Devrimcileşen nesneler ve tüketim katedralleri

Apple, McDonalds, Levi’s, Sony, Disney, Virgin Records, Penguin Books…. ve dahası… Bunlar ne mi? hepsi başlı başına birer devrimci. İçlerinden bazıları ise tüketim ibadethanesi, yani literatürdeki adıyla “katedral” tüketim: dinimiz, saydığım ve sayacağım daha onlarcası da ibadethanelerimiz, haccımız, kıblemiz ya da siz ne demek isterseniz. Anladığınız üzere bu yazı tüketim kültürünü masaya yatırdığım bir yazı. Önce kendinizi sonra çevrenizi sorgulayarak okumanız dileğiyle…


Bundan birkaç on yıl önce yapılması çok zor, hatta lüks görünen şeyleri içinde yaşadığımız zaman diliminde hemen her sınıftan insan yapabilir, erişebilir duruma geldi. Misal içinde jakuzileri, açık büfe sınırsız yeme içme alanları, eğlence parkları, lüks odaları bulunan bir konsept gemiye doluşup okyanuslar aşmak, ihtiyaç duyduğunuz pek çok ikonlaşmış markayı tek çatı altında toplayan, alışverişten sıkıldığınızda sizi kahve içmeye veya sinema salonlarında başka bir dünyaya girmeye davet eden mega alışveriş merkezlerinde zaman öldürmek, müzikten tutun da amazon ormanlarına, uzakdoğu kültüründen başlayın da vejeteryan mutfağına sınırsız formatta damak zevki deneyimi sunan konulu cafe ve restoranlarda hem karnınızı doyurup hem de simülatif bir ortamın tadını çıkarmak. Tüm bunlar uçsuz bucaksız bir yelpazenin sadece bir kaç santimlik kanatları. Bunlar yeni tüketim araçları, yani bir görünümlü binler. Çok yönlü tüketim canavarları. Çözümü basit, sıkılınması kolay ama sonsuz bir tekrar gücü potansiyelini bünyesinde barındıran rubik küpleri.

Photo by N0X10U5

Tüketim kültürü günümüzde öyle bir hal aldı ki artık birey olarak bu yeni tüketim araçlarının hipnotize etkisi karşısında yalnızca tüketmiyoruz, daha fazla para ve daha fazla zaman harcıyoruz. Aşağıda bahsedeceğim mega tüketim katedrallerinin en güzel örneklerinden olan Las Vegas Kumarhaneleri ve burada yaratılan kültür şu noktada bahsettiğim zaman-para meselesine cuk oturan örneklerden. Bir yandan günlerinizi gecelerinizi harcadığınız Las Vegas Kumarhaneleri öte yandan size sürekli bir şeyleri almayı dayatıyor. Burada zaman kavramı donuyor. Alış veriş olgusu sunulduğu büyülü atmosfer içerisinde kolaylanıyor. Silah yok! baskı yok! size al diyen birisi hiç yok! Ama alıyorsunuz ve çoğu zaman gerçek dünyaya döndüğünüzde kendinizi beş parasız kalmış olarak buluyorsunuz. İşte bunu size, bunu bize yaptıran devrimcileşen tüketim araçları. İkonik nesneler ve herkeste olduğu için bizde de olması gerektiğine inandırıldığımız şeyler. Şeylerin gücü. Karşı konulmaz bir pazar işleyişi, önünde durulması imkansız bir tüketim akışı ve asla enerjisi tükenmeyen bir devir daim sistemi.

Photo by bulletsandpages

Değişen tüketim algısı

Devrimci tüketim kültürü kamuoyuna o kadar güzel yedirildi ki artık bu kültüre ait olmayan veya ısrarla direnen mekan ve kurumlarda bile bu kültürün sundukları beklenmeye başlandı. Maalesef üniversiteler, hastaneler, spor salonları, tiyatrolar, futbol, beyzol, basketbol müsabakalarının yapıldığı stadlar veya kapalı salonlar…. hepsi birer mini tüketim katedrali haline geldi. Üstelik değerleri tüketim güçleri ile ölçülmeye başlandı.

Üniversitelerde verilen eğitimden çok kampüs içlerinde sunulan yeme, içme, konulu yurt, giyim kuşam, eğlence alanları, cafeler vb… ön plana çıkar oldu. Öğrenciler ve aileleri potansiyel tüketiciler olarak algılandıklarından kütüphaneleri, laboratuvarları, eğitim kadrosu gibi etkenleriyle tüketim gücü yaratması gereken Üniversiteler yukarıda saydıklarımın gücü ve fazlalığı oranı dahilinde kendilerini ‘sattırmayı’ başarır oldular. Aynı şey hastaneler için de geçerli. Dev lcd ekranlı televizyonlar, otel odası formatında hazırlanmış hasta odaları, lüks kantinler, altın varaklı dinlenme koltukları, hatta piyanolar… Örnekler açılabilir, çoğaltılabilir ama fazla uzatmaya gerek olmadığını düşünüyorum çünkü işin özü her yerde bize bir şeylerin satılmaya çalışıldığı bir zamanın içinden geçiyoruz şeklinde özetlenebilir. Üstelik müthiş bir büyüyle bunu gerçekten istiyormuşuz algısı yaratılarak yapılan satışlar bunlar…

Photo by gettyimages.com

Olayı bir tik daha ileri taşıyacak olursak devrimci kültür ve nesneleri, mabedimiz dediğimiz evlerimizin de içinde. Büyük bir keyifle izlediğimiz dizi/filmlerin içerisine yerleştirilen sanal reklamlar bilinç altımıza ‘al al’ diye haykırıyor. Okuduğumuz kitabın ana karakteri iphone kullanıyor, ekrandaki örnek ev hanımının mutfağı baştan aşağı Arçelik… Kendimizle özdeşleştirdiğimiz genç pop yıldızının ayakkabıları Nike hemen internete ya da telefona sarılıp sipariş veriyoruz. Evimizin güvenli ve huzurlu ortamında sesle, görüntüyle, yazıyla bize garantisi verilen ürünleri ayağımıza içimizde zerre şüphe olmadan getirtiyoruz.

Photo by gettyimages.com

Ancak bu nesnelerin ve kültürün de bir ömrü var! Yukarıda belirttiğim gibi çabuk zamanı geçen kolay, sıkılınan ama tekrar ve yenilenme özellikleri sayesinde bizi vazgeçtiğimiz yerden yakalayıp yolun başına atan bir kültür bu. Bu duruma bir giriş örneği verecek olursam en güzeli sanırım devrimci oyuncaklarımızın satıldığı mini tüketim katedrallerinden Avm’ler olur. Hemen hemen hepsi birbirinin aynısı olan bu mekanların temeli eski yunanda insanların bir araya geldiği Agoralar’a dayanıyor. Avmler sıkılma, tekdüzeleşme ve vazgeçilme paylarını ortadan kaldırabilmek için durmadan konsept ve format üretip diğerlerinden daha iyi bir kılıfla kendilerini sunmaya çalışıyorlar. Nasıl mı? İmza günleri, indirim kampanyaları, ünlüler tarafından hazırlanıp sunulan Avm içi eğlence ve reality programları, ödüllü yarışmalar, çekilişler, süslemeler, çocuklara özel içerikler, konser ve partiler…

Photo by ann-beyond-repair

Avm’ler bu bağlamda tüketim katedrali etiketini alınlarının akıyla hak ediyorlar. Sürekli bir değişim, daimi bir yenilenme, özünde hep aynı kalmakla birlikte insanlara farklı olunduğuna dair yutturulan etkili tüketim hapları. Tüketim katedrali kavramı tam da bir taşla bir milyon kuş vurmak anlamına geldiğinden Avm’ler bunu yerel boyutta başaran en güzel ibadethaneler. Beraber alışveriş yapma, beraber yeme içme, beraber izleme, beraber eğlenme, hatta beraber tuvaletini yapma. Yaratılan bu suni beraberlik olgusuyla oluşturulmak istenen şeyse çok basit ‘yalnız değilsin, bak o da aynını yapıyor, sosyalsin’ Çoğu zaman hiç takılmadan ilerleyen bu sisteme bir kaç soru sorarak konunun bu boyutunu kapatmak istiyorum. Peki biz bu insanların yüzde kaçını tanıyoruz? Ve daha sonra tekrar görüp etkileşime geçme yüzdemiz kaç? En önemlisi bu insanların yüzde kaçı bizim hayatımızı değiştirebilir/iyor?

