Google’ın Mutfağından Bildiriyorum

Kaynak: NYT http://www.nytimes.com/2013/03/16/business/at-google-a-place-to-work-and-play.html

Google: Taze mevsim salatası eşliğinde sunulan palamut buğulama mı tercih edersiniz yoksa ızgara sebzelerle birlikte füme organik tavuk göğsü mü?

Ben: İş alırım ben. İş var mı?

Google ofisleri ve iş verme stratejileri internette epey yazıldı çizildi. Çalışanlarına ne kadar eşsiz imkanlar sunduğu, herkesin kendi gibi olabilmesine izin verdiği, yaratıcılığı törpülemek bir yana onu daha da canlandırmak için herkesi teşvik ettiği hiçbirimiz için sır değil artık.

Bir başka Medium Türkçe yazarı sevgili Damla’nın da Google’ın çalışma kültürüyle ilgili yazısında değindiği gibi dakikada beş başvuru alan bir şirketten bahsediyoruz ne de olsa, günde ortalama altı bin sekiz yüz ediyormuş. Siz bu paragrafı okurken bir iki tane gelmiştir.

Gel gelelim madalyonun iki yüzü vardı öyle değil mi?

Bu yazıyla amacım bin kere anlatılanı tekrar etmek değil; kendi Google deneyimimi paylaşmak. Şimdiden uyarayım; açsanız hiç çekilmez.

Yedi yıldır New York’ta yaşayan, burada okumuş ve çalışmış (gerçekten bakın, şu an minik kahvecilerde oturup medium yazıları yazdığıma bakmayın) biri olarak elbette benim de Google fenomenine kendimi kaptırdığım zamanlar oldu. Ben acı bir istatistik olarak Google tarihinin tozlu sayfaları arasında kalmış olsam da (ben başvurmasaydım dakikada beş başvuru ortalamasını düşürebilir miydim ki?..) gururla bildiriyorum ki arkadaş grubumdan tam beş kişi şu an Google’ın New York ofisinde çalışıyor. BEŞ! Hem de her birinin sadece iki gözü, iki kulağı var; bildiğin insan.

Bu şu demek: ben o ofisten içeri bir çalışan kılığında sızamamış olsam da misafir olarak gitmek için pek çok fırsatım var. Bu ayın başlarında bir gün “kendimi şanslı hissediyorum” tuşuna mı bastım ne olduysa bir anda yazılarımı yazdığım mağaramın dışına ışınlandım. Gözlerimi açtığımda Google’ın kapısının önünde duruyordum ve beş arkadaşımdan biri yüzünde kocaman bir gülümsemeyle beni içeri davet ediyordu. Rüya başlasındı.

Öncelikle belirtmeliyim ki Google için tarihi bir güne şahitlik ettim: o gün Google Home halka duyuruluyordu ve tüm çalışanlar heyecandan kıpır kıpırdı. Yani ben öyle olur sanmıştım ama her şey normaldi, kimsenin umrunda değildi home mom. Binaya girişte çok ciddi bir kalabalık vardı, asansör sırasının gelmesi için biraz bekledik. Ben bu güruhu kafamda Google Home duyurusuna bağlamıştım illa bir sıradışılık yaşanmasını istediğim için ama arkadaşımın söylediğine göre bu her gün yaşanan, sıradan bir durumdu. Zaten Google Home açıklanıyor diye çalışanlar kendini heyecanla sokaklara mı atacaktı? Ne düşünmüştüm ben de bilemiyorum; zaman zaman (genelde) kendimi anlayamıyorum.

Sıkışık asansör yolculuğumuzun bazılarında hafiften rahatsızlık yarattığı belliydi. İki ihtimal vardı: ya New York’a yeni taşınmışlardı ve dip dibe yaşama henüz ayak uyduramamışlardı ya da onlar Google’da değil, Google’ın o binada başka şirketlere kiraladığı ofislerden birinde çalışıyordu.

