Hikaye New York’ta geçiyor Bölüm 3: Dünyanın en büyük…

Hayır fotoğraf montaj değil. Dumbo civarında rastladığım ve adını koyamadığım ilginç bir araç.

Büyük porsiyon yaşamak

Doğunun naif kültürü içinde İstanbul’da büyümüş biri olarak, Amerika’da gözlemlediğim en bariz şey; büyük, güçlü, kaslı olana olan muhteşem arzu.


Bu yazı tamamen bir New York eleştirisi veya güzellemesi değildir. Beğendiğim veya beğenmediklerimle, benim hikayemdir ve başkaları için pek çok şey, daha farklı hissettirebilir yada daha farklı gerçekleşebilir.

İkinci bölümü okumadıysanız, şuradan ulaşabilirsiniz:


Bu ülkede porsiyonlar kocamandır. Marketlerde galonla meyve suyu satılır. Kahveler çorba kasesi ile gelir. Okul otobüsleri kapasite olarak bizimkinin aynı olsa bile hacim olarak bizimkilerin 3 katıdır. Kadınların çok büyük bir çoğunluğu vücutlarındaki her organı altın oran kaidelerini hiçe sayarcasına olabildiğince büyütür. Arabaların motorları o kadar güçlüdür ki; her biri her an olağan üstü hallerde kullanılmaya hazırdır. Binalar ve köprüler çelikten yapılır. Belki de olası bir meteor yağmuruna bile dayanabilir. (11 Eylülde iki tane kocaman çelik kuleyi, iki küçük cılız yolcu uçağı yerle bir etti ama onu ayrıca konuşalım)

Dünyanın en uzun binalarını yapmayı ilk başaranlar Amerikalılardır. İngilizce Skyscraper(Gökdelen) kelimesi de zaten onlardan çıkmıştır. “Gökdelen” diye adlandırılan dünyanın ilk yapıları sırasıyla; Chicago’da 1884'te yapılan Home Insurance Building, New York’ta 1902'te yapılan Flatiron Building ve 1913te yapılan Woolworth Building’tir.

Flatiron Building

Manhattan’da turist olarak yürüdüğüm ilk günü hatırlıyorum da, bu kadar yüksek binanın arasında hiç kalmadığımı ve bu mega şehrin insanı ne kadar küçük hissettirdiğini düşünüyordum. Her tarafımı sarmış binalar öyle uzun öyle heybetli öyle güçlü duruyordu ki, o şaşkınlıkla gün boyu kafamı yukarı kaldırıp binalara baktığım için akşam eve döndüğümde boynum ağrıyordu.

Bu ağrıyı yaşatacak en önemli noktalardan biri de şüphesiz Times Square. Broadway’in, kareli defter gibi olan Manhattan sokaklarını keserek, çapraz yolların oluşmasına sebep olduğu noktalardan biri. Medya devlerinin merkez ofislerinin yada kendilerine ait kocaman binalarının bulunduğu, dünyanın en anlamsız ‘en meşhur’ bölgesi. Kocaman binaların üzerinde dünyanın en büyük reklam panoları. Müthiş bir kalabalık. İnanılmaz bir ortam.

1903 yılında New York Times gazetesinin bu civardaki o zamanki en uzun binalardan birine taşınması ve o yılbaşında yeni ofislerini havai fişeklerle kutlaması bu meydana dikkatleri çekmiş, ardından yavaş yavaş yükselen binalar, binaların üzerinde beliren neonlar ve billboardlar burayı ilginç ve görülmesi gereken bir yere dönüştürmüş. Dijitalin hayatımıza girmesi ile binalarda yerini alan, günün hiçbir saati hareketsiz kalmayan ekranlar da bu ilginçliği iyice arttırmış ve meydanın bugünkü halini almasına sebep olmuştur. Buradaki hareketli reklam panolarının en büyüğü ve son yapılanı, söylenilene göre bir Amerikan futbol sahası büyüklüğünde.

Times Square

İlginç bir kısır döngü var burada. İnsanlar buraya bu devasa reklamları görmek için geliyorlar. Onlar geldikçe yeni reklam panoları ekleniyor. Bu reklam panolarını daha iyi seyredebilmek ve meydanı daha iyi fotoğraflayabilmek için meydanın bir köşesinde büyükçe bir platform bile yapılmış. Normalde YouTube’da çıkan reklamların bir saniyesine bile katlanamayan, videoyu açar açmaz skip butonuna basmak için panikle sağ alt köşeye defalarca tıklayan insanların, buradaki reklamları izlemek, hatta bir parçası olabilmek için birbirini ezmesi filan çok acayip hakkaten.

