Hikaye New York’ta geçiyor Bölüm 1: Toparlan taşınıyoruz.

Hikayenin başlangıcı

Öncelikle belirtmeliyim ki, bu yazı tamamen bir New York eleştirisi veya güzellemesi değildir. Beğendiğim veya beğenmediklerimle, benim hikayemdir ve başkaları için pek çok şey daha farklı hissettirebilir yada daha farklı cereyan edebilir.


Kişilik olarak, yerinde duramayan, bir ortamda kısa bir süre sonra sıkılmaya başlayan bir yapım vardır. Öyle ki daha önce çalıştığım birkaç şirketten pek bir olumsuzluk yaşamamama rağmen, yalnızca hava değişikliği olsun diye ayrılmışlığım bile var.

Bundan 2 sene kadar önce eşimle birlikte yine benim yerimde duramamam sonucu -büyük çoğunluğu New York’ta geçen- 40 günlük bir Amerika seyahati yaptık. Bu turistik seyahat beni o dönem o kadar etkiledi ki, buraya tekrar dönmek için adeta yemin ettim.

Deli gibi bir çalışma temposu ve nasıl gidilir, gidince ne yapılır, nasıl hayatta kalınır gibi hesaplar yaparak geçen 2 senenin sonunda, eşimin International Center of Photography’den kabul almış olmasını da bahane ederek nihayet buraya gelmeye karar verdik. Oldukça iyi bir bahane öyle değil mi?

New York, çoğu insanın ‘‘Orası Amerika değil, bambaşka bir yer’’ diye tanımladığı, çok kültürlülüğün dibine vurmuş, sokaklarında onlarca farklı dilin konuşulduğu, dünyanın her yerinden insanlarla iletişim kurabileceğiniz, hangi sektörde olursanız olun kendinizi geliştirmeniz için bir sürü imkanla karşılaşabileceğiniz, herhangi bir konuda dünyadanın en büyük kaynaklarına bir çırpıda ulaşabileceğiniz müthiş bir şehir.

Mısırdan araklanıp getirilmiş, Metropolitan Müzesi’nde sergilenen bir tapınak ve bir takım eserler. (evet tapınağı komple söküp getirmişler)

İşte bu saydığım sebepler beni buraya çekti ve hayatımda ilk defa bir yere tek yön bilet aldım…


Daha önce hiç taşınmamış, evlendikten sonra bile ‘‘Oğlum sen buraya yerleş, biz başka bir yere taşınacağız’’ denmesi üzerine, doğduğu evden hiç çıkmamış (gerçi lise dönemimde eve girdiğim pek söylenemez ama) biri olarak, oldukça büyük bir maceraya atıldığımı uçaktan indiğimde farkettim.

Buraya geldiğimizin ilk 3 haftasını ev arayarak geçirdik. Musevi ve dinlerine oldukça bağlı abilerin hakim olduğu emlak piyasasında uygun bir ev bulmak, bulduğunuz ev ile ilgili emlakçı ile görüşmeye çalışmak oldukça zor. Çünkü görüşmemizi dini bayramları olmayan bir güne denk getirmemiz gerekiyor. Aksi halde ne telefona çıkıyor, ne iş yerlerinde bulunuyorlar.

Yeri gelmişken söyleyeyim, biz Türkler gibi titiz, pimpirikli ve ‘‘Bir eve taşınacaksam 3 yaşından yaşlı olmamalı’’ tribindeki bir toplum için burada hem uygun fiyatlı, hem de eli yüzü düzgün bir ev bulmak oldukça zor. Hatta eli yüzü düzgün bir ev bulmaya çalışmak adeta bir lüks! 5–10 yıllık bir binada oturmak istemekse çocukça bir hayal. (Bizim oturduğumuz bina sanırım 90 senelik)

Eğer bir başkası ile bir evi paylaşıp yalnızca bir oda kiralamak istemiyorsanız ve komple bir daireyi kiralamak istiyorsanız, en uygun fiyatlı semtlerde bile tek odalı bir daire için $1500 ile $3000 arasında bir rakamı gözden çıkartmanız gerekiyor.

Ooo siz yenisiniz galiba!

New York’a yeni gelmiş bir yabancı olarak, müsait bir ev bulmuş olmak, onu tutabileceğiniz anlamına gelmez.

Hiçbir resmi kaydınız yok. Banka hesabınız yok. Sosyal güvenlik numaranız yok. Bir ev sahibine güven verebilecek hiçbirşeyiniz yok!

Burada devlet tarafından kiracıların hakları ev sahiplerininkinden daha çok gözetildiğinden, ev sahipleri kendilerini güvenceye almak için baştan katı kurallar koyuyorlar. Örneğin buranın vatandaşı olmayan biri olarak, bir garantör/kefil bulmanız şart. Depozitoyu ve ilk kirayı ödemeniz yetmez, emlakçı (toplam kira üzerinden yüzde alıyorlar) ücreti ve son kirayı ödemeniz gerekiyor. En iyi ihtimalle daha evinize adımınızı bile atmadan cebinizden $6000 çıkartıyorsunuz. Soğan cücüğü gibi kaldınız ortada işte. Üstelik macera da başamadan bitti.

Oldu, Teşekkürler…

Herşeyi ayarlayıp evinizi tuttunuz. Bununla bitiyor mu? Herşeye sıfırdan başlayacak olduğunuzun farkına, tam da anahtarı çevirip içeri girdiğinizde varıyorsunuz.