Photo by InfuzedMedia

Bir elma, 7.2 milyar ısırık!

İşin tüketim katedrali kısmı bunları içerirken bir de devrimci araç veya nesne dediğimiz kısmı var. Bu noktada ise Apple ürünleri örneğinden gitmek istiyorum. Her 7–8 ayda bir periyodik olarak yeni nesil ürünler piyasaya çıkaran Apple markası bugün bir Mega tüketim katedrali, çünkü tüm dünya içinde ibadet halinde, tüm dünya ona tapıyor ve müthiş bir skolastik mantıkla Apple denince akan sular durup, sorgulama yetisi yerini gözlerde beliren kalplere bırakıyor. Burada size Apple bunu nasıl başardıyı anlatmayacağım, çok merak edenler için internet sınırsız kaynakla dolu, üstelik Apple’ın kurucusu Steve Jobs’un hayatını anlatan iki önemli kitap bir de film mevcut. Ben burda markanın isim gücü ve yarattığı ikonik nesnelerin tüketim kültürünü dönüştürme gücüne değineceğim.

Photo by Holysether

Apple’ın ürettiği ürünlerin bu denli sarsıcı bir iz bırakması, az değişiklikle çok absürd fiyatlara satılmalarına rağmen deli gibi tüketilmelerinin nedeni bence “estetik ve basitlik” görsel zenginliği ve basitliğiyle kullanıcıyı düz mantıktan vuran Apple abcleri çok kurcalamadan doğrudan z ye ulaşmayı başardı. Bugün neredeyse dünyanın tüm ülkelerinde dev Applestore’lar müzik ve film şirketleriyle yapılmış milyon dolarlık reklam anlaşmaları, Apple logolu aksesuarlar ve dahası fazlası ile Apple hayatımızın içinde. Kaçmamız mümkün değil çünkü tüketimin sadece teknoloji ayağında değil tüketim sektörünün her alanında lider. Marka gücüyle kendisi dışındaki ürünleri de sattırmayı başardığı için Apple ürünlerinden nefret ediyor olsanız bile emin olun Apple sizin çok sevdiğiniz başka bir ürünün içine yerleşip onu çoktan ele geçirmiştir bile. En güzel örneği birkaç ay önce vizyona giren başrollerini Cameron Diaz ve Jason Segel’in paylaştıkları Sex Tape isimli romantik komedi. Film başından sonuna dek Apple reklamı dersem hiç mübalağa etmiş olmam.


Tüketim katedrallerinin İmparatorluğu ‘DİSNEY DÜNYASI’

Gelelim Tüketim Katedrali olgusunun en büyük ve en güzel örneğine ben ona Tüketim Katedrallerinin İmparatorluğu diyorum bahsettiğim katedralin adı Disney Dünyası evet şaşırmayın Disney Dünyası! 1950'lerin ortasında hayatımıza giren bu konulu eğlence parkları tüketim katedrali ve ikonlaşan devrimci nesnelerin atası.

Kendisinden önce var olan Coney Island ve daha pek çok parktan farklı olarak sunduğu onlarca özellik sayesinde 1998 senesine gelindiğinde Disney Dünyası müzik firmaları, televizyon kanalları, kredi kartarı, oyuncak mağazaları, sinema stüdyoları, tiyatro salonları, butikleri ve kendi bünyesinden çıkan Disney etiketli starları (Britney Spears, Selena Gomez, Miley Cyrus, Zac Efron gibi…) olan bir mega katedral haline gelmeyi başardı. Bu kısımda size tüketiciyi her alandan kuşatıp vuran Disney Dünyasının iskeletini çizmeye çalışacağım.


