Donald Trump ile Amerikan Siyasetine Giriş

Hangisi daha korkutucu bilemiyorum: Tamamen ideolojisiz birinin, sırf hakaret ve demogojiyle bu kadar popüler olabilmesi mi, yoksa ideolojileri daha tehlikeli olan alternatiflerinin görece makul gözükmeleri mi?

ABD seçim sistemini ve bu seçimlerin önemini uzun uzun anlatayım…

25 Maddelik Arkaplan

  1. ABD’de iki ana parti var: Gittikçe sağa kayan cumhuriyetçiler ve Avrupa standartlarına göre merkez-sağ sayılabilecek demokratlar (bir de tabii ki the rent is too damn high party).
  2. Demokratların sola yatkın olanlarına liberal denir, yani bu kelime Avrupadaki anlamıyla kullanılmaz. Zaten liberalizm, bu anlam esnekliği yüzünden tartışılması en verimsiz konulardan. En liberal demokratlar, kendilerini sosyalist olarak tanıtabilirler (örn: Bernie Sanders), fakat bazıları da “liberal” etiketini bile fazla sol bulurlar (örn: “blue dog democrats”). İdeolojileri eyaletine göre değişir.
  3. Cumhuriyetçilerde ise geniş bir spektrum yok. Vergi ve regülasyona dogmatik biçimde karşı, zengini kayıran, aşırı zengini aşırı kayıran, çevreyi umursamayan, askeriyeyi fetişleştiren, bireysel silahlanmayı daha da fetişleştiren, Türkiye veya Polonya seviyesinde dindar, bilim/azınlık/kadın/sendika düşmanı bir duruş, Amerikan sağını özellikle son 10–15 senede tamamen ele geçirdi.
  4. Bu katı kalıbın dışına çıkan muhafazakarlara rino denir. Rhino, yani gergedan ile aynı telaffuza sahip ama açılımı “republican in name only”, yani “sadece ismen cumhuriyetçi”.
  5. Bu kalıba uyan ama din hanesinde “dindar” yerine “yobaz” yazanlar evanjelist kesimidir. Bunlar yarın öbürgün İsa’nın geleceğine inanır ama İsa başka bir isim altında bugün aday olsa, hayatta oy vermezler.
  6. “Vergi ve regulasyona karşı” kısmını 2 ile çarparsak liberteryan kesimi (örn: Rand Paul), tüm bileşenleri 2 ile çarpıp üstüne 5 birim “popülizm” eklersek Tea Party’cileri buluruz. Bugünün Cumhuriyetçi Partisinin, bir zamanlar köleliğe karşı olan ilerici kuzeyliler tarafından kurulduğunu, Abraham Lincoln’ün ilk cumhuriyetçi başkan olduğunu düşünmek şimdi garip geliyor.
  7. ABD’de yerel seçimlerin (belediye ve eyalet) ötesinde, federal hükümet için 2 senede bir temsilciler meclisi seçilir (alt meclis), 6 senede bir senato (üst meclis), 4 senede bir de başkan. Dolayısıyla başkanlık seçimi döneminde, hem başkan, hem tüm temsilciler, hem de senatörlerin üçte biri (dönüşümlü olarak) seçime girerler.
  8. Alt meclis kalabalıktır, nüfusa oranlı sayıda vekil gönderildiğinden büyük eyaletlerin etkisi fazladır. Senato ise ufaktır, her eyaletin ikişer temsilcisi vardır. Popülizme gebe olan alt meclis ile elitist yapıdaki üst meclisin birbirini dengeleyeceği düşünülmüştür…hem günlük politikalar bakımından, hem de eyaletler arası güç dengesi bakımından. Özellikle bu ikinci kıstas önemli, zira tüm Amerikan tarihi Hamilton çizgisini takip eden “merkeziyetçiler” ile Jefferson çizgisini takip eden ve eyalet haklarından yana olan “yerelciler” arasındaki bir mücadele olarak okunabilir.
  9. Bu iki yasama organına topluca Kongre denir ve kuvveti başkanlığa denktir, onu dengeler. Bu mümkün, çünkü başkanla aynı partiden olan vekiller bile konumlarını başkana borçlu değildirler. Zira başkan, bizdeki gibi aynı zamanda parti lideri değildir ve kendine yakın isimleri merkezi bir listeye yazdırarak yalakalığı mükafatlandıramaz.
  10. Başkanı dengelemek önemli, çünkü başkanlık tek kişiden ibaret değil, koca bir yürütme kadrosu demek. Her başkan, kabineyi ve Şükran Günü bağışlanacak hindiyi seçmekle kalmaz, birkaç bin kişinin atamasını da yapar.