Mesela henüz boş olan evde, konserve bir yiyeceğiniz var, onu ne ile açacaksınız? Soda aldınız, onu da kapının kenarı ile açtınız hadi, yere dökülen sodayı ne ile sileceksiniz?

Evet, hesaplamadığınız bu bütün küçük detayları sıfırdan düşünmeniz gerekiyor.

Daha da önemlisi, bundan böyle daha önce hiç kafa yormadığınız herşeyi en başından öğrenmeniz gerekiyor. İnternet sağlayıcı şirket hangisi? Nasıl bağlatılır? Doğal gazı nereye ödüyoruz? Musluk bozulunca kimi çağırıyoruz? Buzdolabı ses çıkartıyor onu nasıl çözeriz?

Hadi hiçbirini umursamadın, boş evde yere oturdun (ki biz 2 hafta evde böyle takıldık) ve sadece yemek yemek ve başka hiç birşeyi düşünmek istemiyorsun. Yemek için salça lazım, bizim bildiğimiz türden bir salçayı nereden bulabiliriz? ¯\_(ツ)_/¯

Felaket bir alışma ve öğrenme süreci geçirdik. Halen bilmediğimiz bir sürü şey var tabiki.

Dumbo, Brooklyn

Bi farklı olma çabaları, bi ben onun için başka birşey buldum ki tripleri…

Buraya geldiğimizden beri hala öğrenemediğim ve gerçekten çok hayati olan bazı şeyler var.

Tarih, Sıcaklık, Uzunluk ve Ağırlık gibi birimler

Dünyanın en saçma inatçılığı yüzünden hiçbirşeyi ölçemez olduk. Hava kaç derece anlamıyoruz. A4 diye birşey hayatımızdan çıktı. Yemek için et alırken nasıl tarttıracağız?

— Şurası uzak mı? — Hayır canım 300 feet. — Kimin ayağı ile ölçüyoruz?

Buna alışmak bana imkansız gibi geliyor. Üstelik mantıklı olan ölçü birimlerini dünyanın geri kalanı gibi ben de kullanıyordum. Şimdi neden doğru öğrendiğim şeyi bırakıp bunlara alışmam gerekiyor ki? Afedersiniz, tam bir saçmalık.

Dünya üzerinde metrik sistemi kullanmayan ülkeler.

Bozuk paralar

Bozuk paralar o kadar salakça tasarlanmış ki, bu kadar hayati bir konuda böylesine bir kullanıcı deneyimi hatasına insan gerçekten hayret ediyor! Bozuk paraların değerleri, boyutlarına göre düzenli artıp azalmıyor ve değerlerine göre farklı renkler verilmemiş. Şöyle ki; 10 cent, 5 centten daha küçük ve 5, 10, 25 ve 50 centlerin renkleri birbirinin aynı.

Tam bir saçmalık. gündelik yaşantıda tam bir vakit kaybı.

Günlük ihtiyaçlar

Çok sık saç traşı olmasam da ve biraz salaş yaşasam da bir gün geldi ve o soruyu kendi kendime sordum…

‘‘Aaa.. E mesela saçımızı filan nasıl kestiriyoruz burada?’’

Evet, türk kuaför/berber yok mu? var. Neden Türk arıyorum? ‘‘Abicim şu yanlardan az kısaltalım ama şuraya doğru da bi kabarsın, sakalları da çok elleme şöyle al da şeklimiz olsun’’ rahatlığında konuşabilmek için mi? Hayır. Sadece benim temizlik hassasiyetime uygun bir yerde traş olabilmek için.

Burada ‘Erkek Berberi’ diye birşeye rastlamak imkansız gibi birşey. Kuaförlerde öyle çeşitli bir ortam var ki, bir koltukta çocuğun biri elindeki telefonla oynayıp traş olmaya çalışırken, çinli bir teyze yan tarafta bir başka kadının ayak parmaklarının arasını ovuşturuyor. Bir amca kulak kılı yaktırırken, yan koltukta ablanın biri başka bir kadının kaşlarını alıyor.

Daha önce Saray Bosna’da ustura ile erkek traş eden bir ablayı gördüğümde (cinsiyetçi birşey söylemek için değil fakat ustura tutan bir kadın çok da alışkın olduğum birşey değildi) biraz hayret etmiştim evet. Ama bu öyle değil. Çok daha acayip.

Bunun gibi hayati birçok ihtiyacımı nasıl halledeceğimi bir bebek gibi yeniden öğrenmem gerekti. Ne nerede olur. Gidilen yerde racon nedir. Ne yapmak, nasıl davranmak lazım vs…

Zor bir süreç.

Bu tecrübeye değer mi? Bence değer..


Teşekkürler

Henüz kaç bölümden oluşacağını planlamadığım serinin ilk bölümünün sonuna geldik.

Bir sonraki bölüm için şöyle buyrun:


Bu arada beni tanımayanlar için, ben freelance bir tasarımcıyım. Nasıl işler yaptığımı merak edenler şuradan ve şuradan işlerime göz atabilirler.

Yazıda geçen tüm New York fotoğrafları ve illüstrasyonlar bana ait. Daha fazla fotoğraf görmek ve hikayeme daha yakından şahit olmak için Instagram hesabıma buyrun: