İletişim Sektöründe “Storytelling” ve Bir Oyuncak: “Story Cubes”

Özellikle reklam sektöründe çalışanların, karşısına artarak çıkmaya devam eden “Storytelling” kavramının aslında ne demek olduğunu kaçımız biliyoruz? Daha da önemlisi, kaçımız “Storytelling” kavramının ne olduğunu merak ediyoruz?

Her sunumun içine bir “Storytelling” slaytı eklemek artık adet oldu. Storyboard sunumlarından, web site tasarımlarına, interaktif kampanyalardan, basılı ilanlara; hatta belki abartılı bulacaksınız ama kartvizit tasarımlarına varana kadar; pek çok alana sızmayı başaran bu çok kullanışlı — az anlaşılmış kavramla derdimiz nedir? Bu kavramın çekiciliği nereden gelir? Hikayeler anlatmak ile bir hikayeye sahip olmak aynı şey midir? Bir hikaye, anlatıcısı olmadan var olamaz, bunu biliyoruz. Peki dinleyicisi (alıcısı) olmayan bir hikaye, hikaye midir?

Reklam sektöründe, konkur ve sunum aşamalarında kullanılan havalı sözcüklerin ve havalı vaatlerin, iş ciddiye bindiğinde; gerek müşteri tarafından, gerek de bizzat o havalı sözcükleri kullanan ajansın kendisi tarafından yok sayıldığını görmeye sanırım hepimiz alışmışızdır artık. Neticede, ne markalar kurumsal iletişim departmanlarına alacakları personeli değerlendirirken, iletişim kavramıyla ilgili derinlemesine, düşünsel faaliyetler gerektiren analizler istiyor, ne de reklam ajansları çalışanlarından, müşteriden işi kapmak için kullandıkları sözcüklerin sırtındaki derin anlamlarla sarmalanmış, etraflı bir iş çıkarmasını bekliyor…

Herkesin tek derdi var; faturayı kesmek, maaşı almak, “Bu iş de bitti” demek…

İletişim sektöründe, ne marka tarafında, ne de ajans tarafında kimsenin hikayeye ayıracak vakti yok. Herkes için, analitik sonuçlar ve analitik düşünceyle kavranabilecek hedeflere varan yolun planlandığı toplantılarda bir kere “hikaye” sözcüğünün geçmesi yeterli. Kimse hikayenin ne olduğuyla ilgilenmiyor.

Halbuki ticari kaygılarla başa çıkmaya çalışan, her politik durum ve olaydan sonra büyük dalgalanmalar yaşayan, freeze’e başvuran(bu kavramı da yeni öğrendim. Gelecekte bolca duyacağımızı düşünüyorum.) reklam sektöründen kendimizi biraz dışarıda tutup, özümüze, insanlığımıza dönecek olursak, orada durum çok daha farklı işliyor.

Hikaye anlatıcılığı, insanoğlunun ortaya çıktığı andan bugüne dek ulaşabilmiş, hatta bugünü ulaşılabilir kılmış bir meslek diyebiliriz. Bu mesleğin en önemli özelliği ise gözlem ve hayal gücünü birleştirebilmesi. Yaşamın da geçmişi okumak ve geleceği kurgulamaktan başka bir şey olmadığını kabul edersek, hikaye anlatmanın, yaşamın kendisiyle olan müthiş benzerliğinin ayırdına varırız. Üstelik yaşam gibi, hikaye anlatmak da tam olarak ve sadece “şimdi” de olup biten bir eylem…

Hikaye anlatıcılığı, özellikle yaratıcı yazarlık alanında verdiğim eğitimlerde üzerinde durmaya çalıştığım bir konu. Bu konuyu reklam sektörünün içini boşalttığı haliyle değil, insanlık tarihiyle yaşıt bir bilgelik olarak inceliyor ve anlatmaya özen gösteriyorum. Bu konuda yapılabilecek yeni uygulamaları, teknolojik gelişmeleri ve yeni çıkan kitapları takip ediyorum.

Rory’s Story Cubes

Geçtiğimiz günlerde yine internet üzerinde yazarlık, yaratıcılık, hikaye anlatıcılığı gibi alanlarda neler var, neler yok diye araştırırken karşıma Rory’s Story Cubes diye müthiş bir oyuncak çıktı.

Bu oyuncak içinde 9 adet zar, 54 farklı sembol ve 10.000.000'dan fazla hikaye kurgusu barındırıyor. Zarları atıyorsunuz ve zarların üzerindeki sembollerin zihninizde oluşturduğu imgeleri birbirine bağlayarak hikayeler oluşturmaya başlıyorsunuz. İlk bakışta çok gereksiz ve saçma bir oyun gibi gelebilir, bir hikaye oluşturabilmek ve onu anlatabilmek için bu zarlara ihtiyacınız olmadığını düşünebilirsiniz. Haklı da olabilirsiniz. Hikayeler oluşturmak için ihtiyacımız olan tek şey gözlem yeteneğimiz, gözlemlediklerimizi sentezleyebilme kabiliyetimiz ve hayal gücümüzdür. Yani kısacası beynimizdir.

Hikaye kurgulayamıyoruz…

Fakat beynimiz çok küçük yaştan itibaren hikayeler anlatmak üzere değil, hikayeler ezberlemek üzere eğitilmiştir. Neden özgün fikirlerin ülkemizde bu kadar az ortaya çıktığını bir düşünün… Ne demek istediğimi anlayacaksınız. Zihnimiz hikaye kurgulamak ve bunu anlatabilmek için programlanmadığından, ve verdiğim eğitimlerde bizzat gözlemlediğim için rahatlıkla diyebilirim ki; hikaye kurgulayamıyoruz…

Rory’s Story Cube, bu açığı kapatmak için yola çıkacak olursak bize belki koşmayı değil ama emeklemeyi öğretebilecek bir oyuncak diyebilirim.

Yapmanız gereken tek şey, zarları atmak ve ortaya giriş — gelişme — sonuç bölümlerinden oluşan, eylem barındıran bir hikaye kurgulayabilmek için biraz düşünmek… Oyuncaklarla oynayacak yaşı çoktan geçtiğinizi düşünüyorsanız, sizin için yapacak bir şey yok… İçinizdeki çocukla birlikte büyük ihtimalle onun hayal gücünü ve öğrenme isteğini de yitirmişsiniz demektir.

Ama eğer öğrenmek istiyorsanız, zihninizin farklı kıvrımlarını harekete geçirmek, bugüne dek aklınızın hangi ücra köşesine sotelediğinizi anlayamayacağınız o enteresan fikirleri bir hikaye şeklinde gün yüzüne çıkarmak istiyorsanız Rory’s Story Cubes tam size göre.

Bu arada 23 Nisan yaklaşıyor. Eğer çocuğunuz varsa, onu hamburger yemeye götüreceğinize, aynı paraya bir Rory’s Story Cube alarak milyonlarca hikaye hediye edebilirsiniz. Böylece olur da büyüdüğünde iletişim sektöründe çalışmaya başlarsa ve Storytelling kavramı herhangi bir yerde karşısına çıkarsa, toplantı masasında oturan beyaz yakalılardan farklı bir bakış açısına sahip olabilir, kendini farklı, özel ve belki biraz da olduğu yere yabancı hissedebilir. Yabancı hissetmesi de ilk bakışta kulağa hoş gelmeyebilir ama ilk bakışta kulağa hoş gelmeyen pek çok şey aslında insanlığın gereğidir.

Yabancı olmak kötü değildir. Hikayesiz olmak kötüdür.