Dıdımın Dıdısı, Marketler ve Empati Üzerine Bir Hikaye.

Şimdi size kendi hikayemi anlatmak istiyorum. Neden mi?

Çünkü bir hikayem var. Bu yeterli bir neden değil mi?

2006 yılında “Hayatımda kazandığım ilk zafer” olarak nitelendirdiğim Dramatik Yazarlık özel yetenek sınavlarının ardından Bursa’ya yol gözükmüştü benim için. Sınavı kazandığımı öğrendikten sonra anneme attığım mesajda “Artık önüm okyanus.” yazdığımı hatırlıyorum. Üniversite kazanmak güzel de, peki nerede kalacaktım? Hemen aile içi bir çözüm bulundu ve bir akrabanın yanında kalmaya başladım. Babam da Bursa’da yaşıyordu ama ona gitmek istemiyordum çünkü aramız pek iyi değildi ve hiçbir zaman da olmayacaktı. Bir süre Bursa’daki akrabamızın yanında kaldım. Maddi olarak oldukça zor bir dönemden geçiyordum ama buna rağmen cebimdeki üç kuruş paranın da üçte birini akşamları okul çıkışında eve dönerken alışveriş yapabilmek, en azından benim için yaptıkları bu iyiliğin karşılığını biraz olsun ödeyebilmiş olduğumu hissetmek için ekmek, yoğurt, kola, tatlı vs için harcıyordum. Hani hayatınızda bazı dönemler vardır. O dönemleri yaşayıp atlattıktan sonra zihninizde o döneme dair sadece bir anı kalır… Sanki bütün bir dönemin kısaltılmış, sıkıştırılmış bir versiyonudur o anı. Zihniniz, bütün dönemi hatırlamak yerine sadece o anıyı hatırlar çünkü o anıda, bütün dönemin sıkıştırılmış duyguları, hisleri mevcuttur. Aslında o anılar sizin “Hiç unutmam” diye başladığınız cümlelerin devamında ayyuka çıkarlar genellikle. İşte şimdi anlatacağım hikaye de böyle başlıyor.

Bana ait bir zerreküp alan barındırmayan o evde uyandım. Kimse henüz uyanmamıştı. Bu kötüydü. Çünkü elimi yüzümü yıkarken çıkan seslerden kaldığım evin sahibi olan dıdımındıdısı cenahından akrabam ve onun oğlu uyanabilir ve sanki onları uyandırdığımı yüzüme vurmak istermişçesine evin içinde uykulu bir şekilde başıboş dolanmaya başlayabilirdi. Bu durumda elbette onlarla kısa ve samimiyetsiz bir günaydın faslı yaşamam gerekebilirdi… Bavul içinde tepili vaziyette olan kıyafetlerimin arasından daha önce belki 4 defa giydiğim kazaklardan birini sırtıma, abartısız iki haftadır giymeye devam ettiğim pantolonumu ise popoma geçirdim. Okula gitmek için binmem gereken dolmuşa verebileceğim bir paramın kalıp kalmadığını öğrenmek için yemsiz oltayı denize atar gibi elimi cebime attım. Cebimde param o kadar yoktu ki, açlıktan iki tarafı birbirine yapışmış cebim neredeyse elimi yutacaktı. Zor çıkardım. Cebim bomboştu, dolayısıyla elim de…

Ne yapacağımı, okula nasıl gideceğimi düşünerek elimi yüzümü yıkadım. Fakat ilk önce algılayamadığım bu durum, suyu yüzüme her vuruşumda kafama biraz daha dank ediyordu sanki. Yüzümü yıkayıp banyodan çıktığımda korktuğumun başıma geldiğini anladım; ev ahali uyanmıştı… “Günaydın.” dedi Dıdımındıdısı. “Günaydın” dedim. Arkasını döndü ve mutfağa gitti. Ben de içeriden adımla seslenebilineceği korkusuyla sonbaharı kışa bağlayan bu ayda, ilkbaharı yaza bağladığım ayakkabılarımı da alıp kapının dışına çıktım. Ev ikinci kattaydı. Merdivenleri indim ve yola çıktım. Açık havaya temas eden cildimin açık yanlarına nemli bir tokat iner inmez bir kez daha irkildim; yağmur yağıyordu…

Düşündüm.

Cebimde hiç param yoktu. Sigaram da yoktu. Okul yürüyerek yaklaşık 40 dakikalık bir mesafedeydi, yağmur yağıyordu ve ayakkabılarım artık isyan ediyor, ağlıyordu… Fakat ne yazık ki yapabilecek bir şeyim de yoktu. Ayakkabılarımdan özür dileyip yola koyuldum. Yolda kendimi telkin etmeye çalışıyordum sürekli.

“Zaten ben yağmuru severim. Yağmurda ıslanmak çok romantik bir şeydir bana göre. Daha önce de kaç kez yaptım bunu… Yürümek? Yürümek en büyük tutkum, Buca’dan Alsancak’a yürümüş adamım ben. Buradan okula yürümek nedir ki? Peh! Sigara? Sigaram yok ama okula gidince arkadaşlarımdan otlanabilirim. Problem yok. Bu kadar da nefsime hakim olabilmeliyim. Yağmuru sevdiğime göre, yürümeyi de sevdiğime göre, o zaman yağmurda yürümeyi iki kat sevmeliyim!”