Koskoca Google 201o'da 1.9 milyar dolar ödeyerek (rekor hala onlarda mı acaba) satın aldığı binadan maksimum kar etmesini de bilecekti elbette. Bir an kendimi Google çalışanı olmayarak Google’da çalışmak zorunda kalsam nasıl hissederdim diye düşünmekten alamadım. Sevgilisi için zorla futbol maçına giden kız arkadaş ya da bayram tatilini karısının ailesiyle geçirmek zorunda kalmış koca aklıma gelen ilk örnekler…Çok yakınsın ama hala dışlarındasın, üstüne üstlük de her gün onlar yüzünden işe geç kalıyorsun. Psikolojik savaşın modern versiyonu.

Asansörden indiğimizde arkadaşım beni aşağıdaki kalabalıkla büyük tezat oluşturan bomboş bir lobiye yönlendirdi. İçerinin renkli Google logosu dışında epey beyaz olduğunu hatırlıyorum. Belki de hafızam beni bir bilim-kurgu filminde başrolü oynadığıma inandırmak istiyordu ama o an orada bulunma amacım bilim-kurgudan çok uzaktı: yeniden ismimi yazdırıp, içeride olduğumu Google tanrılarına bildirmem gerekiyordu. Belli ki binadan girer girmez kimlik ve hesap verdiğimiz, işini çok ciddiye alan iri amcanın otoritesi asansöre kadar olan on adımlık koridorla sınırlıydı. Biri kısa ömürlü, öbürü pasaport değerinde iki geçici kimlikten sonra artık kesin olan bir şey vardı: Google benim içeri sızdığımı biliyordu.

Kendi kendimi anons ettiğim makinenin tükürdüğü fotoğraflı minik ziyaretçi kimlikçiğimi Google renklerinde bir klipsle her an görünen bir yerime taktığımı üç kere konrol ettikten sonra yavru ördek gibi arkadaşımın peşine düştüm. Çok heyecanlıydım ve gözlerimi hiç kırpmamaya çalışıyordum. Ya tam o sırada olağanüstü bir olayı kaçırırsam?

Turistik turumuza açık ofislerden ve ortak alanlardan başladık. Her yer filmlerde rüya çekmek için kullanılan bir setin parçasıydı sanki. Koridorlar benim gibi yön duygusundan yoksun biri için biraz çetrefilliydi ama binanın toplam yüzölçümünün Empire State’den bile daha büyük olduğu düşünülünce anormal değildi.

Bir başından öbürüne gitmek yarım saat sürüyormuş. Nasıl öğrendin ya bu kadar arka koridoru, merdiveni, kapıyı diye sordum arkadaşıma dayanamayarak. Valla kolay olmadı diyor tüm alçakgönüllülüğüyle. “Başlarda sık kayboldum ama oryantasyon sırasında öğrendim”. Yemiyorum tabi; çip yerleştirmişlerdir kafasına garanti.

Kapılar yeni kapılara açılıyor, merdivenler yeni koridorlara bağlanıyordu ve ben kendimi bir an rekreasyon odasında diğer an lego duvarının önünde buluyordum. Legodan oyuncaklarla yapılmış bir duvar bu. Herkes istediği figürü yapmış, yapmaya devam ediyor; New York’u anlatan simgeler var, çalışanların ülkelerinin bayrakları var, robotlar var, var da var.

Kendime hakim olamıyorum. Boştaki lego parçalarından bir tane seçip Empire State binasının maketinin tepesine iliştiriveriyorum gelişigüzel. Yaratıcı kimliklerini ortaya koymaya çalışan Googler’ların görmemiş misafirlerinden çektiği derdin haddi hesabı yok cidden.

Turumuz boyunca legolardan çok daha etkileyici bir sürü başka şey çıkıyor karşıma, mesela yüzlercesi yan yana dizilmiş ve çalışanların erişimine her an açık kırtasiye koridoru. Belki balmumundan turuncu fosforlu kalemler ya da mürekkebi yağ gibi kayan tükenmezler, şekilli post-it’ler, kokulu kurşun kalemler, silgiler sizin ilgi alanınıza girmiyor olabilir ama benim gibi kırtasiye manyakları için o bölge güneş sisteminin merkezi ilan edilebilir. Bütün gün etrafında döner dururuz. Özellikle de önceki şirketlerimde nedenini hiçbir zaman anlayamadığım bir kırtasiye tutuculuğuyla karşılaşmışken.

“Selam John. Tükenmez kalemlerle post-it bloklarını nerede bulabilirim biliyor musun? Her yere baktım, yok!”
“İşe başladığında verdik ya?”
“Evet çok mersi. Bu iyiliğinizi hiç unutmayacağım ama John’cum ben bir yıldır burda çalışıyorum. Şey oldu; bitti yani post-it. Kullandım.”
“Müsriflik… Neyse bu seferlik vereyim bari.”

Sonra scooter’la ulaşım sağlayan çalışanlar, spor ekipmanları, langırt masaları gibi (evet, hepsini gördüm; hiçbiri yalan değil) sıradan bir ofis sınırları içinde karşılaşmaya alışık olmadığımız bir başka özellik sağa sola serpiştirilmiş mini kütüphanelerdi.

Tüm çalışanların her istediklerinde ödünç alabilecekleri yüzlerce kitap. Hafızam beni yanıltmıyor, hayalgücüm bana oyunlar oynamıyorsa eğer zamanımızı verimli kullanmak, iyi lider olmak ya da ne bileyim kod yazmakla ilgili kitaplardan bahsetmiyoruz sadece; okuması gerçekten keyif verecek klasikler ve modern romanlar; bildiğimiz edebiyat. Çalışanlarını kitap okumaya teşvik eden bir şirket için dakikada beş başvuru az, az! Google’a karşı daha önce hiç hissetmediğim bir yakınlık hissediyorum, az kaldı anne diyeceğim, renkli koltukların, tuğla duvarların yanaklarını sıkacağım.

Her beş metrede bir tamam şimdi hayranlıkta en üst noktaya ulaştım, artık bunun ötesine geçemez Google diyordum ve ağzım biraz daha açılıyordu. Gözlerimiyse hala kırpmamıştım elbette. Dışımdan sesli olarak biraz göz kuruluğu problemi yaşıyorum diye mırıldansam gökten bir Google doktoru iner mi acaba diye denemeyi hayal ediyordum açıkçası. Google gerçeklik algısının sınırlarını zorladıkça ben testi bir adım öteye taşımak istiyordum. Sonra bir anda ne test kaldı ortada ne de gerçeklik: ana kafetaryaya girdik.

O ana kadar zaten çoktan smoothie barından zencefil-limon ve kayen biberi karışımı birer şat devirmiş ardından iki orta boy kafetaryaya daha uğramıştık. Kendime görmemiş bedava yemek bulmuş gözleri döndü dedirtmemek için insan üstü bir çaba sarf ediyordum. Zencefil şatların (arkadaşımın dediğine göre gribi başlamadan yenmek için birebir) yaratıcısı güleç adam başka bir şey denemek ister misiniz diye sorduğunda nasıl yutkunduysam ses çıktı resmen.

“Yo hayır çok teşekkür ederim.”

Aynı şekilde orta boy kafetaryalarda da çok vakit geçiremedik. Arkadaşım gerçek altının nerede olduğunu iyi bildiği için acele ediyor, dikkatimin dağılmasını engelliyordu sağolsun. Yoksa ben her yiyecek standının önünde ayrı macera yaşayabilirdim.

Sonunda büyük yemek salonuna geldiğimizde tam öğle yemeği vaktiydi ve ben sağda solda ayrı halde gördüğüm Google arılarını ilk kez hep birlikte gözlemleme şansı elde ettim. Ne kadar çok kişiyi ayrı incelersem inceleyim; ne kadar çok muhabbete kulak misafiri olursam olayım, durumdan tek bir ortak sonuç çıkarabiliyorum: burda herkes gençti! Öyle yeni otuz oldum, hahahaha yirmilerden hiçbir farkı yokmuş vallahi genç de değil, gerçekten genç.

Yirmili yaşların başıyla ortaları arasında zamanı durdurmayı başarmıştı sanki Google. Artık neden bir ofise inatla kampüs dediğimizi de anlamış bulunuyordum. Şans eseri tek bir tane ceket giymiş, saçlarının da dörtte üçünü kaybetmiş birini gördüm; ister istemez içim acıdı adamcağıza tabi. Yalnızlık zor iş; Google’da bile…

Canın boğazdan geldiğini iyi bilen Google kısa sürede dikkatimi yeniden önümüze serilmiş çeşit çeşit yemekte toplamayı başardı. Arkadaşım balık almak istediğinden bahsetse de tavuk da güzel diye eklemeyi unutmadı. Balık kuyruğu çok daha uzun olduğu için iki kişi oraya saldırmaya karar verdik; tavuk sırasına da bir başka arkadaşımızı yerleştirip imkanlarımızı boşuna kısıtlamamış olduk. Aynı istilacı stratejiyi makarna mı pizza mı ikileminde de uygulayarak Fatih’in soyundan geldiğimizi bir kez daha ortaya koyduk.

Strateji demişken; iki çeşit tabak vardı. Biri porselen, öyle ucuz, beyaz restoran tabaği da değil; Japon porseleni gibi, motifli falan. Diğeri kapaklı köpük plastik tabak ama hacmen belli ki daha geniş kapasiteli. Bir an elim Japon porselenine doğru gittiyse de arkadaşımın öbüründen al öbüründen, ona daha çok yemek sığıyor uyarısıyla kendime gelmem hızlı oldu. Dostlar bugünler için var.

Sonunda üç kişi altı tabak yemekle masamıza oturduk. Balık gerçekten muhteşem, pizza ve makarna Roma’yla kafa kafaya gider ve ayıp olmasın diye almayı unutmadığımız közlenmiş sebzeler enfes! Taze salata da tavuğun yanına harika gidiyor. Gel gelelim bu kadar yemeği boğazımızı ıslatmadan mideye indirmek güç. O noktada da içinde kivi ve çilek bekletilmiş buz gibi kaynak sularımız imdadımıza yetişti neyse ki.

Açgözlülükten değil ama ziyaretimizi tatlı noktalayabilmek için tatlı da yemeye karar verdik. Dediğim gibi; malesef üç kişiyiz ve üç farklı tatlı alabilecek kapasitedeyiz. Ben artık beleşçi damgasını yemekten bile korkmuyorum; bunun taze orman meyvelisi de var mı tarzı sorularım havada uçuşuyor (var).

Tatlılarımızın yanına kahvelerimizi de aldıktan sonra (her birimiz çeşit çeşit gurme kahve çekirdeklerinden yapılmış farklı kahveler deniyoruz) balkona çıkıyoruz.

Artık eminim, bir ofiste değil kırk yıllık komşumun teras katı evindeyim. Yalnız şu var; kırk yıllık komşular birbirlerini etkilemek için böylesi bir çabaya girmez, dünden kalmış pilavı ısıtır yanına da cacık yapar. Google ise şov yapıyor. Arkadaşımın annesinin zamanında bu kafetaryayı gezerken yüzüne oturmuş düşünceli ifadenin alt metninde de tam olarak bu var. Kendisini ifade ederken kısık sesle konuştuğunu zannediyorum:

Google…Benden daha iyi yemek yapıyor evladım.

Yukarıda saydığım menüyü New York’ta (ve hatta İstanbul’da) herhangi bir restoranda yemeye kalkışsanız kişi başı $50'den aşağı çıkamazsınız. Haydi biz normalden fazla yedik içtik, hergün böyle yapılamaz desek, size en iyimser şekilde kısa bir hesap yapabilirim.

New York’ta ortanızdan da çatlasanız, excel tabloları ve kişisel bütçeler altında gömülü de yaşasanız kişi ve öğün başı yemek masrafını $5'ın altına indirmeniz mümkün değil. Bu $5'a da ancak market alışverişleriyle evde hazırlanmış öğünler sayesinde ulaşabilirsiniz, dışarıdan satın alınmış hazır yemeklerle değil.

Yani günde üç öğünden iki kişilik bir aile ayda en, en, en iyi ihtimalle $900, daha normal ihtimalle $1,500 mutfak masrafı ediyor. $1,500'ın vergi kesilmeden önceki hali (hangi vergi aralığına girdiğinize göre değişmekle beraber) yaklaşık $1,900. Biz $2,000 diyelim. Şimdi lütfen o vergiden önceki $2,000'ı vergiden önceki aylık maaşınızın üzerine ekleyin. Oldunuz mu zengin?

Siz nasıl değerlendirirdiniz resmen havadan gelen bu parayı bilemiyorum ama ben şahsen dünyayı gezerdim, nasılsa Google’da ofisten çalışmak zorunda da olmazdım.

Tüm bunlar (mutfak hesapları dışında) biraz da şakayla karışık elbette. Öğrendiğime göre çoğu çalışan eve yemek götürmekten hoşlanmıyormuş ya da bedava yemek güzel de bir süre sonra sıkıyor diyenler de var.

Hayal etmesi güzel elbette ama başta bahsettiğim madalyonun arka yüzünü unutmamak önemli. Zencefilli sağlık şatları, haşlanmış balık, fırında makarna, közlenmiş sebzeler, İtalyan pizza, Fransız mousse, Kolombiya kahve…Bütün bunlar…Nasıl denir düşündürücü (food for thought…he he). Ama şu noktada benim düşünmekten çok biraz sakinleşmeye ihtiyacım var. Belki biraz da uyumaya; çok yedik. Bir yandan da arkadaşım benden sonra işe dönecek ve benim için iki saat kaybetti diye hayıflanadurayım, o

Yaparım ya, eve dönünce bir saatte hallederim hepsini diyor.

Doğru ya…Burası Google, burda her şey mümkün.

Ben eve döndüğümde sakince ayakkabılarımı çıkarıyorum, kedimi besleyip yazı mağaramdan içeri geri kıvrılıyorum. Bu sefer amacım yazı yazmak değil, iş bulmak. Google’da iş bulmak. Hipnotize olmuşum farkında değilim. Birkaç sene önce aynı filmi çekmemiş miydim ben? Neler oluyordu bana? Yine niye beni ilgilendirebilecek işlere “google” uyarısı koyuyordum?

Hem ben bir tabak gurme yemeğe ruhumu satadurayım, bazıları topuklarını popolarına vura vura işten ayrılıyordu. Hem de silah zoruyla falan değil; kendi elleriyle teslim ettikleri istifa mektuplarıyla.

Madem bu şirket endüstri standartlarının üstünde maaş ödüyor, üstüne çalışanının (ve isterse evdekilerin) mutfak masraflarını sıfırlıyor, sağlık hizmetlerinde sınır tanımıyor, spor üyeliğine para ödemesini gerektirmiyor, hatta ve hatta çalışanlarına eş bile buluyor (dolaylı olarak tabi), hangi akla hizmet insanlar istifa ediyor bu şirketten? Gerçekten bu kadar mı memnuniyetsiziz insanoğlu olarak? Arkadaşımın babasının güzelce özetlediği gibi:

Google sana daha ne versin?

Olası nedenleri bir sonraki yazıda anlamaya çalışıp, başarabilirsem size de anlatacağım. Bu Google gizemini hep birlikte çözeceğimize inanıyorum. Benim teorim şimdilik çikolatalı eklerin içine sakinleştirici koyup oyuncak robotların içine de hipnoz ustası cüceler yerleştirmiş olabilecekleri yönünde. İlk bakışta biraz dramatik bir yöntem gibi görünse de hatırlatırım; dakikada beş başvuru…Şimdi izin verirseniz biraz işim var; Google’da iş bakmam gerek. Tanıdık var mıydı sizin?..


Bu yazı hoşunuza gittiyse sol alt köşedeki minik kalbe basın ki daha fazla kişiye ulaşsın. Hayat paylaşınca güzel.

Duygu Aktan Ankara’dan çıkma New York sakinidir. Gezer tozar, üstüne utanmadan yazar çizer. Yazılarının tamamına bir de hayatının kaosuna www.duyguaktan.com adresinden ulaşılabilir.