Bu yazıyı yavaş yavaş okuyun!

Hızlı ve öfkeli dünyamızda yavaşlayarak hız kazanmak!

1951’de, Guinness Bira Fabrikası’nın müdürü Sir Hugh Beaver bir av partisine gider. Beaver, kendisinin iyi bir avcı olduğuna inanmasına rağmen -yaralayıp, kaçırdığı kuşların, kendisinin şansızlığıyla ilgili değil de, kuşa ait özel bir yetenek olduğu düşüncesiyle, av partisinden çantası boş döner. Her avcının yaptığı gibi, avdan geri döndüğünde, arkadaşları ile birlikte Guinness Barı’na girer ve birkaç birayı takiben tartışma başlar. Konu, Beaver’in yaralayıp, kaçırdığı kuşlardır:
Avrupa’nın en hızlı uçan kuşu hangisi? Altın Yağmur Kuşu mu yoksa Keklik mi?

Uzun süren tartışma, ortak bir noktada sonuçlanır: bu tip soruları cevaplayacak hiç bir kaynak yok ortalıkta!

Bu ve benzeri tartışmalara son verecek bir kitap projesi fikriyle, Sir Hugh Beaver, araştırma ajansı işleten Norris ve Ross McWhirter ile temasa geçer. Onların bilgilerini test etmek için tek bir soru sorar:

- Hangi dilde en az düzensiz fiil var?

McWhirter kardeşlerin verdiği cevap, Sir Beaver’in projeyi onlara vermesi için yeterlidir: Türkçe.

İlk sayı 27 Ağustos 1955’de yayınlanır ve aynı yılın Noel’inde İngiltere’de en çok satanlar listesinin başına yerleşir.

O zamandan bu güne Guinness Rekorlar Kitabı dünya rekorları alanında herkesin iyi bildiği global liderliğini sürdürüyor. Kitabın kendisi de bir rekortmen. Guinness Rekorlar Kitabı dünyanın en çok satan telifli kitabı rekoruna sahip.

Dünyanın gelmiş geçmiş en uzun boylu insanı, 2.72lik Amerikalı Robert Wadlow. Dünyanın en büyük ofisi, 28 kilometrelik koridoru ve 7754 penceresiyle, Amerikan Savunma Bakanlığı binası, yani nam-ı diğer Pentagon. Hayatımıza ‘at dansı’ sokan Gangnam Style müzik videosu da ‘en’’ler listesinde: Youtube’da en çok beğenilen müzik videosu.

Guinness Rekorlar Kitabı içinde en çok rekor barındıran kategori, “hız” kategorisi. Örneğin, dünyanın en hızlı SMS’ni yazma rekoru, 16 yaşındaki Brezilyalı bir gence ait; Dünyanın en hızlı internet bağlantısı 120 megabit/sn. ile Singapur’da; en hızlı 1 milyon takipçiye ulaşan Twitter hesabı ise Kim Kardashian’in üvey babası, geçtiğimiz aylarda cinsiyet değiştiren eski sporcu Bruce Jenner, yeni ismiyle (ve kimliğiyle) Caitlyn Jenner’e ait.

Ben de kendi adıma –rekorlar kitabına girmese de, en hızlı tabirinin yabancısı değilim. 2000 yılının gayet Y2K’sız geçen yaz aylarının başında telefonum çaldı. İsmini, web işinde çalışanların çok sıklıkla duyduğu; Amazon gibi bir firmanın, yüzde 50’den fazla hissesine sahip olduğu; şirketin maskotu olan kukla köpeğin en az şirket kadar meşhur olduğu, Pets.com’un insan kaynaklarından bir kadın vardı telefonun diğer ucunda.

26 saat ve 6,000 kilometre sonra, telefonun diğer ucundaki kadınla, ikinci kez -ama bu sefer yüz yüze, konuşup, San Francisco’daki ofisinde, Pets.com’un işe aldığı 216. kişi olarak aynı gün işe başladım.

O yıllarda, San Francisco’da ikinci altına hücum yaşanıyordu. Bu sefer insanlar nehir kenarında değil, bilgi okyanusu adı verilen internette altın arıyordu. Hangi kafeye gitseniz, hangi lokantada yer bulmaya çalışsanız, her yer tıklım tıklım web tasarımcı ve yazılımcıyla doluydu. Taksi şoförleri bile, sizin web tasarımcısı olduğunuzu duyduğunuzda, GIF dosyalarını nasıl saydam yapabileceklerini, web sitesi adresini nereden satın alabileceklerini soruyorlardı.

Baş döndürücü bir hızda başlayan San Francisco maceram, Pets.com’un, Kasım 2000’de iflas etmesiyle birlikte, aynı hızla sona erdi. Kafeler boşalmaya; hatta ortalıkta cappucino alacak tasarımcı kalmadığı için tek tek kapanmaya başladı.

Pets.com, 2000 yılının sonunda patlayan dot.com balonufiyaskosu içinde poster çocuğu haline geldi. Nedeni ise, şirketin, gereğinden hızlı bir tempoda büyümesi; iş modelini tartamayacak kadar hızlı kararların verilmesi, öfkeli Amerikan borsasının, hızlı para kazanma peşinde koşan hissedarlarını çabucak besleyememesiydi.

Daha 2 ay önce büyük umutlarla ayrıldığım Kanada’nın Halifax şehrine, kuyruğum bacaklarımın arasında döndüm. Bu iki aylık macera içinde birçok şey öğrendim. Bunlardan bir tanesi de hayatlarımızı inanılmaz bir hızla yaşadığımızdı.

Aradan geçen son 15 yıla baktığımdaysa görüyorum ki, hiçbir şey değişmemiş. İnternet ile yeni yeni tanıştığım yıllarda, tek istediğim daha sağlam, güvenilir ve basit bir işaretleme diline (HTML) sahip olmaktı. Daha sonra daha fazla hız istedim. Daha sonra HTML yazabileceğim, rahatlıkla web siteleri üretebileceğim kolay bir yazılım istedim. Daha sonra fazla ziyaretçi, daha güzel web siteleri, daha fazla hız, daha da fazla ziyaretçi, daha daha fazla hız… Hemen hemen hepsi gerçekleşti istediklerimin. Hem de fazlasıyla.

Bu yalnızca İnternete ve webe has bir özellik değil. İlk cep telefonlarını düşünün. O dönemlerde önemli olan, telefonun çalışıp, çalışmadığı idi. Önemli olan, şimdiye kadar sahip olmadığımız, hayal bile edemediğimiz bir teknolojiye sahip olmaktı. Daha sonra bu duygular ve düşünceler, yerini, piyasanın genişlemesi, cep telefonlarının gelişmesi ile birlikte teknolojik özelliklere bıraktı: Nerede çeker? EGSM mi yoksa GSM şebeke mi kullanıyor? Pili kaç saat dayanıyor? HSCSD şebekelerinde veri transferi ne kadar? Kamerası kaç mega-piksel? Zoom mu var mı?

Ama artık cep telefonumuza “teknolojik ürün” olarak bakmıyoruz, o şekilde düşünme gereği duymuyoruz. Hayatımızın bir parçası haline gelen bu araç için sorduğumuz sorular da değişti, özelliklerinin anlatımı farklılaştı. Bir zamanlar telefonun teknolojik özelliklerin sıralandığı ürün tanıtımları, satış elemanı sohbetleri, şimdi “şık tasarım” gibi deneyim ve içsel güdülere hitap eden özellikler ile başlar oldu. Yani teknoloji değil, yaşadığımız deneyim önemli hale geldi. Teknolojik özelliklerin çokluğu değil, ürünün bize nasıl duygular hissettirdi önemli hale geldi.

Bugün aynı şekilde, bizim işimizdeki nihai hedef, varoluş sebebimiz, geceleri bizi ayakta tutan, uyutmayan şey de, bir ürünü ya da fikri, müşterilerimizin geçecekleri yolda buluşturmak için, en kolay, en hızlı, en sürtünmesiz, en pürüzsüz, en kadifemsi, hiçbir hız tümseği olmayan deneyimler yaratmak haline geldi… Hepsi bu!

Evet… hızlı ve sürtünmesiz deneyim! Gerçeği söylemek gerekirse, “hızlı ve sürtünmez” terimi, bugün hayatımızın da büyük bir parçası haline geldi. Bu söylemin, hayatımızın her köşesine hakim olduğu çok hızlı bir devirde yaşıyoruz. Yavaş olan ya da bizi yavaşlatan hiçbir şeye tahammülümüz yok artık. Her geçen gün, her yeni şey, bir önceki “hızlı” modeli daha yavaş hale getiriyor. Örneğin bir bisikletiniz var ve bu sizin “en hızlı” ulaşım aracınız. Ertesi gün birisi “araba” diye bir şey icat ediyor. Bir gün içinde, sizin sahip olduğunuz “en hızlı” ulaşım aracı olan bisiklet, arabanın icadıyla “en yavaş” hale geliyor. Yani şu an sizin başınızı döndüren hız aslında yarının yavaşı.

Paco Underhill, Neden Satın Alırız? kitabında bizlerin hız tutkunu olduğunu ve hatta beynimizin bile buna yavaş yavaş adapte olduğunu ilginç bir örnekle açıklıyor. Bizler, bir süpermarket kasası önünde aldıklarımızı ödemek için beklerken, eğer bu süre 3 dakikayı aşıyorsa, beynimiz, bu süreden sonra geçen her dakikayı ikiye katlıyor. Eğer 5 dakika beklemişsek, sorulduğunda “10 dakikadır bekliyorum!” cevabını veriyoruz. Bu gerçek zamanla, hızlı yaşadığımız dünya içinde yaşayan ve zamanla kendini adapte eden beyin algımız arasındaki büyük zaman farkı!