Telkinlerim işe yaramıştı. Yolu Pentagram şarkıları söyleyerek tahmin ettiğimden de kısa bir vakitte tamamladım ve dersliğe girdim. Zaten Dramatik Yazarlık bölümü toplam 5 kişiydi. Sınıfa girdiğimde ders çoktan başlamıştı. Dramatik Yazarlık hocası “Niye bu kadar ıslandın ozan?” dedi, “Seviyorum” dedim ve hemen o anda kendime “Yalan mı?” diye sordum. Neyse… Detaylarına girmeyeceğim.

Akşama kadar ağzıma lokma bir şey koymadığım gibi, bir süre sonra insanlardan sigara istemekten de çekinmeye başladım. Akşam oldu. Okuldaki insanlar dersler bitmesine rağmen genellikle okul bahçesinde oturur sohbet ederlerdi. Ben de onlarla birlikte oturuyor ve olur ya, eğer kendime yedirebilirsem dönüş için birilerinden borç para isteyip isteyemeyeceğimi düşünüyordum. Aslında düşünüyordum değil, kendimi bu konuda ikna etmeye çalışıyordum desem daha doğru… Fakat olmadı. İçimde nasıl bir katır varsa, o inadı delemedim ve kimseden para isteyemedim. Masalar yavaşça boşalırken ben de artık yapacak bir şeyim olmadığını düşünerek dönüş yolculuğuna başladım.

Bitmedi…

Hava kapalıydı fakat yağmur yağmadığı için şanslı olduğumu hissediyordum. Yolun ortalarına doğru aklıma banka kartım geldi. Banka kartımın içinde galiba 3 lira vardı. Bu üç lira ile en azından sigara alabilirdim. Hemen ilk markete girdim ve sigara alacağımı ama banka kartıyla ödeyeceğimi söyledim. Market kabul etmedi. Başka bir market daha buldum yolda, o da kabul etmedi. Bir market daha, bir market daha, bir market daha… İşte şimdi sinirlenmeye başlamıştım. Paramın olmaması değil ama olan paramla istediğim şeyi yapamamak benim için büyük bir sorundu. Sinirli bir şekilde yürümeye devam ettim. Ev artık görüş alanıma girmişti. Yaklaşmıştım. Dıdımındıdısının evi de olsa, evdi işte. Bir an önce gider, yatağa girerdim en azından. Gözlerimi kapatır ve bana banka kartıyla sigara vermeyen bu dünyadan 10–12 saatliğine de olsa ayrılırdım. Fakat bir gariplik vardı. Evin penceresinden hiç ışık sızmıyordu. Belki salondaydılar. Eğer salondaysalar bu daha kötüydü. Demek ki misafir vardı. Offf…

Zili çaldım. Bir daha çaldım. İçimde bir şey kabarmaya başlamıştı. Bir daha çaldım zili. Bir süre durdum ve içimde kabaran şeye üfleyerek söndürmeye çalıştım. Ardından bir daha çaldım… Kapıyı açan yoktu. Evde kimse yoktu.

İçimde kabaran şey sonunda taştı. Kapıdan uzaklaştım. Gidip sote bir kaldırım bulup oturdum. Telefonumu cebimden çıkardım. Birilerini aramalıydım. Birileri ile konuşmalıydım. Bu problem çözülmeliydi. Burada tek başıma böylece kalmış olamazdım. Birileri olmalıydı… Telefonun ışığının yanması için tuşuna bastım açılmadı. Hatırladım; şarjım bitmişti. Telefonu yere atarak kırmamam gerektiğini düşündüm ve bunun yerine ağlamayı tercih ettim. İçimde biraz önce kabaran o şey, gözlerimden taşmış ve kabarmasını sağlayan ocağın ateşini söndürmek üzere yanaklarımdan sızıyordu. “Nedir lan bu yaşadığım?” dedim. “Budur! Beğenemedin mi?” dercesine yağmaya başladı yağmur. Eh dedim… Ağlamak farz şimdi. Ağladım. Çok iyi ağladım.

O gün hayatta ilk defa yalnızlığın ne olduğunu gerçekten anladım. Her şey ters gitmişti. Anneme “Artık önüm okyanus” mesajını attığımda o okyanusun içinde fırtınaların da olacağını aklıma getirememiştim. Dünyada bir yerdeydim ve içsel bir fırtınanın tam ortasında kalmıştım…

O gün, bir devri kapatmıştım.

O an benim için oldukça kötü bir deneyimle gerçekleşen önemli bir dersti aslında. O gün, empati kurabilmenin ne kadar önemli bir şey olduğunu anladım. Empati yoksunu insanların, diğer insanların kalbini nasıl kırabildiğini, düşüncesizce verilen otomatik cevapların insanların nasıl içine oturabileceğini fark ettim. O gün, anlayışlı bir insan olmak için attığım ilk adımdı diyebilirim.