  11. Son ana kuvvet olan Anayasa Mahkemesi (supreme court) seçime tabi değildir. 9 üyesinin giydikleri robdöşambrlar kendilerine +250 karizma kazandırır, hiçbir politikacı da onları görevden almakla tehdit edemez, zira görev süreleri hayat boyudur. Ayrılan oldukça yenisini o dönemki başkan atar ve adayın senato onayından geçmesi gerekir.
  12. Herhangi bir dönemde, alt meclisin cumhuriyetçi, başkanın demokrat, üst meclisin yarı yarıya bölünmüş olması ve anayasa mahkemesinin de en son 3200 sene önce değişmiş olması mümkündür.
  13. Bu kuvvetler ayrılığı denkleminde askeriyenin yeri yoktur. Amerika’nın “Devletleri” endişelenmeden birleşebilsinler diye, merkezi ordunun siyasetteki rolü bilerek bastırılmıştır. Kısmen bunun sonucu olarak, gençliğiyle dalga geçtiğimiz ABD, Dünya’daki en uzun soluklu sürekli sivil demokrasidir: 1801'den beri darbe marbe olmadan seçimler yapılagelmiş.
  14. Her türlü seçime partiler dışından bağımsız olarak katılmak mümkün. Pratikte bu seyrektir ve temsilciler meclisi için daha olasıdır, zira ufak bir seçim bölgesinde partileri aşan bir popülerite sahibi olmak mümkün. Bernie Sanders bunlardan biri mesela. Bu tipler meclise girdikten sonra da herhangi bir partiyle ittifak yapabilirler (caucus).
  15. Fakat senato için, hele hele başkanlık için ciddi bir organizasyon lazım. Teknik olarak son bağımsız başkan, ABD’nin ilk başkanı olan George Washington idi. Bir partiye üye değildi. Zaten ancak muzaffer komutanların böyle lüksleri olabiliyor. Tabii Washington, muzaffer komutan standardına göre dahi ekstra saygın bir adamdı, zira 2000 sene önceki Cincinnatus gibi samimi olarak işi gücü bırakıp çiftliğine dönmek istiyordu. “Bu kadar ayrı kafada adam başka birinin altında birleşmez paşam” diye bunu zar zor 2 dönemliğine ikna ettiler. Ondan beridir de aday olan her bağımsız seçimi kaybetti. Bernie Sanders da bağımsız olarak değil, demokrat partiden aday oldu.
  16. ABD bir medya sirki olduğu için, her yeni başkanlık seçimi kampanyası biraz daha erken başlar. Aylardır gündemde bu önseçimler var ve bunlar bittiğinde esas seçim kampanyası başlayacak. Bilgilendirmeyen, sürekli tekrarla insanları duygusal olarak manipüle eden ve bitmek bilmeyen bir haber fırtınası. Bir başkanlık döneminin neredeyse son 2 senesi bu goygoyla geçiyor.
  17. İşin demokrasi açısından daha felaket yanı ise, zaten hizmet süreleri 2 sene olan alt meclis üyelerinin, seçildikleri gün, ertesi dönem için bağış toplamaya başlamaları gerekmesi. Ortalama haftada 10 bin dolar getirmeleri gerekli, mühim bölgelerde bu meblağ katbekat fazla. Ortalama bir senatör ise bunun 7 katını getirmek zorunda. Hizmet süresinin çoğu, bir dahaki dönemi garantilemek için geçiyor. Bir bakteri gibi, kendi kendini idame ettirmekten başka gayesi olmayan bir sistem.
  18. Başkanlık genel seçimine girecek adayların belirlenmesi için, her parti kendi içinde bir seçim dönemi yürütür. Buna primary denir, yani önseçim. Bunun sonunda, şanslı adayın sahnede kılıç kuşanacağı, spotlar altında excaliburu taştan çekip çıkaracağı, parti kurultayı vardır.
  19. Kurultaya her eyaletin parti teşkilatı, nüfusuna oranlı bir sayıda delege gönderir. Primarylerin amacı, bu delegelerin hangi adaya oy vereceklerini belirlemektir zaten. Ama her eyaletin kendi kuralları var. Bazılarında, o eyaletin primarysini kazanan aday tüm delegeleri alırken, bazılarında delegeler oy oranına göre paylaştırılır. Bazı eyaletlerde de süper-delege denen bir grup kertenkele vardır, ölümlü seçmenlerin oyları onları bağlamaz, kurultayda istedikleri adaya oy verebilirler. Bu sistem de bir nevi popülizm-elitizm denge unsurlarından olarak düşünülebilir.