Times Square

Bu arada zamanda yolculuk yapıp 1913 Manhattan’ında meşhur 5. caddeyi gezmek, hatta şuanki hali ile kıyaslamak isterseniz, New York Public Library bununla ilgili müthiş bir proje yapmış. Şuradan inceleyebilirsiniz:

New York Public Library’ye biraz daha detaylı olarak yazımın sonunda değineceğim.


Kaslı olmak vs Kuvvetli olmak

2014 yılında yapılan bir araştırmaya göre o yıl ABD’de 4 milyonun üzerinde kişi estetik ameliyat olmuş. Bunların oldukça büyük bir kısmı biryerlerini büyütmek üzerine. Kadın yada erkek herkes anlamsızca vücudunda bir yerleri büyütmeye çalışıyor. Erkekler bunu bir güç gösterisi olarak düşünüyor olsa gerek. Kadınların ne yapmaya çalıştığı konusunda ise en ufak bir fikrim yok.

En katı ağaç, aynı zamanda en kolay kırılan ağaçtır. Buna karşın bambu ve söğüt ağaçları, rüzgara göre eğilerek hayatta kalmayı başarırlar. — Bruce Lee

Ünlü aktör ve savunma sanatı ustası Bruce Lee için 2 yıl daha yaşasaydı kasları kurşun geçirmeyecekti” denir. Evet, bu çelimsiz görünen, uzak doğu kökenli adam aslında hem dünyanın en güçlü insanlarından biri, hem de kendini en iyi savunabilecek adamı idi. Burada benim için dikkat çeken en önemli nokta ise uzak doğuluların bu dövüş sporlarını “Savunma Sanatı” olarak adlandırıyor oluşu. Dövüşmek; onlar için temelinde derin bir felsefesi olan önemli bir iştir. Savaşmak, sataşmak, ortalığı yerle bir etmek ve birilerinin canını yakmaya çalışmak değil, kendini savunmaktır.

Amerikalılar için güç tutkusu sadece fiziksel de değil. Bu güçlü ve kaslı olma durumu insanların karakterlerine yansımış birşey. Elbette özgüven bireyin kendini gerçekleştirebilmesindeki en önemli unsur fakat ben, bireysel olarak kendini gerçekleştirmekten ziyada hep beraber insanlığımızı gerçekleştirmenin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Özellikle beyaz Amerikalılarda rastlanan yüksek ve yersiz ego, çoğu zaman naif, tevazu sahibi, kendini bilerek büyüyen, biz doğu insanlarını gerçekten hayret ettirebiliyor.

Williamsburg’da Bir kafenin camından.

Özür dilemek değil de, “kusura bakma” demek vardır ya hani. Aslında problemin tamamının senden kaynaklanmadığı fakat bir kısmını üzerine alarak durumu hafifletmek istediğin küçük durumlar olur. Sen “kusura bakma” dersin, karşı taraf “olur mu canım asıl sen kusura bakma” der ve konu yavaşça eriyerek kapanır. İşte New York’ta kusura bakma dediğinde karşılaşacağın ifade tam olarak “tamam, bir daha olmasın” kıvamındadır.

Bir de birine birşey anlatırken şöyle birşey olur; “bu böyleymiş, şu şöyleymiş” diye paylaşırız ya anlatacaklarımızı. Net ifadelerden kaçınıp, “yani ben böyle biliyorum/söylüyorum ama senin de bu konudaki fikrini merak ediyorum tabi, sen benden daha iyi biliyor da olabilirsin elbette” filan gibi bir erdem ile konuşuruz çoğu zaman biz Türkler. Çünkü bilginin, bizden bin yıl önceki birinden başkasına, ondan bi sonrakine ve bu şekilde yıllar içinde üzerine katılarak insandan insana aktarılarak bize geldiğini düşünürüz. Bilginin sahibi değilizdir çünkü. Emanetçisi olabiliriz ancak. Burada ise bilgi senin içindedir. Düşünmeli ve içinden onu çıkarmalısındır. Sen zaten yüce bir varlık olarak her bilginin sahibisindir… dolayısıyla burada insanlar “bu böyle yapılır, bu şöyledir, bunu bu şekilde yapmalısın” şeklinde konuşmayı da adet edinmişler. Her zaman “Cool” görünebilmek için, bilmediği bir konuyu anlattığınızda “hımm” şeklinde dinler. Kesinlikle “Aa onu ben bilmiyorum nedir o?” diye bir soru sormaz. Hatta başka insanları dinlerken kendi cahilliğini örtmek için onu aşağılamaya bile kalkar (Evet son 10 yılda bu davranış bizim ülkemizde de pik yaptı)