Disney dünyası özellikle ikinci dünya savaşı sonrası soluklanan ve rahatlayan ortamda insanların enerjilerini ve eğlenme ihtiyaçlarını topluma ve birbirlerine zarar vermeden gerçekleştirebilmeleri amacıyla kuruldu. Kendisinden önceki tematik parklar ahlaki ve kabul gören bir eğlence anlayışı sunarken Disney dünyası eğlence alanındaki ahlak anlayışını baştan yarattı. Yaratılan bu anlayışla şekillenen Disney dünyasının bu denli tutulup büyümesi ve aynı zamanda tüketim pratiklerini de yeniden şekillendirmesi elbette ki tesadüf değil. Çünkü Disney dünyası kelimenin tam anlamıyla farklı olmayı başardı. Öngörülebilir ve şaffaftı. Bu dünyaya adım atan misafirlere katıksız bir güven duygusu aşılıyordu. Ziyaretçiler Disney dünyasında başlarına dolandırıcılık olaylarının gelmeyeceğini ya da yolda yürürken bir hayvan pisliğine basma ihtimallerinin olmadığını biliyorlardı. Hatta öyle ki Disney dünyasının kurucularından birisi “Burayı orta büyüklükte ve suç oranının sıfır olduğu bir şehir olarak düşünebilirsiniz.” diyerek iddialarını ortaya koymuştur.

Disney World California, Photo by RubyReminiscence

Gerçekten de Disney sürekli temizlenen, yenilenen pejmurdeliğe asla tevazu gösterilmeyen bir rüya dünyası. Yolculuğunuz Magic Kingdom denilen bir ana caddede başlayıp burada bitiyor. Eğer isterseniz bu caddenin farklı noktalarından farklı dünyalara açılan kapılara girip kendinize uygun bulduğunuz deneyimleri yaşayabiliyorsunuz.

İşte tam da bu noktada tüketim katedrali olma özelliğine bürünen Disney sunduğu bu 7 adet alt dünyada sizi farkında olmadan çılgın bir tüketim serüveninin içine sokuyor. Tıpkı Las Vegas’ın dev otel kumarhanelerinde olduğu gibi eğlence dolu müthiş bir ütopik mekanla sizi büyüleyip ardından da ceplerinizi boşaltıyor. Bu yedi alt dünyanın içinde dinozorlarla dolu bir alandan tutun da korkuyu iliklerinize dek hissedebileceğiniz perili köşklere kadar türlü konsept var. Siz paranızı hangisine dökmek isterseniz Disney bu noktada sizi ironik bir biçimde özgür bırakıyor.

Times Square, Photo by toko

Disney Dünyasının gücü bunlarla sınırlı sanıyorsanız daha bitmedi. Boşuna Mega Tüketim Katedrallerinin imparatorluğu adını almadı. 1993 senesine kadar Amerikanın en kötü yerlerinden birisi olarak bilinen hatta Rolling Stones dergisinin en berbat sokak ilan ettiği 42. Cadde ve Times Square Meydanının bugünlerine Disney sayesinde geldiğini biliyor muydunuz? Hemen anlatayım 1993 senesinde Tiyatro oyunlarının Broadway premierleri için yer sıkıntısına giren Disney bu bölgedeki bir Tiyatroya 8 milyon dolarlık bir yatırım yapıyor. Hemen ardından burada gösterilere başlayan Disney oyunları markanın da çekim gücüyle beraber bölgeye binlerce ziyaretçi çekmeye başlıyor. Haliyle önce bir Mcdonalds sonra bir Starbucks ardından Virgin Mega Store derken bugün turistlerin Amerika da ilk gittikleri yerlerden biri haline geliyor.

