Girişim hikayelerine bir yenisi daha: interacthings

Girişimcilerin hikayelerini hep kendi yazdıkları bloglarda okuruz ama bu sefer hikayeyi başrolden değil yardımcı oyuncunun gözünden okuyor olacaksınız.

Bir Adem ilter girişimi olan interacthings nasıl doğdu, neler yaşandı ve şu an ne durumda?

Nasıl Doğdu?

Sanırım kişiler ve hikayeler değişse de bazı şeyler hep aynı: Senelerdir kurulan ‘kendi işine sahip olma’ hayali, ani bir fırsat (Ademin aniden işten çıkması ve tam o sıralar bir arkadaşının ofise ortak aradığını söylemesi), en az bir destekçi (yani gaz veren kişi, bu hikayedeki ben) ve de az biraz para (bizde ciddi bir birikim olmasa da yeni düğün yapmış olmanın rahatlığı).

Sumahan’da ufak bir ofiste başladık. Hikayeyi ‘başladık’ diyerek anlatıyorum çünkü her safhasında yanındaydım ve resmi şirket işlerinden ben sorumluydum. Ilk etapta şirketi kurmadık, ufak tefek başlamaktı amacımız ama daha hiç ufak işler yapmadan büyük iş fırsatları çıktı karşımıza, bu fırsatları kovaladık ama tabii hemen yakalayamadık (iyi ki yakalayamamışız). Daha sonra netleşen bir iş için hemen şirketi kurmaya karar verdik. Asıl soru şuydu şahıs mı limited mi? Ikisinin de avantajları ve dezavantajları vardı, epey bir araştırmadan sonra en kritik kararımızı verdik ve ilk büyük hamlemizi yaparak limited şirket kurduk. Bize daha uygun ve daha prestijliydi.

Neler Oldu?

Şirketi hemen kurduk ama o işi hemen alabildik mi? Tabii ki hayır. Birkaç senelik tecrübemizde ögrendik ki; hiç bir şey hayal ettiğimiz gibi hızlı ilerlemiyor. Görüşülen işler hemen alınmıyor, alınanlar hemen başlamıyor, hemen bitmiyor ve daha önemlisi bitse bile hemen ödeme olmuyor. Zaman su gibi akıp geçerken ihtiyacınız olan miktar artıyor ancak geciken ödemelerde ya da uzayan projelerde gelecek miktar değişmiyor. Planlamalarınızı çok ama çok doğru yapmanız gerekiyor.

Amacımız gerçekten para değil, iyi işler çıkarmaktı ama iyi işler gerçekten zaman alıyor ve zaman da nakit gerektiriyordu. Bu nedenle, gelen işlerde hep seçici davrandık, ufak bütçeli projelere hiç yanaşmadık.

Hep büyük oynadık. Büyük işler aldık, ilk fırsatta büyük ve güzel bir ofise çıktık. Şirketin prestiji bizim için ilk etapta her şeyden önemliydi, tüm enerjimizi buna harcıyorduk, yatırımımızı şirkete yapıyorduk. Gerçekten de istediğimize ulaştık. Bir sürü mailler, mesajlar alıyorduk. Bizimle çalışmak isteyen kişilerden, sadece ‘sizi seviyorum, takip ediyorum’ diyen genç kardeşlerimize kadar.

Galata’daki ofisimizde gün batımını ve doğumunu izlediğimiz manzara

Tek kişiyle şirketi çevirmek çok yorucu ve sürdürülebilir değildi. Nakit akışını arttırarak büyümek için ya bir ürüne ya da iyi bir ekibe sahip olmak gerekiyordu. Ürün için vakit, ekip için de nakit yoktu. Belki de plansız ve birikimsiz başlamış olmanın dezavantajını tam da bu noktada yaşadık. Evet büyük işler alıyorduk ama, zamana yaydığımızda aylık ihtiyaçlarımızı ve şirketin ihtiyaçlarını ancak karşılayabiliyorduk. Ekibe birkaç kişi dahil ettiğimiz zamanlar olduysa da, aklımızdaki oluşumu yakalayamadık. Istediğimiz kalitede iş çıkaracak güçlü bir ekip kurmak her açıdan zordu.