Her neyse, konuyu dağıtmadan devam ediyorum..

Buraya iki sene kadar önce ilk geldiğimizde, yürümekten susayıp bir markete girdik. Su alalım derken meyve sularına da bir bakalım deyiverdik. Adını duymadığım onlarca meyvenin suyu, kalorilerine, ne kadar meyve içerdiklerine, ne kadar sağlıklı olduklarına ve hangi marka olduklarına dair kategorize edilmiş şekilde karşımızdaki raflarda duruyordu. Bunun üzerine marketi iyice gezdik. İçeceklerin galonlarla ya da 6lı 12li paketlerle, çikolataların poşetlerle satıldığını gördük. Her şeyin her çeşidi vardı. O gün buraya dair ilk izlenimlerim oluşmuştu işte. Her şey çok olmalıydı. Olası bir afet halinde “Snack” leri onlara en azından birkaç yıl yetmeliydi.

Bi kahve içer miyiz?

Oldukça sık tüketilen bir içecek olmasına karşın kahveyi çoğunlukla keyif almak için değil de, yalnızca gün içinde dirilebilmek için bir enerji içeceği olarak veya kafein bağımlılığından ötürü tüketiyor Amerikan toplumu.

Son zamanlardaki favori kafelerimizden biri Qathra Cafe

Dünyanın en baskın kahve kültürüne sahip ülkelerinden ikisi olan İtalya ve Türkiye’nin aksine kahve, genellikle kocaman bardaklarda içiliyor burada. Hatta öyle bir duruma gelinmiş ki, çantaların yanlarına sıkıştırılan küçük termoslar ile gün boyu serum alır gibi kahve içiliyor. (Kahve benim için de bir seruma dönüşmedi değil)

İtalya’da bir yere oturup “kahve alabilir miyim?” dediğinizde size kahvenin boyutu sorulmaz. Siz özel birşey belirtmedikçe anladıkları şey Espresso’dur ve ufak bir bardağın yarısından daha az doldurularak önünüze konur. Az ama etkilidir. (Bu arada ilginç bir şekilde Amerikalılar çoğunlukla Espresso’yu, Expresso olarak telaffuz ediyorlar)

Türkiye'de ise kahve istendiğinde anlaşılan şey Türk kahvesidir. Türk kahvesi ise İtalyanlarınkinden biraz daha farklı olarak, daha uzun sürede içilir ve yanında servis edilen lokum ile ufak bir keyife dönüşür. Fakat Türk kahvesinde de yine kahve, küçük, naif, mütevazı bir bardağın içinde servis edilirken adeta bir zarafet abidesidir. Yine kahve azdır ama aslında hacminden daha fazlasıdır.

New York’ta ise “Regular Coffee” yani düz kahve istediğinizde ilk önce boyu sorulur. Bitiremeyeceğinizi hatta bitirebilecek olsanız bile içerken soğuyacağını ve keyfinin azalacağını bildiğinizden, küçük boy istersiniz. En küçük boy kahve bile genellikle su bardağı kadardır. Çünkü kimse kahvesizlikten ölmenizi istemez. Kana kana kahvenizi içebilirsiniz.

Amerikalıların başkalarından alıp, değiştirerek anlamsızlaştırdığı bir sürü yiyecek ve içecekten yalnızca biridir kahve. Yine İtalyan kökenli pizzayı da bol malzeme ve bol hamurlu yaparak saçma birşeye dönüştürmeyi başarmışlardır mesela. Buradaki amaç, burada tüketilen diğer yiyeceklere de bakıldığında anlaşılacağı üzere; az alıp, ‘‘ya yetmezse ama??’’ düşüncesinden kurtulmaktır diye düşünüyorum. Pizza içerisindeki malzemelerin bolluğu da yine diğer yiyeceklerdeki gibi; yenecek yiyeceğin tadının çok çeşitli ve yüksek olmasının istenmesi bence. Öyle ya, bir yiyecekten sadece bir tad alacak hali yok dünyanın en büyük ülkesinde yaşayan dünyanın en önemli insanlarının. Hatta baharat ve soslar ile alınacak tatların pekiştirilmesi ve doruklarda yaşanması gerekiyor galiba. Pizzayı bile iliklerinizde hissetmeniz gerekiyor sanırım. Bilmiyorum.

Amerikan Pizzası; Pizza’ya yapılmış en büyük hakarettir. — Ekşi Sözlük (ksanthos)

Yeri gelmişken söylemeliyim, yemek olayından çok fazla anlamam ama eğer yolunuz Brooklyn’e düşer ve Pizza yemek isterseniz Posh’a mutlaka uğramalısınız. Sanırım dünyada yediğim en iyi pizza buradaydı. Klasik amerikan pizzasına kıyasla daha mütevazı ve daha enfes pizzalar yapıyorlar. Üstelik Kosher.

Tadı damağını tırmalasın!

Artık burada herşeyin zirvede yaşanması gerektiğini biliyoruz. ilginç bir şekilde yemeklerin tatları da daha önce belirttiğim gibi çok güçlü mesela. Tat olayının da diğer herşey gibi zirvede olması gerekiyor. Bu tat konusuna Türkiye’deki fastfood zincirlerinden aşina olduğumu düşünüyordum gelmeden önce. Bilirsiniz, bir hamburgerin içindeki soslar, hamburgerin içindeni köftenin lezzetinin önüne geçer. Ekstra alacağınız barbekü sos, ranch sos filan bu deneyimi iyice yukarı çekmenizi sağlar. Yani amaç budur. Tadın etkisini yükseltmek.

Burada durum bunun biraz daha ötesinde işte.

Burada herşeyin tadı damağınıza yapışır. İstenir ki birşeyin lezzetine bakacaksan, tad duyun coşsun, dilin aşka gelsin, dilindeki tad alma kısımlarının hepsine hitap etsin o her bir ısırık.

Herşey çok şekerli. Herşey bol soslu. Herşeyin tadı ağzınızı sulandıracak kadar dorukta.

Bir de çok ilginç bir damak tadları var. Yumurtayı ekmek arası yemek, pastırmayı pişirmek, etli bir yemeğin yanında fıstık yemek, çorbaların bile şekerli olması (ama kolayı diet tüketmek) vs gibi. Bir de buna New York’taki farklı kültürlerin birbirinin içine geçmiş damak tadları ile hazırlanan değişik yemekler de eklenince, üzerinde her gün farklı bir ilaç denenen kobay fareler gibi dolanıyorsunuz etrafta. En azından benim gibi her tadı aynı anda karıştırarak denemekten pek hoşlanmayan biri için çile gibi birşeye dönüşebiliyor bu durum. Bu arada tabiki bu kadar sayıda farklı kültürün bir arada yaşadığı bir şehirde yaşamak ve onların kendine has tatlarını deneyebilmek, (örneğin; koreye gitmemiş biri olarak bir korelinin ne yediğini, nasıl bir damak tadı olduğunu öğrenmek) kendi adıma müthiş bir imkan. Ben yalnızca Amerikalıların herşeyi birbirine karıştırmasından bahsediyorum.

Benim bu yemek olayı ile ilgili kendimce en ilginç anımsa şuydu;

Burada yaşamak üzere geleli birkaç ay olmuştu. Yeni bir Türk marketi bulmuştum ve vitrininde bir sürü poğaça, açma, börek gibi şeyler gördüm. O kadar özlemiştim ki ama poğaça filan yemeyi, yerimde duramıyordum. Tuzlu hamur işi yahu! “Allah’ım” dedim, “sen beni bu kadar mı çok seviyorsun? Sadece bir tanecik poğaça yetecekken, şu aciz kulun ne yaptı ki sen onu bu müthiş hamur işleri ile ödüllendiriyorsun!” dünyanın en mutlu insanıydım. Hemen elime poğaçaları koymak için büyük bir kap aldım. Bütün paramla oradaki bütün poğaçaları alacaktım çünkü. Ne olur ne olmaz, bir daha yapmazlar filan, bulmuşken hepsini alayım götüreyim eve, her gün bir ısırık alır bir sene idare ederim dedim. Almadan önce Türkmenistanlı olduğunu bildiğim kasiyere alışkanlıktan, önemsiz bir soru sordum; “pardon, buradaki poğaçalar neli acaba?” Hiç umrumda değildi gerçi cevabı. Hiç hem de. Kıymalı olmasa ne olurdu ki? Patatesli dese yine alacaktım zaten. Ispanaklıya bile razıydım. Poğaça bulmuştum sonuçta, daha ne olsundu. Sonra kasiyer baygın bakışları ile dünyanın en normal cümlesini kurarcasına, dünyanın en saçma cevabını verdi bana; “o poğaçalar mı? vişneli onlar…”

Dondum… Vişneli poğaça?… Şekerli yani bildiğin?… “Ya sen de bırak şimdi şakayı canım allasen ehehe!” der gibi baktım. “Yoo şaka yapmıyorum, çok ciddiyim” der gibi baktı.

Hevesim kursağımda dükkandan çıktım.

“Allah’ım” dedim, “çok ayıp ediyorsun”…

Herneyse, sonraları New York’taki Simit Sarayı’na çok oturduk. İstanbul’da bile yemediğim kadar taze ve sıcak simitler yedik filan ama yine de o günü hiç unutamıyorum.


New York Public Library

Buraya kadar yazının biraz olumsuz ilerlediğinin farkındayım, öyle de olmak zorundaydı bence. Fakat birşeylerin büyük, güçlü ve çok çeşitli olma durumu burada her zaman olumsuz sonuçlar doğurmuyor tabiki.

Dünyanın en büyük kütüphaneleri listesinde ilk beşte Amerika’daki 3 kütüphane bulunuyor. Bunlardan biri de New York Public Library. 1895 yılında inşa edilen bu kütüphane aynı zamanda dünyanın en çok ziyaretçi alan kütüphanesi. Öyle büyük ve güzel bir yapı ki, burada yaşayıp kütüphaneyi çalışmak için kullanan ziyaretçilerin dışında, buraya sadece içeriyi gezmek ve fotoğraf çekmek için gelen bir sürü turist var.

Bünyesinde binlerce eser barındıran New York Public Library, yakın zamanda arşivlerindeki 200 bine yakın görseli, olması gerektiği gibi ‘‘İzne gerek yok, sadece alın ve kullanın’’ diyerek internete yükledi. (Zaten bize ait eserleri kullanmak için izin alacak değildik tabiki) Binlerce el yazması, harita, fotoğraf, kartpostal, ve görsel, kütüphanenin internet sitesinden yüksek çözünürlüklü bir şekilde ücretsiz olarak indirilebiliyor. Üstelik bunun için herhangi bir üyeliğe de gerek yok. NYPL bu projenin, geniş ölçekli arşivlerin kreatif amaçlarla tekrar kullanımına örnek olmasını amaçlıyor.

NYPL Arşivinden — Constantinople, 1874.

Kütüphane, dijitale aktardığı bu eserlere sürekli yenilerini eklediği gibi, koleksiyonlara da ayırarak, yeni şeyler keşfetmemize de olanak sağlıyor. Arşive yüklenen fotoğraflar yüzyıl, renk, tür veya kütüphane koleksiyonuna göre sınıflandırılabiliyor.

New York Public Library

Sonuç olarak, NYPL’nin dijital koleksiyonu; saatlerce vakit geçirip, kaybolabileceğiniz muazzam bir arşiv. Özellikle benim gibi tasarımcılar için müthiş bir kaynak.


Teşekkürler

Henüz kaç bölümden oluşacağını planlamadığım serinin üçüncü bölümünün sonuna geldik.

Bir sonraki bölümde ne yazarım, bir sonraki bölüm olur mu yoksa tadında mı bırakalım, bilmiyorum.


Bu arada beni tanımayanlar için, ben bir süredir New York’ta yaşayan freelance çalışan bir tasarımcıyım. Nasıl işler yaptığımı merak edenlerşuradan ve şuradan işlerime göz atabilirler.

Yazıda geçen tüm New York fotoğrafları bana ait. Daha fazla fotoğraf görmek ve hikayeme daha yakından şahit olmak için Instagram hesabıma buyrun: