Photo via 979online.com

Entrikaya giriş: House of Cards

Yıllardır önünden geçip bir türlü uğramaya cesaret edemediğim görkemli bir mekan gibiydi Netflix dizisi House of Cards, sonunda yolumu düşürmeyi başardım. Dört sezon kadar geç kalmış olsam da arka arkaya izlemenin verdiği keyifle açığı kısa sürede kapattım. Yönetmen koltuğunda David Fincher ve Jodie Foster başrollerde ise Kevin Spacey, Robin Wright ve Kate Mara gibi isimler olunca dizinin çekim gücüne karşı koymak bir yerden sonra mümkün olmuyor.

BBC’nin aynı adı taşıyan mini serisinden adapte edilen dizinin BBC versiyonu ise Michael Dobbs’un kitabından uyarlama. House of Cards; Başkanlığa göz dikmiş olan hırslı politikacı Francis Underwood (Kevin Spacey) ‘un inişli çıkışlı politika hayatını odak alıyor. Bir Beyaz Saray draması olarak başlayan House of Cards kendisini zamanla açan dizilerden. Çok yönlü bir dengesi var. Durağan karakterlerin ani çıkışları, beklenmedik hamleler ve gizli kapaklı işler derken kendinizi nasıl olduğunu anlamadan ölümcül bir entrikalar ağı içerisinde buluveriyorsunuz. Kongre üyesi Francis Underwood ve eşi Claire Underwood (Robin Wright) ’un yükselme mücadeleleri zamanla onların bile önüne geçen yan karakterler doğuruyor. Francis’in genç gazeteci Zoe Barnes (Kate Mara) ’a olan zaafı ve Claire’ın geçmişten çıkıp gelen gizli aşkı Adam Galloway (Ben Daniels) olayların duygusal seyrinde göze çarpan önemli anti parantezler oluşturarak hikayeye renk katıyor.

House of Cards’ın I. Sezon ekibi

Seyirciyle oyun oynayan bir karakter

Dizinin en güzel tarafı belki de Frank’in izleyiciyi asla yalnız bırakmaması, onları sürekli hikayeye birinci elden dahil ediyor, bunu da göz teması kurarak yapıyor. Evet, House of Cards’a ilk bölümden itibaren karakteristik bir özellik getiren bu durum sayesinde Frank, sık sık kameraya dönerek seyircisiyle oyunlar oynuyor. Alter ego, iç ses, adına ne derseniz, yapımcılar bu tekniği senaryoya iyi oturtmuş. Dizi izlendikçe fark edildiği üzere Frank bu yöntemle Beyaz Saraydaki güçlü-zayıf dengesinin bir benzerini seyirci üzerinde de kurmaya çalışıyor. Kısacası gelecek olaylara psikolojik olarak hazırlayıp yönlendirme stratejisi uyguluyor.

House of Cards I. Sezon resmi fragman

Hırs, güç arayışı, saplantı, kıskançlık, yalan, ihanet ve entrika House of Cards kodları olarak sıralanabilir. Kendisine vadedilen Dış İşleri Bakanlığı görevine bir başkasının getirilmesiyle açılış yapan Francis Underwood’un öfkesinden sezon boyunca hemen herkes nasibini alıyor. Tıpkı Game of Thrones’ta olduğu gibi bir taht için savaşan pek çok aday var, ancak kural olduğu üzere yalnızca birisi kazanabiliyor. Tahmin edildiği gibi kazanma aşkıyla en fazla kavrulan aday Frank’ten başkası değil. Arzularının bir anda gerçekleşmesinin mümkün olmadığının bilincinde hareket eden Frank amaç uğruna kalbini eritmiş bir karakter. Yavaş yavaş ilerleyerek hedefe sinsice yaklaşıyor. Eğitim Yasası Projesine kendi başını koymasına rağmen tatmin olamayınca ilk iş olarak en güçlüleri yanına çekiyor. Önce Amerika Başkanının güvenini kazanıyor, hemen ardından Başkanın sağ kolu Linda Vasquez (Sakina Jaffrey) ’in oğlunu istediği Üniversiteye sokarak onu da hazinesine ekliyor. Doğalgaz Şirketinde lobici olarak görev alan eski çalışanı Remy Danton (Mahershala Ali) ile suları sıcak tutmayı da ihmal etmiyor. Frank tüm sezon boyunca istikrarlı bir denge siyaseti güdüp büyük bir vakarla gücü eline geçireceği anın gelmesini bekliyor.

Topsuz, tüfeksiz savaş

Çevresindekilerin güçlü ve zayıf yanlarını ustaca analiz eden Francis o noktalara baskı uygulayarak topsuz tüfeksiz bir savaş sürdürüyor. Üstelik bu savaşın şiddeti her bölümde bir doz daha artıyor. Dizinin ilk sezonunda Başkanla olan yakınlığını kullanarak onu her fırsatta manipüle etmeyi başaran Frank’ in ikna kabiliyeti seyirci olarak en çok hayranlık duyduğum tarafı. Hayırı kesinlikle cevap olarak kabul etmiyor. Gerektiğinde hayati risklere girerek blöfler bile yapıyor, ama önünde sonunda durumu kendi lehine çevirmeyi başarıyor.

Eşi Claire’la olan ilişkisinde de ideal aile portresi çiziyor. Fakat Beyaz Saraydan ayrılıp evde baş başa kaldıklarında Frank’in demir gibi karakterindeki en büyük çatlağın Claire olduğu ortaya çıkıyor. Belki kendisine tıpatıp benzediği için, belki de ona kafa tutmayı başarabilen tek canlı olduğundan Frank, Claire’a karşı çokça kez yenilgi görüyor. Başına buyruk otokrat ana karakterin ona nazikçe saldıran böylesi bir yan karakterle desteklenmesi hem Frank’i sıkıcı ve tekdüze olmaktan kurtarıyor, hem de erkek egemen katı siyasal düzenin içinde Claire karakterine apayrı misyonlar yüklüyor. Öyle ki sezon finaline doğru araları hafif gerilince Claire’ın evi terk edip eski aşığının kollarına koşması Francis’i pek belli etmese de kelimenin tam anlamıyla darmaduman ediyor. Her zaman yalnız yürümek mümkün değildir, her güçlü erkeğin ardında bir kadın vardır mesajını da dizi tam bu noktada patlatıyor.

Usta aktirs Robin Wright, Claire Underwood rolünde.

Frank & Claire ilişkisini farklı kılan; ne denli birbirlerinden sıkılmış olsalar da alışkanlık haline gelmiş olan aşklarından vazgeçememeleri. Birlikte kurdukları ve yavaş yavaş resmiyetini ilan etmeye hazırlandıkları krallıklarını kişiliklerinin önünde tutuyorlar. Claire, Frank’in kendi ardından çevirdiği tüm işleri Frank’te Claire’ ın ona attığı kazıkları biliyor. Ama ikisi de susuyor. 50' li yaşlarında çocukları olmayan bu çift inşa ettikleri kraliyeti çocukları olarak görüyor ve onun iyiliği için günün sonunda her şeyi bir kenara atıp aynı yatakta buluşuyor. Aralarındaki bu değişken iletişim biçimi yüzünden tüm sezon boyunca evliliklerinin gerçekliğini sorgulamamak ise kaçınılmaz oluyor.

Yumuşak hareketler

13 bölümlük birinci sezon boyunca Francis saman altından su yürüten bir yılan misali hiç dikkat çekmeden yumuşak hareketlerle kendisine zorluk çıkaran kişilerden teker teker kurtuluyor. Başarıya giden yolda yapılan her şey mubahtır onun politikasının yegane sloganı. Bu mantığın ışığında basını da arkasına almayı başaran Frank, 27 yaşındaki genç gazeteci Zoe Barnes’ı emellerine kusursuz standartta uyum sağlayacak şekilde alet ediyor. İşinde iyi noktalara ulaşma hırsıyla yanıp tutuşan, kimsenin kale almadığı Zoe Barnes Frank sayesinde genel yayın yönetmenini işten kovduracak güce ulaşıyor. Ne var ki güç sarhoşu olan Zoe’yi kontrol etmek Frank’in sandığı kadar kolay olmuyor.

