Image Credit: ege

Günümü Paylaştığım Sevgili İnsanlardan Bazılarına Açık Mektup

Hayat çok zor. Bunun yaşadığımız şehirle, işimizin stresiyle, akşamdan kalma olmamızın etkisiyle ya da sevgilimizle ettiğimiz kavganın şiddetiyle doğrudan bir ilgisi yok. Tüm bu saydıklarım ya da bunların özellikleri beklentimizin üstünde olsaydı, muhtemelen başka şeylerden yakınıyor olurduk çünkü insanız. Tatmin olma duygusu peşi sıra daha fazlasına ihtiyaç hissetmemize yol açan bir açık deniz; kabul edin, biz de çok iyi yüzücüler değiliz.

Hayatın zorluğuna karşı hepimizin geliştirdiği çeşitli mekanizmalar var. Hele İstanbul gibi kozmopolit bir şehirde yaşıyorsanız, evden çıkmadan önce bunların çalışır durumda olduğundan emin olmanız gerekiyor. Bir buçuk senedir Kadıköy-Etiler arasında dokuduğum mekikten benim anladığım bu en azından.

Aslında gayet de iyi idare ediyorum. 28. yaşıma şunun şurasında pek bir şey kalmadı, iki kedimle bir evi paylaşıyorum, o evi çekip çeviriyorum, şehrin imkânlarından elimden geldiğince yararlanıyorum, kişisel güvenliğimi tamamen kendimin sağlamak zorunda olduğumun farkındayım, trafiğe alıştım. Akıl sağlığımı korumak da asli görevlerim arasında tabii, farkındayım. Ve insanların bazen ne kadar düşüncesiz, kaba ve ilkel olabileceğini biliyorum.

Fakat bazen, bir gün öyle bir şey oluyor ki, insanlar öyle şeyler yapıyor ki, gözümde “TECH SUPPORT!” diye haykıran David Aames beliriyor. Delilik şöyle bir geçiyor kafamdan, ciğerlerim patlayana kadar “yeter be yeter!” diye haykırmak geliyor içimden. Öyle anlarda aldığım derin nefes, ihtiyacım olan cesaretin miktarını azaltıyor. Gerçi azaltsa da sinirden, öfkeden, anlamlandıramıyor olmaktan gözüme ilişen damlayı kurutmuyor.

İşte bu yüzden, kolunuzdan tutup, “size söylemek istediklerim var, biraz zamanınız var mı?” diye soracağım cesareti bulacağım güne kadar boş boş beklemek yerine, size bir mektup yazmaya karar verdim.

Metrobüse binerken beni iten sevgili kişi,

Biliyorsun değil mi kendini? Her sabah karşılaşıyoruz seninle. İkimizin aklından geçenler aynı muhtemelen; yolculuğu ayakta yapmak zorunda kalmamak ki gayet makul bir istek gibi görünüyor. Peki, bu ulvi amaca ulaşmak için önündeki insanı fiziksel şiddete yakın bir tutumla ittirmek ne kadar makul? Sırf toplu taşımada oturabilmek için insana atfedilmiş özelliklerden yoksunmuşsun gibi görünmeye değiyor mu sahiden? İnsanları düşürdükten, ellerini sıkıştırmalarına sebep olduktan sonra oturduğun koltukta rahat ediyor musun? Dahası, insanlar sana neden ittiğini sorduğunda, bütün yüzsüzlüğünle, “Ne itmesi kardeşim?” Diye sorarken de mi hiç utanmıyorsun?

Sevgili kişi, insanları itme. Akşam iş dönüşü de itme tabii ama insanlar yataktan kalkalı henüz yarım saat olmuşken, önlerinde koca bir gün, masalarında yapılacak dağ kadar işleri varken hele, hiç itme. Zor değil. Bir sonraki metrobüsü beklemek sana en fazla altı dakika kaybettirecek. Mensubu olduğun toplum üyelerinin gözünde kaybedeceklerinden sahiden fazla değil o altı dakika.

Mağazaya girdiğimde kati suretle peşimi bırakmayan sevgili satış temsilcisi,

Yardım etmek aşkıyla yanıp tutuştuğunu biliyorum, fakat sen de yardıma ihtiyacım olsa sana sesleneceğimi bilmelisin. Her adımımı takip eden adımların bana kendimi potansiyel müşteriden çok potansiyel bir hırsız gibi hissettiriyor. Ve hayır, yavruağzı bana çok yakışmıyor sevgili satış temsilcisi, gösterdiğin pantolonla ilgilenmiyorum. İstediğim ürün yoksa bana bunu söylemekten çekinme, yerine inatla başka bir şey satmaya çalıştığında seni satın almayacağıma nasıl ikna edeceğimi düşünürken buluyorum kendimi ve istediğim sadece bir karabiber değirmeniyken işlerin nasıl buraya geldiğini anlamakta güçlük çekiyorum.

Teşekkür ederim, iyi akşamlar dediğimde kafasını çeviren sevgili kasiyer,

Aslında sana kızmıyorum, ama yaptığın şey beni üzüyor. İşinin kendine göre zorlukları olduğunu, oturduğun kasanın önündeki fotoselli kapı her açıldığında içeriye giren soğuk yüzünden üşüdüğünü tahmin edebiliyorum mesela. Ve sana satın aldıklarımı paketlememe yardım ettiğin için teşekkür ederken, vardiyanın geri kalanında kolaylıklar dilerken bunu sahiden içimden geldiği için yapıyorum. Sen gözlerimin içine bakarak kafanı bir diğer müşteriyle ilgilenmek için çevirdiğinde ve bunu her akşam yaptığında neyi yanlış yapmış olabileceğimi düşünüyorum. Bebeklikten çocukluğa geçişimizin bile ilan edilmemiş göstergelerinden olan selamlaşma yetisinden mahrum olduğunu düşünmüyorum, fakat bunu kullanma isteğin nerde köreldi onu biraz merak ediyorum. Herkesin işi kendine göre zor, herkes çalışıyor, çabalıyor, herkesin kendine göre derdi var böyle olduğunu arada bir akla getirmek günlük ilişkileri kotarmakta insana oldukça yardımcı oluyor. Belki denemek istersin.

Bildiğim ve bilmediğim bütün trafik kurallarını 20 dakikalık yolda ihlal eden sevgili minibüs şoförü,

Ehliyetim yok. Bir arabanın nasıl çalıştığına dair hiçbir fikrim yok, gaz-fren-debriyaj üçlüsünden hangisi hangisidir şu an sorsanız, Google olmasa yine söyleyemem. Fakat bu Kadıköy-Suadiye arasında kullandığım minibüslerin şoförlerinden daha iyi bir sürücü olduğumu iddia etmeme engel değil. Bildiğimiz o meşhur frenleri yüzünden morarmış bir kol ve incinmiş bir omuzla üç gün geçirmek zorunda kalmamın üstünden henüz bir sene bile geçmedi. Sevgili şoför, farkında olmadığın bazı gerçeklerden bahsetmek istiyorum sana. Yolcular olarak biz de trafikten nefret ediyoruz. Bizim de tek isteğimiz gideceğimiz yere bir an önce varmak. Fakat tek parça halinde, sağlığımızdan olmadan. Ani frenlerin, hatalı sollamaların, umursamadan gaza bastığın kırmızı ışıklar, yolun orta yerinde, içeride yaklaşık 30 kişi varken yaktığın sigaran ve ağzından düşmeyen küfürlerin maruz kalmak zorunda olduklarımız değil. Üstüne üstlük emin olduğum bir şey daha var, sen dâhil olmak üzere kimsenin hayatının ederi 2.25 TL değil.

Gideceğim mesafeyi beğenmeyen sevgili taksici,

Seninle de haftada bir iki kez karşılaşıyoruz değil mi? Aslında sana pek çok şeyi beğendirmek gerekiyor; mesafe uzun olmalı, gidilecek istikamet sevmediğin ya da trafiğin berbat olduğu bir yer olmamalı ve kati suretle sigaranı söndürmen talep edilmemeli yol boyunca. Sigara kısmı yasayla kontrol altına alınmış olsa bile, trafik-stres ikilisinin muhtemel etkisini tahmin edebiliyorum. Fakat bu, sigaranı söndürmeni rica ettiğimde arka koltuğa dikiz aynasından okkalı bir bakış fırlatıp, “bir sigaramız var zaten…” Lafını anlamama yetmiyor. Arkadaşın değilim, müşterinim. Amacım A noktasından B noktasına gitmek ve bu A noktası Kartal, B noktasıysa Atatürk Havaalanı olmadığı için (Taksim ve Tünel de değil ama) senden özür dileyecek değilim. Ve sırf bu yüzden, gideceğim yere ulaşana kadar kafamda mini korku filmleri çekmekten sahiden yoruldum. Belki yaptığın işi doğası budur; her şey her zaman istediğin gibi gitmez. Sana bir sır vereyim; hepimizin işinin doğası bu ama hiçbirimiz karşımızdakini gererek, memnuniyetsizliğimizi karşımızdakini suçlar gibi belli etmek için çaba harcamıyoruz.

Çocuklarını herkesin içinde rencide eden sevgili ebeveynler,

Bütün yaşam sevincimi alıp götürüyorsunuz. Gerçekten nasıl bu kadar taş kalpli olabileceğinize akıl sır erdiremiyorum. Sizin adınıza utanmaktan, çocuklarınız için üzülmekten elimi kolumu nereye koyacağımı bilemiyorum böyle bir şeye şahit olduğumda. Sizi anne olduğum zaman anlayacağımı düşünenleriniz elbet olacaktır, fakat anlamanın, çocuğuma herkesin içinde “geri zekâlı” diye bağırabileceğimi mümkün kıldığına asla inanmayacağım. Sabır taşan bir şey, biliyorum. Yine de çocuklarınıza birey olma yolunda kılavuzluk edecek kişilerin siz olduğunu düşündükçe karalar bağlıyorum. Ne olursa olsun, çocuğunuz ne kadar yaramaz, ne kadar başa çıkılmaz, hareketli, “çileden çıkartıcı” olursa olsun, annesi-babası tarafından aşağılanmayı, hele tanımadığı insanların önünde aşağılanmayı hak etmiyor. Onları terbiye etmek adına yaptığınız bu çirkinlik, etraftaki insanlarda çocuğunuzu kucaklayıp, “sen bakma ona, ne dediğini bilmiyor.” Diye kulağına fısıldama hissi uyandırıyor. Tabii aynı zamanda sizi de yerin fersah fersah dibine gönderiyor. Yapmayın, lütfen. Pedagog değilim, anne değilim, sadece aklı başında sayılabilecek, kendi halinde biriyim ve düzeltilmesi gereken bir şey varsa, çocuğu aşağılamanın buna yardımcı olmayacağından eminim.

Çevreye, kendi yaşam alanına, doğal olarak başkalarının yaşam alanına da saygı duymayan sevgili insanlar,

Bunu düşündükçe, “Türkiye sokak hayvanlarının var olduğu bir ülkedir.” konulu kamu spotlarının kesinlikle zorunlu olması gerektiğine inanıyorum. Çünkü açık şekilde görüyoruz ki bu gerçeğe alışamamış, göz ardı etmektense buna tüm benliğiyle, sahip olduğu tüm enerjiyi harcamayı göze alarak karşı çıkmayı tercih eden sizlerle aynı mahalleyi, sokağı, ofisi paylaşmak zorundayız. Kimse bir şeyi sevmek zorunda değil. Fakat sokak hayvanları için yapılmış yuvayı alıp çöpe atmak, hayvanların su içeceği kabı ayağıyla devirmek bir tür nefret göstergesi. Sağlıklı ve vicdanlı bir insanın yapabileceği türden bir davranış da değil. Bu tür şeylerle karşılaştıkça içinde yaşadığım toplumun beni ilgilendiren değerlerinden şüphe edip hem kendim adına hem de çevrem adına endişelenmek de gayet yerinde bir tepki oluyor. Neden diye sorsam ne cevap alacağımı gerçekten bilmiyorum. İnsanın sevmediği şeyleri ya da onlara ait olan parçaları diledikleri gibi ortadan kaldırma yetkisi mi var? Komşunuzun çöp kutusuna değil de kaldırıma koyduğu çöpten rahatsız olmazken, kaldırımın ucunda duran bir plastik kaptan onu tekmeleyecek kadar iğrenmenizin altında yatan sebep ne olabilir? Sokakların, parkların, bahçelerin, yolların sizin olduğu kadar burada yaşayan sokak hayvanlarının da olduğunu size anlatmanın bir yolu var mı? Varsa lütfen söyleyin, belki birlikte aşabileceğimiz bir durumdur.


Bakın hayat gerçekten çok zor. Bu herkes için böyle. Sizden daha kötü durumda (hangi çerçevede daha kötü olduğunu size bırakıyorum) olduğunu bildiğiniz biriyle kurduğunuz empatiyi, hakkında hiçbir şey bilmediğiniz, yolunuzun, işinizin bir şekilde kesiştiği insanlarla kurmanız da sandığınız kadar zor değil. Ve hayatın herkes için zor olduğunu kabul etmek iyi bir başlangıç. Hem bunu yapmak sizi daha iyi biri yapmakla kalmayıp, çevrenizdeki insanların da hayatını kolaylaştıracak. Bir şeyleri daha hafif kılmak sizin yüklerinizi de azaltacak farkında olmadan. Daha az kaba, daha az düşüncesiz, daha az kötü olmak, böyle olmayı devam ettirmekten daha az yoracak sizi. Bir deneyin. Göreceksiniz.

Ha yok denemeyeceğim derseniz, cesaretimi toplamamı bekleyin.

Elbet bir yerde karşılaşacağız.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.