  20. Genelde primarylerde sadece o partiye kayıtlı olanlar oy kullanabilirler. Bu parti üyeliğinden farklı bir şey, sadece “ben demokratım” diye bildiriyorlar, aidat vermeye, bakire kanı içip yemin etmeye gerek yok. Ve bu kayıt, kimsenin oyunu bağlamaz. Zaten primarylerde oy kullanmak zorunlu değil (genel seçimlerde bile değil) ve seçimler bizdeki gibi tatil günleri yapılmıyor. Dolayısıyla işini gücünü bırakıp, primarylerde oy kullanan kayıtlı insanlar, o partinin en ateşli tipleridir (hüloooğ). Daha tarafsız veya makul olan insanların bu evrede sesleri duyulmaz. Nüfusun üçte biri kayıtlı olmadıklarından, bağımsızlar olarak anılırlar.
  21. Her eyalet primarysini aynı anda yapmaz, Pirelli Takvimine göre (açmayın, neneler) sırayla giderler. O yüzden, erken primary eyaletlerindeki ateşli seçmenin, yarışın kalanına etkisi oransız derecede büyük oluyor. Iowa, New Hamphsire gibi normalde kimsenin umrunda olmayan ufak yerlerde başarılı olamayanların momentumu kesiliyor, kurultayı beklemeden adaylıktan çekiliyorlar. Bu noktada kariyeri biten bir siyasi, doğal ömrünün kalanını bir lobi şirketinde veya haber kanalında “son derece senior danışman” olarak sürdürür. O ana kadar kazandığı delegeler de desteklediği bir başka adaya aktarılır.
  22. Başka şeyler de olur bu evrede. Mesela Cumhuriyetçilerin yarışından düşen New Jersey valisi Chris Christie, o sırada hala yarışta olan Rubio’ya, kendi bağışçı listesini ve iletişim bilgilerini satmıştı. Bu tamamen yasal. Daha fantastik olanı ise, Citizens United kararı sağolsun, bir adaya 1 milyar dolar bağışlayıp seçimi “satın alsanız”, kimse sizin bağış bilgilerinizi halkla veya devletle paylaşmak zorunda değil. Bu da tamamen yasal.
  23. Genel seçimlerin galibini toplam oy belirlemiyor. Electoral College diye akıllara ziyan bir sistem var, bunun sonucu olarak asıl mesele, iki parti arasında kalmış bir kaç eyaleti (swing state) kazanabilmek. Zira her halükarda, en büyük eyaletler olan California ve New York demokratlara, Texas ise cumhuriyetçilere gidecek. Asıl Ohio ve Florida gibileri belirleyici. Bu arada kalmış eyaletlerde de asıl belirleyici olan da, bağımsızlar. Ülke bu kadar kutuplaşmışken, partiler arası geçiş pek olmuyor. Ronald Reagan 50 eyaletin 49'unu kazanmıştı, bugün İsa gelse bunu beceremez (New England bölgesi ve kuzeybatı İsa’ya oy vermezler bence).
  24. Benzer bir gariplik kongre seçimlerinde de var. Eyaleti seçim bölgelerine öyle bir ayırıyorlar ki (gerrymandering) bölgelerin büyük çoğunluğunun hangi partiye oy vereceği %80–20 gibi büyük farklarla belli oluyor. Mesela şehir merkezlerinde yaşayan çoğunluk demokratlara verip 5 temsilci çıkarıyor, kırsal bölgelerde yaşayan azınlık cumhuriyetçilere veriyor ama bu kırsal kesim 10 bölgeye bölündüğü için 10 temsilci çıkarıyorlar. Hem demokratik olmayan, hem de kutuplaştırıcı bir sistem.
  25. Velhasılı kelam, başkanlık seçiminin kaderi, aslında bir kaç eyaletin bağımsızlarına kalmışsa, parti kodamanları da eninde sonunda bu tiplere hitap edebilecek adayları isterler. Ama işte demokrasi iki ucu keskin bıçak, bu kodamanlara karşı Trump ayakta kalabildi. Dolar milyarderi bir reality show yıldızı olursan, kimse sana bir şey diyemez.

Adaylar

Hillary Clinton, taa Dışişleri Bakanlığına ilk atandığından beri, Demokratların kaçınılmaz kaderi olarak gözüktüğü için, pek kimse karşısına çıkmadı. Fakat Clinton’ın dezavantajları var:

  • Sağ cenah yıllardır daha da sağa kayıp mobilize olurken, Obama’nın uzlaşma adına kolaylıkla ödün vermesi, liberallerde bir ezikliğe ve kutuplaşmaya yolaçtı. Bunlar Clinton gibi, Obama’dan bile merkeziyetçi birini istemiyorlar.
  • Türkiye’de en yavaş gündem esnasında bile manşete taşınmaya değer görülmeyecek bazı skandallar (görevdeyken kişisel email serverını kullanması gibi)
  • Tutarsız, fırsatçı, makyavelist olması.
  • Halkın siyasi hanedan alerjisinin, Bill Clinton sevgisinden fazla oluşu

Bernie Sanders, bu konularda tam ters biri.

  • Onyıllardır aynı tutarlılıkta, kimsenin onun dürüstlüğünden şüphesi yok.
  • Tecrübeli ama hep aykırı durduğu için, hala siyaset çarklarının dışında biriymiş gibi kendini konumlandırıyor.
  • Hiç çekinmeden sol popülizmi yapması, ezilmiş liberallere ilaç gibi geliyor. Kayıtlı genç demokratların %80 üstü oyunu bu 74 yaşındaki adama veriyorlar.

Kendini demokratik sosyalist olarak tanıtan birinin, tüm parti kodamanlarını etrafında toplamış Clinton organizasyonunu bu kadar zorlayacağını kimse beklemiyordu. Sanders’ın politikaları (evrensel sağlık hizmeti, bedava yüksek eğitim, zengine daha fazla vergi) aslen sosyal demokrattır ama ABD’de sosyalizm deniyor işte. Onyıllardır gündemlerinde Sovyetler olmasına rağmen (daha doğrusu tam da o yüzden), ABD halkı sosyalizmi en az tanıyan halk olabilir. Mesela Obama rekor seviyedeki açığı kapatmak için, en zengin kesimin vergi oranını %33'ten %36'ya çıkarmayı teklif ettiği için komünist olmuştu sağ medyaya göre… ki bu Bill Clinton dönemi vergi oranıydı, yeni bir artış değildi. Amerikan sağı, kendi ufak dünyaları içindeki bu ufak oynamaları binle çarpıp, iyi ile kötünün epik bir mücadelesi olarak görmeye meyilli.

(Bu etki aslında herkes için geçerli ama Amerikan sağı ayrı bir kulvarda. Dini eğitimin, herşeyi dualist bir mücadeleye indirgemesindeki rolü bence büyük, çünkü o hikayelerle büyüyor ve “kötü” ile uzlaşmanın ahlaksızlık olduğunu öğreniyoruz)

Hillary Clinton şaka maka adaylığını kaybedeceğini anlayınca, Sanders’a karşı kendini şöyle konumlandırdı:

  • “Sanders iyi hoş ama seçilebilir değil. Cumhuriyetçilerin halkı bu kış sosyalizm gelecek diye korkutmaları kolay. Oysa benim tüm kirli çamaşırlarım ortada artık, ne zamandır hep bana çalışıyorlar.”
  • “Ben Obama’nın varisiyim. Obama’yı bile bu kadar zorlamış sağcıların, çok daha solcu yasalar geçirmelerini ummak aptalca. Cumhuriyetçilere verilecek hiç bir taviz bu politikaları gerçeğe dönüştürmeye yetmeyecek. Onun yerine merkezci gözüken, ama gıdım gıdım bizi sola taşıyan politikaları yürütelim.
  • Sanders sadece ekonomi hakkında konuşuyor ve ona da bir tek açıdan yaklaşıyor. Bu ülke, tek konuya odaklanmak için fazla büyük. Benim dış politika, ulusal güvenlik, ticaret, oval ofiste threesome konularında tecrübem daha fazla. Putin’le pazarlık masasına benim gibi bir anasının gözünün mü oturmasını istersiniz, çok sevdiğiniz ama saftirik olan amcanıza benzeyen Sanders’ın mı?

Clinton henüz resmen olmasa da teknik olarak adaylığı kazandı. Genç tabanını genel seçimden soğutmamak için Sanders’a bir pozisyon önerebilir. Sanders da zaten kazanacağını umduğu için değil, parti programını ve diskuru sola kaydırmak için son saniyeye kadar yarışta kalıyor.


Gelelim cumhuriyetçilere… Bunların bir ara toplam 17 adayı vardı, tam evlere şenlik. 10 adayın katıldığı münazaralar yaptılar TV’de naklen yayınlanan. Araya ben karışsam farkeden olmayacaktı, olmadı da zaten. Artık o durumda bir tartışma olmuyor, simultane basın toplantısı oluyor. Herkes önceden çalışılmış, “fokus grupları” üstünde test edilmiş kelimeleri papağan gibi tekrarlıyor. Ve nüanslı görüşler yerini en baz duygulara, en mal fikirlere bırakıyor. Bu idiocracy kısmen çağın iletişim şartlarının bir sonucu. Güçlünün değil, yüzeyselin ve fanatiğin ayakta kaldığı bir sistem. En çok destek alanları yazayım:

Donald Trump: Son kalan aday. Popülist, anti-establishment (yani parti kodamanlarına karşı), diğer adayların toplamından zengin olduğu için kendi kendini finanse ediyor, ideolojisiz (bu onun ilk başkanlık denemesi değil, bir kaç sene önce demokrat adayı olabilirdi, sonra da bağımsız). En büyük destek onda, fakat onu sevmeyen de hiç sevmiyor, en yüksek negatif skorlar bunda.

Ted Cruz: Dini fanatik, anti-establishment (tea-party destekli), en sağcı ekonomi politikası bundaydı. Dinciler için en tutarlı, en samimi adaydı ama genel seçmen için çekici olmadığından, parti kodamanları bunu desteklemediler. Taa ki son anda, Trump’ın kaçınılmaz olduğunu görene kadar. Fakat o zaman iş işten geçmişti.

Marco Rubio: Hillary’e karşı en ideal adaydı. Kafa kafaya anketlerde hep onun önünde gözüktü. Genç, yakışıklı, göçmen, Amerikan Rüyası örneği, dış politikada tam şahin, yani establishment’ın asıl istediği. Ve tüm bu “makul” görünümlü paketin altında, tam bir yeni sağcı var. Yani her alanda fanatikleşen sağın keskin bir örneğiydi Rubio. Kendi eyaleti Floridayı Trump’a kaybedince bıraktı.

Jeb Bush: Parti kodamanlarının bir numaraları sevgilisiydi, establishmentın ta kendisiydi, çok para toplamıştı. Kendisi Florida valisiydi ne zamandır, yani tecrübeli ve görece düzgün konuşuyordu. Fakat zeitgeist, establishmentçılardan yana olmadığı ve Bush ismi fazla zehirli olduğu için (halen onun başlattığı iki savaş devam ediyor, Afganistan 15. senesinde ve ABD’nin en uzun savaşı şimdiden) patladı gitti.


Seçimin Önemi

Tüm bunlarla ilgilenmenizi gerektiren bazı pratik nedenler var. Bu seçim, dış politika açısından fazla bir şeyi değiştirmez. Clinton neredeyse Cumhuriyetçiler kadar şahin zaten. Asıl fark iç politikada:

Vergi ve bütçe politikaları halihazırda orta sınıfı daraltıyor, cumhuriyetçiler bunu kötüleştirir. Örneğin Cruz’un planladığı bütçede progresif vergi tamamen yokoluyor, düz vergiye geçiliyor. Bunun getirdiği 10+ trilyon dolarlık yükün nerdeyse %50'si, tepedeki %1'lik kesime verilen ayrıcalıklar. Zaten o %1, halihazırda %99 kadar servete sahip nerdeyse.

Bu piramit tepeye çıktıkça iyice sivriliyor: O vergi yükünün %30'u, tepedeki %0.1'lik kesim için. Bunu “bireysel özgürlük” veya “ufak devlet” görüşü adı altında savunan dindar hristiyanların peygamberi, “zenginin cennete girmesi devenin iğne deliğinden geçmesinden zor” demişti.

“Makul” gözüken Rubio’nun da aşağı kalır yanı yoktu. Mesela yatırım gelirlerine vergiyi yokediyor (Zenginlerin gelirlerinin büyük kısmı borsadan, fondan, faizden olduğu için, efektif vergi dilimileri %0'a yaklaşırken, orta sınıf biri %30–35 vergi verecek).

