Değişmek için sıranın gelmesini beklemek…
Bir toplumun davranışlarında veya kararlarında genetik mirasın çok etkili olduğuna inanıyorum. Genetik mirasın yalnızca bireylerin ailelerinden gelen fiziksel mirasla sınırlı olduğundan şüpheliyim. Şeker hastalığından, kalp rahatsızlıklarına, ortopedik sorunlardan kansere kadar çoğu sıkıntının kuşaklar arasında gen yoluyla taşındığını uzun süredir biliyoruz. Ancak insanların duygusal bir mirasa sahip olup olmadığı kesin olarak bilinmiyor. Duygusal miras belki genetik olmasa da kuşaktan kuşağa davranışlarla aktarılan ve öğretilen bir miras şekli. Ve bu miras, toplumun çoğu kararlarında ve davranışlarında son derece etkili oluyor.
Aslında bahsetmek istediğim konu “değişim”. Peki, değişim ile (varsa) toplumsal genetik mirasımızın nasıl bir ilişkisi olabilir?
İçinde yaşadığımız toplumun günümüz yaşamına katkısını değerlendirelim. Bulunduğumuz coğrafya hakkında atıp tutarken son derece acımasız olduğumuz anlar oluyor. Özellikle milli ve dini gurur söz konusu olduğunda gerçeği eğip bükme konusunda herkes son derece becerikli. Osmanlı bilim insanlarının veya Osmanlı İmparatorluğu’nun hükmettiği bölgelerde yaşamış Müslüman bilim insanlarının günümüz teknolojilerine ve yaşam kültürüne kattıklarından söz etmiyorum. Ya da Cumhuriyet dönemi sonrasında Amerika ya da Avrupa’da eğitim almış, üstün yetenekli bilim insanlarının başarılarından da söz etmiyorum. Elbette bugün 80 milyon vatandaşa ulaşmış bir Türkiye toplumunun son 1000 ve 100 yılda bazı bilim insanları yetiştirebilmiş olması gerekiyor. Dünyanın en eski kültürlerinden birinin üstüne inşa edilmiş bir imparatorluğun, doğu ile batı arasındaki köprü coğrafya üzerinde, üstelik ticaret ile uğraşmayı da pek sevmezken bilim, sanat ve edebiyat ile uğraşmış olması gerekir. Bunun hakkını son 1000 yılda ne kadar verebildiği uzun uzun tartışılabilir ama ben konuyu son 100 yıla daraltmaktan yanayım.
Son 100 yıldır Türkiye dışardan bir şeyler bekliyor. Sinemayı bekliyor, radyoyu bekliyor, televizyonu bekliyor, interneti bekliyor, cep telefonlarını bekliyor, akıllı telefonları bekliyor. İşletim sistemlerini bekliyor, sosyal medya platformlarını bekliyor, mobil uygulamaları bekliyor… Ve neticesinde, “gelmesini beklemek” genetik mirasımız oluveriyor.
E.M.Rogers’ın 1962 yılında ortaya attığı “Diffusion of Innovation” teorisi yeniliklerin ve fikirlerin toplumlarda nasıl yayıldığını anlatır. Çok basit bir grafik anlatımı vardır:

Çan eğrisi formundaki bu grafikte yeni bir fikrin hangi aşamalardan geçerek topluma yayıldığı yüzdelerle anlatılmaktadır.
Benim iddiam, Türkiye’nin her türlü “değişim” konusunda en az %90 oranında “Late Majority” ile “Laggards” bölümünde bulunduğudur. Sebepleri de bana göre modern çağların çarpık genetik mirasıdır.
Örneğin, ülkemize telefon teknolojisi ilk geldiğinde her mahallede bazı şanslı evler evine telefon hattı çektirebildi. Şanslı dediğim de, basbayağı şans! İnsanlar telefon için sıraya girdiler, isimlerini yazdırdılar. Kendilerine sıranın gelmesini beklediler. Telefon teknolojisi ülkeye giriş yapmıştı ama her hanenin sırasını beklemesi gerekiyordu.
Sinema teknolojisi ülkemize girdiğinde de benzer şeyler yaşanmamış mı? Aynı insanlar şehirlerine sinema salonu gelmesini beklemediler mi? Sonra ülkeye televizyon giriş yaptı, bir süre de sıranın kendi evlerine gelmesini beklediler. Televizyonu uzunca bir müddet komşularında izlediler, çünkü sıra onlara gelmemişti. Televizyon belki pahalıydı, belki de o an için önemli bir ihtiyaç değildi. Sonra her üründe olduğu gibi ekonomik olarak ulaşılabilir hale gelince, televizyonlar da bir ihtiyaç olarak görülmeye başlandı. Çünkü bu defa o insanlara sıra gelmişti. Günlerce, aylarca, hatta yıllarca sıra onlara gelmemişti ama artık sıra onlardaydı.