Şirketi resmi olarak kuralı geçen ay tam 2 sene oldu. Geriye dönüp neler yaptık diye baktığımızda kısaca şöyle:

Neler Yaptık?

  • Türlü türlü işler yaptık.
  • Elimizden gelenin daha iyisini yapmak adına yeri geldiğinde dışardan destek aldık. İşin mükemmeliyeti (müşteri o detayları göremeyecek, anlayamayacak olsa bile) bizim için gereğinden fazla önemliydi. Ama böyle mutluyduk.
  • Front-end ve tasarım temalı çıktığımız yolda UX konusunda kendimizi geliştirdik ve (bu konuda uzman bir dostumuz sayesinde) imkan olan projelerde uyguladık.
  • Güzel ofislerde çalışmanın tadını çıkardık. Galata’daki ofisimizde gece-gündüz kalıp İstanbul’da turist edasında yaşadık, benim için o yaz unutulmazdı.
  • CodePen’in Meetup İstanbul’u düzenledik.
  • Sketch Meetup İstanbul’u düzenledik.
  • Beraber çalıştığımız bir arkadaşımızın UX’e yönelmesine vesile olduk ve eğitim için Amerika’ya yolcu ettik.
  • Birkaç stajyer arkadaşı yanımıza almayı denedik. (Ama olmadı. Gençlere yol göstermeyi çok ama çok istesek de, bu iş emek ve vakit istiyordu. Bizim için stajyer ucuz işçi değil, pırıl pırıl bir öğrenciydi. Eğitime vaktimiz olmadığını farkettiğimiz an bu mevzuyu açtığımız gibi kapadık.)

Neler Yapmadık?

  • Elektrik alamadığımız kişilere iş yapmadık.
  • Keyif almayacağımızı düşündüğümüz projelere girmedik.
  • Hiçbir zaman ‘olduğu kadar’ demedik.
  • Hiç bir projeyi patlatmadık, ‘zaman’ en değerli sözümüzdü.
  • Devlet babayı kandırmadık. (Vergiyi azaltmak için katakullilere girmedik, dürüst olalım varsın az kazanalım dedik, aferin bize!)
  • Uzmanlık alanımız olmayan konuda iş almadık, her işe burnumuzu sokmadık kısaca. Ya da arada ‘komisyoncu’ olmadık. (Bu işin de bir piyasası var cidden; sana gelen işi reddetme, yapacak birini bul, ucuza yaptır, oturduğun yerden kazan. Yapabilene hayırlı işler!)
  • İş kovalamadık. (Özeleştiri: iş almak için çabalamadık, bize gelen işlerle ilgilendik)
  • Ortaklık fikrine sıcak bakmadık.
  • Ara sıra yeni bir ürün için fikirlerimiz olsa ve hatta üzerinde çalışmaya başlasak bile bitirmedik. (Belki de bitiremedik, neticede kişisel projeler karın doyurmuyordu ve aylık ödemeler göz açıp kapayıncaya kadar geliyordu.)

Okurken ‘keşke öyle yapmasaymışsınız/yapsaymışsınız’ dediğiniz şeyler mutlaka vardır ama biz hiç ‘keşke’ demedik, hala da demiyoruz. Her ne olduysa mutluyduk, şu an da mutluyuz. Açıkça yazmamın sebebi, her hikayeden alınacak dersler vardır, bizimkinden de alan genç kardeşlerimiz olur belki.