Genç yıldız Kate Mara, Zoe Barnes rolünde.

Zoe, Francis çatışmalarında dizi sık sık baba-kız vurgusunda bulunuyor. Ailesiyle sorunlu olan Zoe her daim yokluğunu çektiği baba figürünün yerini Frank’le dolduruken, her ne kadar çocukları sevmediğini söylese de evlat hasreti çeken Frank ise Zoe’ye küçük bir kız çocuğuymuşçasına yaklaşıyor. Bir müddet sonra Zoe üzerinde uyguladığı gücün kontrolsüzleşip geri tepmeye başlaması Frank’in durumu kurtarmak için seksi devreye sokmasına neden oluyor. Seksle birlikte aralarındaki baba-kız ilişkisi noktalanınca Frank ve Zoe sürtüşmesinde işler amaç-araç karmaşasına dönüşerek içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Burada her şey karşılıklı

Hemen her dizide olduğu gibi House of Cards’ın da büyük bir talihsizi var: Peter Russo (Corey Stoll) Frank’in görünmez karakterlerden efsaneler yaratma arzusunun ilk kurbanlarından olan Russo kendisinden sonra sırayı Zoe’ye devrediyor. Çok fazla sürpriz bozan vermeden değinecek olursam; Alkol ve seks bağımlısı iki çocuklu boşanmış bir meclis çalışanı olan Peter, Francis Underwood sayesinde Valiliğe dek yükseliyor. Frank Beyaz Saraydaki bir numaralı adamı Doug Stamper (Michael Kelly) ile yürüttüğü güçlü kampanya sayesinde Russo’yu bataklıktan çıkartıp zirveye yerleştiriyor. Tabi ki karşılıksız değil. Başkan yardımcılığına ulaşmak isteyen Frank bu hedefine ulaşabilmek için Russo’yu önemsiz bir piyon olarak kullanıyor. Ne var ki işler Francis’in beklediği gibi gitmeyip Russo ona ettiği sadakat yemininden dönünce Frank’in korkunç gazabına maruz kalıyor.

House of Cards’ ın Game of Thrones’la çok fazla benzerlik gösterdiğini söylemiştim. Dizinin ilk bölümünden beri ana karakterlerden olan Russo’nun başına gelenler tam olarak GOT’un birinci sezonunda Eddard ‘Ned’ Stark’ın başına gelenlerle aynı. Bunun bir ilk değil sadece başlangıç olduğunu hatırlatmakta da fayda görüyorum, çünkü House of Cards bölümlerinde ilerledikçe bunun gibi daha pek çok örnekle karşılaşmak işten bile değil.

Photo via theatlantic.com

Tercih değil, zorunluluk

Frank’ in en büyük korkusu güç ve kontrol kaybı. Russo karşısında panikleyip ona saldırmasının tek nedeni de bu. Fakat Frank en başında da belirttiğim gibi sonuna dek beklemeyi tercih ediyor. Ne zaman ki işgalcilerin krallığının kapısını zorlamaya başladığını fark ediyor işte o andan sonra harekete geçiyor. Dizi bağlantıların önemine de olabildiğince değiniyor. Tozlu raflara kaldırılmış bir numara, unutulmaya yüz tutmuş eski bir yüz, değersiz bir fahişe, ya da Peter Russo’da olduğu gibi kirli bir geçmişin yaratabilecekleri zekice işleniyor.