Televizyonu, radyoyu, telefonu evine sokabilenler yeni şeylerin gelmesini beklediler. Dünyadaki gelişmeleri de bir yandan ilgiyle izlediler. İzlerken de sıranın kendilerine gelmesini beklediler. Muhtemelen 1969 yılında ABD’li astronotlar Ay’a ayak basarlarken akıllarında “Türkler’e ne zaman sıra gelecek?” vardı. Her şey sırayla olurdu çünkü.
Benzer bekleme hikayelerini eve internet bağlatmaktan, akıllı telefon almaya kadar çoğaltabiliriz. Biraz detay bir örnek olacak ama, App Store ve Google Play’de uygulama geliştiricilere “illallah” dedirten Türk kullanıcıların acımasız yorumlarında şu ifadeye sıkça rastlayabilirsiniz: “Türkçe değil, Türkçe olsaydı 5 yıldız verirdim ama Türkçe olmadığı için 1 yıldız verdim”. Akıllı telefon kullanıcılarımız bu mesajlarının ardından yine beklemeye geçerler. Mevzubahis uygulama popüler olursa yabancı yazılımcılar Türkçe sürümünü de hazırlarlar nasıl olsa. Bu bekleme bazen olumlu, bazen olumsuz sonuçlanır.
Lafı hem uzattım, hem de dolandırdım. Konuyu genetik mirasa bağlayayım. Modern çağda “bekleyici” haline gelmiş bir toplum olarak artık her türlü “değişimi” sırası geldiğinde yaşamaya baştan niyetliyiz. Bunu kabullenmişiz. Sıramız geldiğinde değişiriz, sıra bize gelmezse değişmeyiz. Kurallarımız, kanunlarımız, doğaya, bedenimize, sağlığımıza bakış açımız sıra bize geldiğinde değişecektir. Değişimin bize gelmesi gerekir, biz kendiliğimizden değişmeyiz.
Dünyada kadınlara seçme ve seçilme hakkını anayasal bir hak olarak ilk veren toplumlardan biriyken, şimdi ne yönde değişeceğimizin haberini bekler olduk. Doğaya dair kanunlardan, bilişim teknolojileriyle ilgili düzenlemelere kadar her şey için değişimde dünyayı bekliyoruz. Zorunlu değilse de değişmiyoruz. Kurallarla, kanunlarla zorlanmadan değişmiyoruz. Hatta sigara yasaklarında olduğu gibi kurallarla, kanunlarla da değişmiyoruz bazen.
Biraz mesleğimden örneklerle detaylandırayım. Bugün birbirinden beceriksiz perakende zincirlerinin adam gibi e-ticarete girememiş olmaları, koskoca şirketlerin doğru düzgün websitelerine sahip olmamaları hep değişimin baskısını hissetmemiş olmalarından kaynaklanıyor. Orta yaşın üzerindeki tüm pazarlama profesyonellerinin değişimin “D”sinden bihaber marka yönetmelerinin de sebebi bundan. Yönetimlerin her kademesinde değişim için zorunlu kalmayı bekleyen dev bir kalabalığız. Değişmek için sıranın bize gelmesini bekliyoruz. Yumurtanın kapıya dayanmasını bekliyoruz. Şimdi mobil teknolojiler var gündemde. Mobil dönüşüm için plan yapan kurum sayısı muhtemelen bir elin parmaklarını geçmiyordur. Çünkü değişimi öngörmek beyaz yakalılarda da olmayan bir nitelik. Değişim zorunlu hale geldiğinde gerekenler en kısa sürede, en acil şekilde yapılacaktır nasıl olsa. “Bu sene mobile-first oluyoruz” diye bir brief gidecektir ajanslara.
Avrupa Birliği’ne girersek ülkece değişeceğiz mesela. Girmezsek değişmeyiz ama. Yine birer trafik canavarı olarak dolaşmaya devam edebiliriz. Kemer takmayız gene, koltuğun arkasından dolaştırırıp takarız. Kaldırıma park ederiz, görme engellilerin yürüme yollarına çıkarız, bisiklet yollarını işgal ederiz. Ama Avrupa Birliği’ne girersek belki değişiriz. Ama şimdilik biz bizeyiz ve değişmemiz gerekmiyor.
Şimdilik yazılım bilmiyoruz, okullarda müfredata koymuyoruz. Kendiliğimizden de bilmeye uğraşmıyoruz. Çünkü her şey dışardan hazır geliyor. İlerde başımız sıkışırsa belki öğreniriz ama şimdilik nimetlerinden faydalanıyor, hikmetini sorgulamıyoruz.
Değişim için beklemek bizim genetik, kültürel mirasımız. Bu mirası reddetmediğimiz sürece de değişemeyiz. Değişmeye başlamak için sıranın bize gelmesini beklemeden, sürekli ve kesintisiz bir değişimin içinde olmamız gerektiğini kabullenmeliyiz.
Çünkü ancak değişirsek değişebiliriz. Değişimi bekleyerek bir yere gidemeyiz. Bugün bir değişiklik yapın ve toplumsal genetik mirasınızı reddedin…