Son Durum

Buraya kadar okuduysanız bizim hiç sektör insanı olmadığımızı anlamış, bunlar bu kaprislerle iş yapamaz para falan da kazanamaz demişsinizdir. Tebrikler, bildiniz! Lakin sorun para değil, bizi mutlu eden işler yapamamaktaydı. Müşteri memnuniyeti denen şey, herkesi olduğu gibi bizi de baltalıyordu. Ne yaparsak yapalım son ürün bizim yaptığımızla aynı olmuyordu. “Burda boş alan kalmış falanca logoyu da oraya koyalım’ diyen müşteriye UX anlatamıyorsunuz, inci gibi kodladığınız sayfalar murdar olmasın diye işi teslim ettiğiniz firmanın yazılımcısını seçemiyorsunuz. Velhasıl kelam, dertler bir değil bin! Tabi bizim gibi takıntı derecesinde mükemmeliyetçiyseniz. Değilseniz, ne mutlu size.

Pes etmeden 3 sene boyunca çabaladık. Güzel işler çıkardık, güzel insanlarla çalıştık, güzel dönüşler aldık, çok keyifli anlar yaşadık. Ama bir o kadar da yorulduk; gecemiz gündüzümüze, hafta içimiz hafta sonumuza karıştı. Aklımızdaki her tatili erteledik, en sevdiğimiz insanlara bile saat tutarak vakit ayırabildik. Hep ‘büyümeyi’ ve üstümüzdeki iş yükünü azaltmayı hedefledik. Bilhassa benim bu konuda ciddi hayallerim vardı, yoksa hikayenin ‘gaz vereni’ olamazdım zaten.

Yardımcı oyuncu olmakla başrol olmak bir değildi tabi. Sevdiğimiz işleri yapmaya çalışsak da, pürüzler yoruyordu. Bir gün Adem, ‘dükkanı kapıyorum’ dediğinde ‘olamaaz’ dediysem de, benim başrolün yaşadıklarını anlamam mümkün değildi. Bu işe girişmeye karar verirken tek yaptığımız şey mutlu olacağımız şıkkı seçmekti. Ruhsal, zihinsel ve fiziksel yorgunluklar birikmeye başladığında yeniden şıkları değerlendirmenin vakti gelmişti. Mutlu edecek şık değiştiğinde, geçmiş kararlarda (sırf çok emek verdik diye) ısrar etmenin anlamı yoktu.

Bu kararı vermemizle ilgili benim için en kıymetli anılardan biri şu oldu: Rıza’nın arayıp “abi dükkanı kapıyormuşsun, maddi sebeplerdense destek olalım” demesiydi. Sebep maddi sıkıntılar değildi ama bu teklif çok kıymetliydi. Hep yanımızda olan, her türlü desteğini bizden hiç esirgemeyen dostumuza burdan sevgi ve teşekkürler.

Resmen olmasa da fiilen interacthings’e son verdik. (Bu arada artık ltd şirketlerde ofis zorunluluğu olmadığı bilgisini de verelim) Dükkanı kapadık ama resmen varlığımızı sürdürüyoruz. Daha mutlu olacağımız başka şıklar seçtik.

Adem‘in artık düzenli bir işi var. Bu kararı ona verdiren ‘düzenli iş’ ya da ‘maaş’ gibi şeyler değil sadece ‘feyiZli’ bir ortamda çalışacak olmaktı. Sadece birkaç haftadır işe gidip geliyor olsa da, akşam eve gelen adamın yüzünde o tatmin olmuşluğu görebiliyorum. İstediği ortamı bulmuş, kafasındaki stresleri atmış, kendi projelerine zaman ayırıp mutlu olan, sevdikleriyle huzurlu vakit geçiren bir adam. Hayatımıza erteleyemeyeceğimiz güzelliklerin girdiği şu günlerde, enerjimizi müşterilere değil kendi mutluluğumuza ve dünyaya yeni gözlerini açan kızımıza harcıyoruz.

Yani, Mutlu Son :)

Emek verdiğiniz şeylerden vakti geldiğinde vazgeçmeyi bilin. Hiçbir kararınızın kölesi olmayın. Çevreden gelen tepkilere göre yönlenmeyin. Sadece mutlu olacağınız şıkkı; gerektiği anda, ertelemeden (kendinizi fazla yıpratmadan) seçin. Herkese bol şans!