Kitapçıların en çok ziyaret edilen bölümü “kişisel gelişim” haline geldi. Etrafımızı, çevremizi değiştirmekle kalmayıp, artık kendimizi bile hızlı bir şekilde değiştirme, geliştirme yarışındayız. “30 günde milyoner”, “3 günde Japonca” kitaplarımızı, hızlı trenlerde, alelacele ofise giderken, fast-food’dan aldığımız, birkaç dakikada hazırlanmış kahveyi yudumlarken okur olduk. Bir de yüzlerce sayfalık o kitabı, 140 karakterlik bir özetle Twitter’a çaktık mı, yok artık bizim keyfimize daha güzel örnek!

Her zaman yeni bir şey, her zaman daha fazla pırıltısı olan bir yaşantının, yine yepyeni unvanlarını taşır olduk isim etiketlerimizde. Eskiden sevgilisine ulaşmak için yıllarca dağları delen aşklardan sınıf atlayıp, Tinder’e ulaştık aşk yaşamak için. Hızlı yaşantılarımızın kırışıklıklarını, internetten bir tıkla aldığımız kremlerle kapatır olduk.

Eric Pickersgill’in Removed çalışması

Yavaşlama, friksiyon, hatta eskiden şikâyet ettiğimiz çevirim-dışı, offline dünya bir lüks haline geldi hayatlarımızda. Rahatlama, tatil dediğimiz şey, hızlı dünyadan kendimizi koparıp, beynimizin içindeki sesimizi duyabileceğimiz anlar haline geldi. Blackberry’yi, Elma’yı elimizde değil de, dondurma içinde gördüğümüzde rahatlar olduk.

Rasyonel düşüncelerle meşgul olmaya başladık. Her şey ileri gitme, üstel büyüme, her şeyin homojenik olduğu ve bu nedenle içindeki parçaların devamlı büyüyüp, genişlediği, hız ve büyümenin norm olduğu ama sonuçların neredeyse fabrikadan çıkmış gibi herkesin uyguladığı bir dönem bu.

Rasyonel kelimesinin oran kelimesinden türediğini öğrendiğiniz anda, her şey anlam kazanmaya başlıyor aslında. Her şey, birbirine orantılı daha hızlı, daha iyi, daha akıllı… takdirlik öğrenci, zengin adam, hızlı sporcu. Kurulu düzen bunu gerektiriyor… yaşadığımız günden daha iyi, daha hızlı, daha sürtünmesiz bir yarın.

Teknolojinin hayatımızın dört köşesinde yer ettiği; her-zaman-mevcut (always-on) medyanın insanların sınırlı kaynağı olan “ilgi” yarışında olduğu günümüzde, çok önemli psikolojik gerçekler -ekonomide, pazarlamada, ofiste, normal yaşantımızda, göz ardı ediliyor… sabır, friksiyon, yavaşlama arzusu, şu an elimizde olanı, gelecekte elde edeceğimiz kazanç için erteleme hissi… artık neredeyse ayıp terimler haline geldi.

Şimdi bu satırda bir soluk alın! Bu yazı bir yere kaçmıyor!

Çoğunuzun “Hadi canım sende! Kim yavaşlamak, engel, friksiyon, hız tümseği ister! Bize hız lazım, hız!” dediğini duyar gibiyim ama söyledikleriniz bir gerçeği değiştirmiyor: friksiyon hayatımız içinde önemli bir araç. Hepimiz teknolojinin ve internetin bize söz verdiği o “hızlı ve sürtünmesiz” hayatı istiyoruz fakat göz ardı ettiğimiz bir gerçek var, o da, friksiyonun davranışlarımıza anlam kattığı; hatta yalnızca anlam katmakla da kalmayıp, bazı şeylere kredibilite verdiği; belirli bir işleme, göreve odaklanmamıza yardımcı olduğu; ve bizlere doğru seçenekleri seçmememize yardımcı olduğu gerçeği. Friksiyon, limitlerimizi zorlamamıza, potansiyelimizi görmemize ve bulunduğumuz mevkiden, beklentilerimizin ötesine; hedefimize bir adım daha yaklaşmamıza yardımcı oluyor. Daha ileri gitmemiz için gereken de friksiyon değil mi?

Eğer hayatımızdan friksiyonu çıkarırsak, o zaman yaşadığımız her deneyim bir anda zahmetsiz, eşit, denk ağırlıklı ve yüzeysel hale geliyor.

Şimdi derin bir nefes daha alın! Doldurun ciğerlerinizi! Yavaş yavaş geri verin aldığınız nefesi ve kendinizi yer çekiminin ağırlığına bırakın. Ayaklarınız ile yeryüzü arasındaki friksiyonu hissedip, geriye yaslanın! Henry B. Eyring’in dediği gibi “Eğer doğru yoldaysak, o yol hep yokuş yukarı olacaktır.”

Eğer hazırsanız, o halde, yavaş yavaş başlayalım bu günü (gerçekten) yaşamaya!