Zenginlik farkının hızlanarak arttığı bir ABD, tüm Dünya ekonomisi için kötü haber. Buradaki orta sınıfın alım gücünün düşmesinin veya sosyal gerilimin artmasının yankıları Tokyo’da da duyulur, Bombay’da da, Kayseri’de de. Hemen her sektörde lider olan, 17–18 trilyon dolarlık bir ekonomiden ve kültürel propaganda ağından bağımsız olabilmek için, anca dağ başında ağaç kökü yiyerek hayatta kalmaya çalışmak lazım.


35 sene öncesinden bir seçim sloganı

Hatırlaması zor ama Donald Trump bu yarışa neredeyse şakasına, tek bir konu üzerinden girmişti: Obama’nın ABD doğumlu olmaması ihtimali (birther movement).

Adamın doğum kayıtlarını, cumhuriyetçi partiden olan Hawai valisi bizzat onayladı, bunlar yine vazgeçmediler. Fakat bu tipleri, NASA’nın hiç bir zaman aya gitmediğine inanan çatlaklarla bir tutmamak lazım. Zira arkasında toplanıp birleştikleri bu saçma davalar, yüzeyin altındaki asıl nedenleri maskeliyor. Bu nedenlerden biri tabii ki ırkçılık. Fakat en ilginci bu değil.

Trump’ın şovu tutunca ve yasadışı göçmenlik konusuna sıçrayınca, maskesi “Dobra adam, politik doğruculuk onun umrunda değil” şeklinde evrildi. Destekçileri bunun önemine kendilerini inandırırken, Trump’ın söylevlerinin gerçekdışılığına önem vermediler (“Tüm sınıra bir duvar öreceğim ve bunu Meksika’ya ödettireceğim”).

Trump’ın adaylığı somutlaşınca, onu gırgıra alanların kahkahaları, yavaş yavaş sinirli gülüşmelere, sonra da beş karış açık ağızlara dönüştü. İşte tam da bu noktada, Trump’ın insanlara gerçekte ne sattığı, ne pazarladığı belli oldu: Olmayan bir geçmişe duyulan nostalji.

Bu çok kuvvetli bir duygu ve bu yüzden Trump’ın seçim sloganı, “Make America Great Again” (Amerikayı tekrar yüceltelim). Bunun yüzeyde ima ettiği şey, Reagan döneminde zirveye çıkan Amerika’nın Obama döneminde dip yaptığı. Elbette her türlü veri tersini söylüyor. Obama döneminde işsizlik azaldı, resesyon durdu, şirket karları fırladı, sektörel iflaslar önlendi (özellikle otomotiv), dışişlerinde Bush dönemine göre verim arttı, vs. Reagan’ın meşhur trickle down economics politikasının ise elle tutulur bir yanı yok.

Fakat bunlar mühim değil. Make America Great Again’in yakaladığı asıl duygu, Obama’nın veya ırkçılığın çok ötesinde, insanların ellerinin altından kayıp giden bir dünyayı canlandırmak istemeleri. Hayatları boyunca inandıklarının aksine, Amerika’yı Amerika yapan insanlar olmadıklarını farkediyorlar. Wall Street’e, Silikon Vadisi’ne, Hollywood’a yabancılar. İşlerini serbest ticaret anlaşmalarıyla gelen outsourcing dalgalarında kaybediyorlar.

Gaylerin saklanmadığı, göçmenliğin arttığı, zengin-fakir farkının tavan yaptığı bu yeni, hızlı, garip dünyaya uyum sağlayamayan, ekseriyetle beyaz ve kırsal olan insanların, kendi kendilerine anlattıkları bir masal “Make America Great Again”. Yoksa dobralıktı, Obama’nın komünistliğiydi, gizli Müslüman oluşuydu, politik doğruluğun boğuculuğuydu… bunlar işin yüzeydeki kısımları; bunlar insanların duygularıyla vermiş oldukları kararları rasyonalize ederken yaptıkları şaklabanlıklar.


Bu yazının orjinalini, Şubat 2016'da www.FularsizEntellik.com da yayınlamıştım. O zamandan beri adayların çoğu çekildi, ben de gerekli güncellemeleri yukarıda yansıttım. Orjinal yazıda, Trump karşıtlarının Rubio’nun arkasında birleşeceğini tahmin etmiştim. Rasyonel seçenek oydu. Hatalı çıktım. Zaten bu seçimler hakkında en son yapılması gereken varsayım “rasyonellik” ile ilgili olmalı.

Bu tip yazıları Medium ve FularsızEntellik ‘te okumaktansa, doğrudan email olarak almak isterseniz (link değil içeriğin kendisi emaillenecek) şu formu doldurun, direnişe katılın.