada. İlk kez yalnızlığa yakalanmaktan korkuyor, ilk kez aidiyetsizliğin o saf acımsı tadı damağını dağlıyor….
Çocuk anlayamıyor, yalnızlık aslında aşk sandığı şeyin ta kendisiymiş… Sonradan farkına varıyor. Ruhuna çıkarılması imkansız şarapnel parçalarının saplandığı bir kaza sonrası aşk sandığı duyguyu öldürüyor. Aşk ölüyor, yalnızlık kalıyor. Sapasağlam! benim dediği ne varsa hepsinden güçlü ve 19 yaşında yarattığı benleri İzmir’in iyimser havasında teker teker boğmaya başlıyor. Yalnızlık kendisini oldukça sert tanıtıyor, yalnızlık kendi kurallarıyla oynuyor.
Yalnızlık ilk kez İzmir’de nüksedip 23’üne geldiğinde çocuğu adam ediyor. Bu sırada adam olan çocuk İzmir ve İstanbul arasında gidip gelen hasta bir kuşa dönüşüyor. Yuvasız bir kuş, konduğu her dalı kurutan bir kuş, diğer kuşlardan nefret eden sırf bu yüzden ikiye ulaşmayı hiç denemeyen bir kuş. Adam olmuş çocuk İzmir’i köşe bucak ezberliyor. Masumiyet İzmir’de de yok, üstelik daha acımasız metamorfozlar geçirmiş. Aşk gündeliğe dönüşmüş, yetinmek yalanlarla pişiyor, kaburgaları sızlıyor adamın. Aslında ne adam ne çocuk gibi hissediyor. Bir boşluk içinde kubbesi İzmir olan sonu belirsiz hallere batıp çıkıyor.
Pek çok arkadaşı olmuş geçen zamanda. Kimisiyle arkadaşlığın sınırlarına savaş açmış, kimisiyle basbayağı sevişmiş, kimisini de hiç sevememiş… Hep gülümsemiş ama. Nabzı dakikada 128 kez i zorlarken gülümsemiş, tüm vücudu karınca istilası altındayken gülümsemiş, gözlerini açık tutabilmek için uçurum kenarlarında akrobatçılık oynarken gülümsemiş… Hala gülümsüyor, hep gülümseyecekmiş. İzmir dostluğu öğretmiş ama adam olan çocuğa, İstanbul’da kıskançlık ve yalanlar etrafından iz süren dostluk anlayışı İzmir’de düz mantığın müthiş rahatlığında belirlemiş gidişatını. Kim bilir belki de ömür boyu hayatında kalacak üç dört kişi kazanmış, hep hiç değilse demesine sebep olacak, hep iyikilerini süsleyecek kişilermiş bunlar. Ama dost, ama sevgili, ama aile, ama kardeş, ama yoldaş hiç tek bir sıfata hapsetmemiş onları hep her şey olarak görmüş ve hep gülümsemiş…

Sonunda 24’üne bastığında anlamış ki adam olmak, çocuk olmak, insan olmak, kadın, erkek, eşcinsel olmak, anne, baba, evlat olmak onun için önemsizmiş onu, belirleyen İzmirmiş onu, değiştiren İzmirmiş, ona kök salma cesaretini veren ise İstanbul. Denizini sevmiş İzmir’in, insanına güvenmiş, bazen lanet etmiş… Huzurunda serinlemiş… Bu şehrin sessizliğinde anlamlar yetiştirmiş, ama ne adam ne çocuk ne de diğerleri hiç İzmir’de kalmayı gerçekten düşünememiş. Ah İstanbul demiş hep her bir hücresi, hep İstanbul diyor tüm varlığı. Adam olmuş çocuk İzmir ve İstanbul’un arafında ama hangi tarafa gideceğini çok iyi biliyor, ne olursa olsunlarının riskini hangi yönde kullanacağından emin. İzmir’in adam ettiği çocuk hala İstanbul’da bir yerlerde kaybettiği çocukluğunu bulabileceğine inanıyor…