Tüketim katedralleri ve devrimcileşen, nesnelerle ilgili bu kadar örnek yeterli olmuştur diye düşünüyorum. Son olarak sosyal bilimciler, yani işin akademik kafasından çıkan üç adet sesle yazımı noktalayacağım. Bakalım onlar tüketim kültürünün aldığı bu hal gidişat için ne demişler..

Sosyal Bilimciler ne diyor?

Photo by denstoredanske.dk

Karl Marx

1800 lü yıllarda kapitalizm üzerine çalışan Marx’ın işin özünde fark ettiği ilk şey üretim araçlarını ellerinde bulunduran kapitalist sınıfın proletarya yani işçi sınıfı üzerinde kurduğu tahakküm’dür. Kapitalist sınıf üretim araçları ve gelir bağlamında proletarya’yı minimumda tuttuğundan kendisine bağımlı ve kontrollü hale getirmiştir. Oysa ki Marx’a göre üretimi yapan sınıf proletarya olduğu için en çok üretim aracını ve çıktıyı hak eden sınıf bu sınıftır.

Gidişatı kırmak için çalışmalar yaparken ilerleyen yıllarda Adam Smith’in izinden gitmeye karar veren Marx değişen toplumsal yapı, üretimde işçi gücü yerine makine gücünün önem kazanması ve devreye tüketim kültürünün girmesiyle rotasını tüketime çevirmiştir. Marx tüketim kültürü kapsamında metalar üzerine yaptığı çalışmasında tüketim araçlarını temel ve lüks olarak ikiye ayırmış, temel tüketim araçlarını (yeme, içme, barınma) proletarya’ya lüks tüketim araçlarını ise (seyahat etme, araba, lüks evler) kapitalist sınıfa atfetmiştir.

Marx’ın çalışması neticesinde ulaştığı sonuç ise şöyledir: Nasıl ki üretimde insanın ön planda olduğu devirde kapitalist sınıf üretim araçları sayesinde metalar üretip proletarya’yı köleleştiriyorsa tüketimin egemen olduğu bu çağda da tüketim kültürü bireyi mal ve hizmet sahibi yaparak kendisine bağımlı ve köle hale getiriyor.

Photo by dhm.de

Max Weber

Marx’ın ölümünden 20–30 yıl sonra tüketim kültürüne dair görüşler sunmaya başlayan Weber de tıpkı Marx gibi kapitalist sistemi eleştirenlerden. Ancak Weber, Marx kadar idealist olmadığından bu sistemi de sadece batıdaki gelişmelerden biri olarak değerlendirmiştir. Weber’in kuramının temel anahtar sözcükleri akılcılaştırma, büyülenme ve büyünün bozulmasıdır.

Ona göre batılı sistemlerin genelinde ve bürokrasilerde gözlemlenen akılcılaştırma geleneksel sistemden gelen büyü anlayışını bozmaya hizmet eder. Weber genel olarak akılcı sistemlerde özel olarak da bürokrasilerde büyüye yer olmadığını söyler. Büyünün akılcı fonksiyonlardan sistematik olarak çıkarılmasıyla tüketim olgusunun düzene oturabileceğini savunur.

Photo by hillofbees.files.wordpress.com

Jean Baudrillard

Baudrillard’ın temelini attığı postmodern toplumcu yaklaşım üzerinden değerlendirdiği tüketim olgusu akılcı sistemleri ve mantığı reddeder söyleyişte akademik değil edebidir ve hedef kitlenin akademik sözlerle oyalanmadan doğrudan şaşırtılarak amaca ulaştırılmasına hizmet eder. Baudrillard bu yaklaşımında simgesel değiş tokuşu savunur. Tıpkı geleneksel toplumlarda olduğu gibi paradan arınıp değiş tokuş esasında bir tüketimi öngörür. Ancak yaşadığımız çağda bunun mümkün olmadığını da tezine ekler. Baudrillard’a göre geleneksel anlayışa dönülemese bile simgesel değiş tokuş pratiğe yedirilebilirse büyü bozulabilir.


Referans: George Ritzer-Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek/Ayrıntı Yayınları

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.