Photo via futuristgerd.com

Dizi kendi içinde çok fazla abartıya kaçmadan politik söylemler de yapıyor, ufaktan devlet politikalarını eleştiriyor. Yer yer ast-üst ilişkilerinin işlevsizliğine dikkat çekiyor. Kanunlardaki en küçük boşlukların kötü amaçlı kişilerce nasıl fırsata çevrilebileceğini anlatıyor. Tüm bunları yaparken aslında siyasetin iki yüzlülüğünden dem vuruyor. Esas olaraksa politikanın eller kirlenmeden yapılacak bir iş olmadığını, güçsüzlere yer yok başlığı altında aktarıyor. Çelik gibi sinirler, taştan bir kalp ve dondurulmuş ruhlarla dolu insanlar tarafından yönetildiğimizi, bunun bir tercih değil zorunluluk olduğunu da imzasının altına not düşüyor.

Photo via fontsinuse.com

Şeytan ayrıntıda gizlidir

House of Cards’ta beni en cezbeden şey ise hiç kuşkusuz detayların gücü. Her karakter kendi detaylarıyla ayrılmaz bağlar eşliğinde çiziliyor. Bu detayların servis edilme biçimi de fiziksel ve psikolojik olarak ayrılıyor. Claire’ın origamiye sardığı merak ilk başlarda sadece dizinin süresini uzatmak için araya yerleştirilmiş bir ayrıntı olarak hissedilirken finalde; bağlılık, karakter kırılması ve vazgeçme gibi temalara yüklenip fotoğrafın orta yerine bırakılıyor. Yine sezon başında Claire’ın acımasızlığı sinir bozucu raddelerde yerimden zıplamama neden olurken sezon sonunda davranışlarına getirilen saniyelik açıklamalarla ona hak vermemek imkansız hale geliyor. Aynı şekilde Frank’in PayStation’daki adam öldürme merakı, sürekli bastırmak zorunda kaldığı şiddet duygusuna yapılan başarılı bir atıf. Dizinin her fırsatta spora ve okumaya özendirmesinden bahsetmiyorum bile. Russo’nun çocuklarıyla olan sohbeti, Zoe’nin çıkma teklifini bir türlü kabul etmediği iş arkadaşının evine sığınmak zorunda kalması, kendi dairesindeki örümcekleri öldürmeyip kapıcıya mesaj olarak salona bırakması…. hepsi birer amaca hizmet eden detaylar şeklinde var ediliyor, ama asıl önemli olanın zeka oluşu, savaşların artık silahlardan ziyade bilinçli entrika ve güçlü bağlantılarla kazanıldığı da üstünde tepinile tepinile vurgulanıyor.

Sıkıntıyı hissetmek

Son olarak House of Cards çoğu izleyici kanaatinde sıkıcı, aşırı siyasal söylem yüklü, takip etmesi zor, ağır ilerleyen bir dizi olarak nitelense de Emmy ve Altın Küre başta olmak üzere pek çok prestijli televizyon ödülü aksini söylüyor. Dizi henüz 4. sezonda olmasına rağmen 145 adaylık ve 21 ödülle Imdb’nin en iyi 250 Tv dizisi listesinde 32. sıraya yükseldi bile.

Evet dizinin yavaş ilerlediği ve yer yer bunaltan bir siyasete maruz bıraktığı doğru, ama akışın gerekliliği bu diye düşünüyorum, çünkü herhangi bir bölümün içinden bu siyasal kısımları çıkarırsanız House of Cards’ın sıradan bir pembe diziden farkı kalmayacağına eminim. Üstelik tüm olay örgüsü ve hikaye ısrarcı bir sabır öğesi üzerine kurulu. Francis sizden kendisiyle birlikte sabretmenizi, sıkıntıları hissetmenizi bekliyor. Bana kalırsa bunu çok da iyi başarıyor çünkü tüm yavaşlığına ve bunaltan havasına karşılık kısa sürede sadakatinizi kazanıyor. Yapılan tüm anketler de dizinin Frank Underwood karakteri yani Kevin Spacey’ nin muhteşem oyunculuğu için izlendiğini ortaya koyuyor.