İlk Full Ironman Yarışım — Ironman Copenhagen

18 Ağustos Perşembe sabahı saatim çok erken saatlerde çaldığında son 100 günün 99’unda olduğu gibi zaten uyanıktım. Fakat diğer günlerin aksine bu sabah antrenman yapmak için değil aylardır hazırlandığım yarışa yola çıkmak için ayaktaydım. İspanya'daki son katıldığım yarıştan bu yana 13 hafta geçmişti. Bu 13 haftanın ilk haftası yarış sonrası olduğu için yumuşak antrenmanla geçmiştim. Daha sonra 4 haftalık bir antrenman bloku uygulamıştım kendime. Hafta içi antrenmanları kısa ama gerçekten sertti. Hafta sonları ise antrenman mesafelerini uzatmaya başlamıştım. İlk 2–3 hafta gayet verimli geçmişti ama daha sonra aşırı sıcaklar beni yavaş yavaş bitirmeye başlamıştı. Sert antrenmanlarda gerçekten çok zorlanıyordum ve vücut kısa sürede kendini yenileyemiyordu. Yine de kendime yüklenmeye devam ettim. Barlas ise bu günlerde bence harika bir karar vererek Alanya’da yeni evine taşınmıştı ve beni uzaktan takip ediyordu.

4 haftalık antrenman blokunun sonunda hem vücut hem de kafa olarak bayağı yıpranmıştım. Önce Türkiye Şampiyonası yarışı, sonrasında Challenge Salou Half Ironman mesafe yarışı ve en son bu sert antrenman bloku derken kendime baya yüklenmiştim. 2 hafta sonra bayram tatili gelecekti. Ben de 1 hafta recovery haftası vermiştim kendime. Antrenman yine yapıyordum ama limitlerimi fazla zorlamıyordum, arkadaşlarımla zevk için yüzüp, bisiklete binip koşuyordum. Bayramda planım hem antrenman partnerim hem de arkadaşım Semih Altunel ile Barlas’ın yanına Alanya’ya gitmekti. Fakat planlarımız aşırı sıcak havalar ve de Barlas’ın bayram sonrası İsveç’e Ironman 70.3 Jönköping yarışına kayıt olması ile değişmişti. Bende kendi çapımda İstanbul’da bir kamp yapmaya karar verdim. Bu kampta amacım kafamdaki uzun mesafe bariyerlerini kırmaktı. İşe bisikletle başladık ve Bayramın ilk günü en sevilen antrenman partneri Kaya Karayel ve tanıdığım en iyi kadın bisikletçi Semra Yetiş ile 200 km.’lik bir İstanbul turu yaptık. Yağmurlu bir İstanbul gününde yollar boşken tempoları tam dozunda ayarlayıp güzel bir antrenman ve güzel bir gün geçirmiştik. Yarış mesafesinden uzun bir bisiklet antrenmanı tam ihtiyacım olan şeydi ve bana iyi gelmişti.

Aynı gün Barlas da İstanbul’a geldi. Bir gün sonra buluştuk ve bana 6 haftalık bir antrenman programı hazırladı. Daha önce hiç full Ironman mesafe yarış koşmamıştım ve bana yazdığı antrenman programı daha önceki antrenman programlarından bir hayli değişikti. Bu 6 haftada 3 çok uzun bisiklet, 3 çok uzun koşu ve 6 uzun yüzme yapmam gerekiyordu. Ama hafta içleri alışık olduğum koşu ve bisiklet antrenmanları da bir hayli değişikti. İlk başta özellikle hafta içi yapacağım antrenmanlar kolay olacak gibi gelmişti. Programa göre 5 gün sonra ilk 30 km koşumu yapmam gerekiyordu, koşudan 1 gün önce 120 km bisiklet ondan da 1 gün önce de 4500 m yüzme. Daha ilk haftadan kolay diye düşündüğüm program o kadar da kolay değilmiş dedim haliyle :)

Önümde her günü programlanmış bir 5 hafta vardı, programda daha önce 4 kere 9:30’un altı full Ironman koşmuş Barlas tarafından hazırlandığı için kafam rahattı, tek yapılması yapmam gereken reçeteyi uygulamaktı. Ama tabi ki Türkiye’de yaşadığımız için planlı programlı olmak çok komik bir beklentiydi. Siz ne kadar programlı olursanız olun yaşanan olaylar kontrol dışı gerçekleşiyordu. Örneğin 2 hafta sonra 150 km'lik bisiklet antrenmanı için her şeyi hazırlamıştım saat sabah 4’de çalacaktı ve ben hava fazla ısınmadan 5 saate yakın antrenmanı tamamlamış olacaktım, üzerine de koşacaktım. Cuma gecesi Saat 10 olmadan yatmıştım tam derin uykuya dalmıştım ki telefonum ısrarla çalmaya başladı uyandığımda dışarıda da garip bir hareketlilik vardı. Kalkıp telefonuma baktığımda 5 cevapsız çağrı vardı, 3 tanesi annemdi, ciddi panik olup annemi aradım hala uykum tam açılmamıştı. Anne ne oldu dedim, annem bağırarak “haberin yok mu darbe oldu ben Moda’da mahsur kaldım buraya askeri helikopterler iniyor” dedi. Can havliyle annemin yanına gittim ve onu sağ salim eve getirdim, dışarısı tam bir kaostu. O gece Saat 4’de beni uyandırması gereken saat ben daha yatmadan çalmaya başladı. Sadece 2 saat kadar uyuyup haberleri takip edip telefonlara bakmaya devam ettim. Darbe teşebbüsü başarısız olmuştu, sivil insanlar ölüyordu durum fenaydı. Bu arada her şeye rağmen benim tamamlamam gereken uzun bir bisiklet antrenmanım vardı. Dışarısı çok karışık olduğu için Trainer’ı kurup evde çevirmeye başladım. Yaklaşık 2,5 saat sonra cinnet geçirip antrenmana dışarıda devam etmeye karar verdim ve öğlen sıcağında bisikletle dışarı çıktım. Yollar bomboştu üzerimde de kırmızı beyaz bir forma vardı, yanımdan geçen her araba bana korna çalıp el sallıyordu. Kazasız belasız biten antrenmandan sonra birde koşmaya çıktım, neredeyse 7 saattir antrenman yapıyordum. Bir an katılacağım yarışa hazırlanan bir Danimarkalı veya bir İsviçreliyi düşündüm. Ben 16 Temmuz’da antrenmana çıkarken acaba bir kaza kurşunu bana isabet eder mi diye düşünerek bisiklet çevirmiştim kim bilir onların hayattaki dertleri nelerdi :)

Gerek ülke, gerek iş hayatım, gerekse özel hayatım bu benzeri karışıklıklar yaşarken hayata tutunmak ve kafayı yememek için antrenman programına elimden geldiği kadar sadık kalmaya çalışıyordum.

Bu arada Barlas İsveç’de çok iyi bir yarış koşmuştu ve hızını alamayıp Budapeşte Half Ironman yarışına da kaydolmuştu. Geçen kış tüm yaşadıklarından sonra tekrar yarışmaya dönmesi beni çok sevindiriyordu. Budapeşte’den 4:20 gibi bugüne kadar duyduğum en iyi Türk triatlet Half Ironman derecesiyle İstanbul’a gelmişti. Yarış datalarına bakınca çok daha iyi yapabileceğini görebiliyorduk, tekrar forma girmeye başlamıştı. Son 2 hafta beraber birçok antrenman yaptık. Daha önce 2 kere koştuğu Ironman Copenhagen parkuru hakkında aklına geldikçe bana bilgiler veriyordu. Adeta yarışı kafamda bana koşturuyordu. Vücudumda forma girmeye başlamıştı, antrenman dataları gerçekten fena çıkmıyordu. Birkaç kilo da vermiştim, bu demek oluyordu ki artık yarışı koşmanın zamanı gelmişti.

Uçağım Kopenhag’a indiğinde gökyüzü bulutlar ile kaplıydı. Bu yarış bugüne kadar girdiğim en ciddi triatlon yarışı olacaktı ve sanki şehirde beni buna hazırlamak için çok ciddiydi. Güneş yüzünü hiç göstermiyordu, insanlar ciddiydi. Otele giriş yaptım, resepsiyon görevlisi bile çok ciddiydi. Sorduğum turist sorularının hepsine son derece kısa ve robotik cevaplar verdi. Kayıt ve yarış toplantısı bir gün sonraydı ben de ilk günümde şehri biraz gezmeye karar verdim.

Yarım günlük bile olsa bu tur bana çok iyi geldi. Adeta elfler diyarındaydım, herkes çok uzun fit ve şıktı. Etraf tertemiz, yollar ve metro sistemleri çok düzenliydi, bisiklet yolları da tüm şehri kaplıyordu adeta. Uzun zamandır İstanbul dışına çıkmadığım için bu hava değişimi bana iyi geldi ve kafam rahat bir şekilde otele döndüm. Akşam otelde uzun süredir İstanbul’da beceremediğim güzel bir uyku çektim.

Bir gün sonra fuar alanına gidince bu yarışın gireceğim en ciddi yarış olduğuna bir kez daha emin olmuştum. Herkes profesyonel sporcu gibiydi, zayıf uzun geniş omuzlu yağsız vücutlar, kaslı bacaklar, çok fazla gülmeyen açık renk suratlar. Kendimi elfler diyarındaki hobbit gibi hissetmiştim. (alıntıdır)

Fuar alanında “SAYSKY” diye bir triatlon kıyafet markası vardı. Sahibi eski bir üst seviye Rüzgar Sörfü sporcusuydu. Hatta 2012 Londra olimpiyatlarına gitmeye dahi hak kazanmıştı. Eski başarılı sörfçü ve hızlı triatlet Lars’ı ziyaret edip kendimi tanıttım. Rio Olimpiyatlarında rüzgar sörfü yarışları ile ilgili biraz sohbet ettik. Ayrılmadan bir tişört alıp beraber fotoğraf çektirdik. Kopenhag’da en sıcak iletişim kurduğum adam olmuştu, ne de olsa eski Sörfçüydü :)

Kayıt çantamı alıp akşam otele dönerken yolda otele yakın bir kebap house görmüştüm. Kopenhag’da ne kebabı demeyin lütfen, yumurta alerjim beni 2 hafta önce bir kriz ile hastane’ye kaldırmıştı. Yediğim 2 lokma sandviçte yumurta olması yüzünden alerji nöbeti sonrası geceyi acilde geçirmiştim. Bunu bir daha yaşamamak adına en risksiz şekilde beslenmek istiyordum. Bir kebapçı da en kötü pilav vardır ve bu basit karbonhidrat işimi görür diye düşündüm. Restorana gittim uzun uzun İngilizce yumurta alerjimi anlattım tam anlaşamasak da adam yemeği hazırlamaya başlamıştı sonra dayanamayıp nerelisin diye sordum, restoran sahibi Türk çıkmıştı. Türkçe derdimi daha kolay anladı ve bana harika bir ziyafet hazırladı. İsmini sormadığım abi geceleri orada oluyormuş ve “bir daha gelirsen akşam 8 sabah 6 ben buradayım kardeşim dedi” teşekkür edip otele döndüm.

Gece yine güzel bir uykudan sonra sabah yüzmeye, bisiklete binmeye ve koşmaya çıktım. Hepsini kısa kısa yaptıktan sonra otele odama dönüp sıkıntıdan 3 tane film ve olimpiyat oyunları yayınları seyrettim. Danimarkalı bir kadın sporcunun 400m engellide olimpiyat 2.si olması her yerde birinci haber olmuştu. Sonra onun yerini hentbol takımlarının olimpiyat şampiyonluğu aldı. Ben televizyonda bunları seyrederken Türkiye’den arkadaşlarım arayıp başarılar dilemeye başladılar. Yine en uzun konuşmayı Barlas ile yapmıştık. Bana 1 saatte sudan çıkacaksın demişti, 1 saatte sudan çıkmak için tempolu yüzmem lazımdı ama sakın tempolu yüzüp kendini yorma diye de beni uyarmıştı. Biraz kafam karıştı aman neyse yüz işte dedim kendi kendime erkenden uyku bastırmıştı, Saat 21:30 gibi derin bir uykuya daldım.

Sabah saat 4’te kendiliğimden uyandım. Büyük gün gelmişti, çok dinç uyanmıştım, hadi bu işi bitirelim dedim, birkaç motivasyon müziği dinledikten sonra jellerimi, mataralarımı hazırladım, yarış mayomu giydim, kahvaltıya indim. Kahvaltı salonu tıklım tıklımdı, her yaştan dünyanın her yerinden amatör ve profesyonel sporcular hepsi yaklaşık 10 saat sürecek bu acılı yarış öncesi depolarını dolduruyordu. Kimse gülmüyor şakalaşmıyordu, en büyük gürültü uzak doğu dan yarışa gelen sporcuların olduğu masadan geliyordu. Kahvaltı sonrası yarış alanına 10 dakika kadar yürüdükten sonra ulaştım, sabahın karanlığında binlerce kişi aynı amaç için toplanmıştı, sabahın o karanlığı için çok uygun müzikler çalıyordu. Mataralarımı koymak için bisikletimin yanına gittim ve ilk kötü sürprizle karşılaştım. Sol arka mataralığım kırılmıştı. Muhtemelen başka biri bisikletini koyarken benimkine çarpmış ve kırmıştı. Yapacak bir şey yoktu, lastik ile tutturdum ve daha az önemli olan matarayı oraya koyup düşmemesi için dua ettim. Bildiğim bir şey varsa o da bu kadar uzun bir yarışta beslenmenin her şey olduğuydu, bu sebepten ötürü jel dolu o mataranın düşmemesi benim için çok önemliydi.

Saat ilerleyip şafak sökmeye başladıkça müziklerde hızlanmaya başlamıştı, yarışa dakikalar kala Muse bangır bangır hoparlörlerden çalmaya başladı binlerce kişi alkışlamaya başladı, insanların ciddiyetleri kendini coşkuya bırakmaya başlamıştı. Sanki bir müzik festivalindeydim tek fark elleri havada olan insanlar wetsuit giyip bone takıyorlardı. Mikrofondaki ses iyice yükselmeye başladı ve büyük an geldi çok kuvvetli top sesi ile yarışın startı verildi. Profesyonel atletler suyu yararak yüzmeye başladılar sonra yavaş yavaş start sırası bana geldi. O kadar mutluydum ki o an; tüm o maddi, manevi, fiziksel emekler ve en sonunda sağlıklı bir şekilde buradaydım, hava harikaydı, ortam inanılmazdı bütün gün Avrupa'nın en güzel şehirlerinden birinde en sevdiğim hobilerimi yapacaktım, yüzme, bisiklet ve koşu.

Yüzmeye su serin olduğu için tempolu başladım sağımda solumda her yerde insan vardı, kulaçlar tekmeler havada uçuşuyordu. Çok fazla bacak vuran birkaç yüzücü görünce içimden şöyle dedim “o bacaklar size bütün gün lazım olacak onun yerine kol çekerek gidin.” Antrenmanlarımın çoğunu pull buoy ile bacak vurmadan yapmıştım amacım yarışta da neredeyse hiç bacak vurmadan yüzmekti. Her şey iyi giderken çok amatörce bir hata yaparak dünyanın en kolay yüzme parkurunda 200 m’ye yakın yanlış şamandıraya yüzdüm. Fark ettiğimde çok önemsemedim, 3 dakikalık fazla yüzme 226 km’lik yarışta çok önemli değildi ama bu amatörce hata için yine de kendime az da olsa kızmıştım. 4000 metre süren yüzme bana çok kısa gelmişti, yüzme sonrası çok acılı bir yarış beni bekliyordu onun için yüzme hiç bitmesin istemiştim. Sudan çıktığımda saatime baktım 1:02’de sudan çıkmıştım. Barlas tam bir saat demişti bende 3 dakika fazla mesafe yüzmüştüm üstat dakikasına kadar bilmişti. Ama bir gerçek vardı ki yarış aslında şimdi başlıyordu.

180 km'lik bisiklet etabı başlamıştı, ben yine çok rahattım kafamı kurcalayan tek şey sol arka mataramın düşme riskiydi, ben de ilk önce o matarayı bitirmeye karar vermiştim. İlk 1 saat hedef wattslarımın biraz üzerinde gitmiştim ama her yarışın bir temposu vardı ve bu yarışta herkes makine gibiydi ben de gaza gelip hızlı başlamıştım. Kafamdaki plan 2. Beslenme noktasına kadar sol arka mataramı bitirip onu yenisiyle değiştirmekti. Aynı zamanda bol bol önümdeki mataradan da su içiyordum. 30 km sonra ilk beslenme noktasını geçtik, her şey yolundaydı kırık mataralıktaki jellerin neredeyse yarısı bitmişti, önümdeki mataradaki su da bayağı azalmıştı. 45 dakika kadar sonra 70. Km de 2. Beslenme noktası vardı. Sağ arka matara beni idare ederdi, asfalt çok düzgündü onun için mataralar hiçte düşecek gibi değildi. Ben tam bunları düşünürken nasıl başardım bilmiyorum ön lastiğim bir boşluğa girdi ve sağ arka matara yerinden fırladı. Durup alacaktım fakat matara düşüp kırıldı o an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Bir yudum almadığım ve beni 4 saat idare etmesi gereken karbonhidrat tozum gitmişti, önümdeki su bitmişti sol arkamdaki matarayı da neredeyse tamamen içmiştim. Sadece 2 cebime enerji barlarım vardı ve su olmadan onları yemem büyük hata olurdu. Uzun antrenman ve yarışların su ile ilişkisini anlatan en sevdiğim söz şudur “susadıysan çok geç kalmışsındır”. Ben de bayağı susadım ve bir bar yemeye karar verdim, rahat yemek için barı yarıştan önce cebime koymadan 3’e bölmüştüm ve cebimden çıkarırken 2 parça yere düştü. Wattslar, hızım, hissiyatım çok iyiydi ama nasıl böyle üst üste beslenme hataları yapabiliyordum anlamıyordum. Kendi kendime dedim ki “sana ceza bir sonraki beslenme noktasına kadar sadece çevir ve beslenmeyi tamamen unut. “

Tekrar yarışa odaklanınca zaman çabuk geçti, wattslar arttı ve beslenme noktasına ulaştım. Nasıl başardım bilmiyorum çok hız kesmeden gönüllülerden 1 matara su, 1 matara isotonik içecek, 5 enerji jeli ve 2 parça muz aldım. Ne zamanki küçük şeyleri kafaya takmayı bıraktım o zaman işler düzelmeye başladı. Bol bol beslendim vücut kendine geldi, moralimde öyle, biraz sonra bir matara daha düşürdüm ama hiç dert etmedim her şeyin bir çaresi vardı. Bir sonraki beslenme noktasında yine birçok jel, su ve muz almıştım. Mataraları düşürdüğüme artık seviniyordum boşuna ağırlık taşımamış oluyordum nasılsa 30 km. de bir beslenme noktası vardı. Bütün bunlar yaşanırken daha bisikletin yarısı yeni bitmişti ve hedef wattslarımın baya üzerine çıkmıştım. Tempomu düşürme zamanı gelmişti ortalama watts değerlerimi hedef watts değerlerime düşürmeye başladım. Yanımdan beni geçenler çoğaldı arada gaza gelip asılıyordum pedallara ama genel olarak kendime hakim gidiyordum. 150. km’de bisiklet etabının bitmek üzere olduğunu iyiden iyiye hissettim. Her yarışta en az korktuğum etap koşu etabıydı ama bu yarışta beni en çok korkutan koşuydu. 30 km daha bisiklet çevirdikten sonra bir maraton koşacaktım. Watts değerleri artık tutmuştu beklediğimden çok daha iyi bir bisiklet derecesi geliyordu. Bu yarış bir half ironman olsa içim içime sığmazdı çünkü yarı maratonu her şekilde koşardım. Ama şimdi durum farklıydı, önümde hayatımda hiç koşmadığım mesafe bir maraton yarışı vardı. Genelde parkur profillerini hiçbir zaman şikayet olarak öne sürmeyen Barlas bile koşu parkuru için çok sinir bozucu şeyler anlatmıştı. 4 tur olan koşu etabı bayağı bir Arnavut kaldırımı ve tırmanış gerektiren köprüler içinde barındırıyordu. Yalan yok gerçekten çok tırsıyordum. Bisiklette ufak bir hesap yaptım, son 30 km basarsam 5 saat civarında etabı bitirebilirdim ama bacaklarda biterdi. Ben de tempoyu azalttım, bol bol beslendim, su içtim, isotonik içecek içtim. 180. Km'nin sonunda Bisikleti gönüllülere teslim ederken saatim bana etabı 5:07’de bitirdiğimi müjdeliyordu. Benim beklediğimden çok daha harika bir dereceydi. Fakat bu moral bile maraton korkumu yenmeye yardım etmedi. Transition 2’de yavaş hareket ettim, çorabım, güneş gözlüğüm, ayakkabım, şapkam, jellerim; hepsini yanıma aldıktan sonra hayatımın ilk maratonu başladı.

Yüzmede hedefim tutmuştu, Barlas’ın dediği çıkmıştı ve bu beni pek şaşırtmamıştı. Bisiklette ise yine Barlas’ın dediği çıkmıştı ama buna bayağı şaşırmıştım çünkü gerçekten bu kadar iyi bir süre beklemiyordum. Şimdi koşuda da söylediği çıkarsa kendime göre inanılmaz bir derece çıkacaktı hem de ilk Full Ironman yarışımda. Koşarken ilk kilometreler biraz tempolu başladım bu sıralar kendime şöyle dediğimi hatırlıyorum. “Harun yalvarırım yavaş koş, bu koşu bildiğin koşulardan değil, maraton 42 km, böyle gidersen patlarsın yarışı bile bitiremezsin.” Sanırım kendimi duydum 30. Dakikada tempom oturdu, tam plandaki gibi gidiyordum. Sonra bir an yaklaşık 3 saat daha bu tempoda koşacağım fikri aklıma geldi, moral bir anda dibe vurdu kafamı hemen dağıtmam gerekiyordu. O sırada ahşap bir iskelenin üzerinde koşuyordum ve imdadıma güneşlenen insanlar yetişti. Birbirinden güzel Danimarkalı genç bayanlar bikinileri ile güneşleniyordu ve bizi alkışlıyorlardı. O an 3 saat koşma fikri ve koşunun 4 tur olma fikri hoşuma bile gitti hatta bütün yarışı bu iskele de koşabilirdik :) (bu detayı yazayım mı diye çok düşündüm ama sonunda yazmaya karar verdim)

İlk 10 km hala plana uygun gidiyordum, beslenmeye ve sıvı almaya çok dikkat ediyordum, tempom 4:40–4:45 arası değişiyordu, 5 pace in altındaki her tempo benim için uygundu. Bol bol seyircinin olduğu müzikler çalan noktalardan geçiyordum. Barlas’ın kulaklarını bayağı çınlatıyordum, bütün bunları bana teker teker anlatmıştı. 15. Km yine hedefime uygun gidiyordum, her adımda çok acı çekiyordum ama her şey plana uygun ve kontrol altındaydı. 20. Km’ye yaklaşırken sağ ayak ayasında bir acı hissettim ama bunlar normaldi, artık parkurun yarısı bitmişti. Arnavut kaldırımı olan bir noktadan geçerken sanırım 23. Km civarıydı yine sağ ayağımda bu sefer korkunç bir acı hissettim. Genelde acı eşiği yüksek biri olarak kendimi tanırdım. Ama bu sefer o kadar canım yanıyordu ki neredeyse gözümden yaş gelecekti. Sonra sağ ayağıma baktım ayakkabı dikişlerinden dışarıya kan akmaya başlamıştı. Ayağım çok sağlam açılıp kanamaya başlamıştı ve daha neredeyse böyle 20 km koşmam gerekiyordu. Beslenme noktalarında başımdan aşağıya döktüğüm su ayakkabıma girmişti ve ayağım daha sonra su toplayıp açılmıştı. Bunların hepsi olabilirdi ama ayakkabının dikişlerinden dışarıya kan sızdığını ilk defa görüyordum. Hayatımda ilk defa bir yarışı bırakmayı düşündüm. Koşmaya başladığımda kendime birkaç söz vermiştim ne olursa olsun ne kadar yavaş olursa olsun koşmaya devam edecektim asla yürümeyecektim. Diğer bir söz ise hiçbir km yi 5 dakikadan uzun sürede koşmayacaktım. Yarışı bırakmayı aklımdan geçirirken finiş noktasının 5 km ileride olduğunu hatırlardım ama finişe 2 turum daha vardı. Ben de bu turu bitirip çok kötü olursam 5 km sonra 3. Tura başlamadan bırakırım diye düşündüm. Tabi ki kendimi kandırıyordum, 2. Tur bittiğinde yine dikkatimi dağıtmak için aklıma bikinili güneşlenen arkadaşları getirdim, en az bir tur daha o manzaraya bakmaya karar verdim :) Zamanla acıyı hissetmemeye başladım, ilk sözümü tutup hiç koşuyu bırakmıyordum ama 2. Sözümden çok uzaktaydım 5 pace den çok daha yavaş koşmaya başladım o andan sonra sağ ayak bu haldeyken amaç sadece yarışı bitirmekti. Artık etrafımda bağıran tezahürat yapan insanlarda beni rahatsız etmeye başladı. İçimden “Ne var kardeşim ne bağırıyorsunuz bu kadar acı çeken insanı görmekten keyif mi alıyorsunuz?” diyordum. Normalde kendimi motive etmek için hep pozitif düşünürdüm polyannacılık yapardım ama artık yarışı bitirmek için Dark Side’a geçme zamanı gelmişti. Polyanna’dan Darth Vader’a keskin bir dönüş yapıp her şeye kızmaya başladım. Yanımdan relay yapan bir koşucu geçti yani onun yerine başkası bisiklet çevirmişti ve başkası yüzmüştü. Ona da kızdım “kolaysa gel önce yüz sonra 180 km pedal çevir ondan sonra koşta göreyim seni” diyordum. “Dark Side” beni tam olarak etkisi altına almıştı. Her şeye kızıyordum, kendime, bu yarışa kaydolduğuma, ülkenin durumuna, çalıştığım şirkette son dönemde yaşadıklarıma, bizi Arnavut kaldırımda koşturan organizasyon komitesine, başımdaki çirkin şapkaya, sonra dayanamayıp şapkayı da çöpe attım. Tamamen kontrolü kaybetmiştim sanırım sinir sistemim dokuz buçuk saat bu seviyede spor yaptıktan sonra alt üst olmuştu. Bu kızgınlık bana yarışı bıraktırmayıp beni finiş çizgisine doğru getiriyordu. Son tur son 2 km ye girmiştim saatim “battery low” diye uyarı veriyordu. Saatime “merak etme benim de battery low ama 10 dakika daha dayanalım” dedim. Sol ayağımda artık bayağı bir acı vermeye başlamıştı, tam anlamıyla bitmiştim. Finişe yakın kırmızı halıya girince mayomun önünü kapadım 10 saat önceki benden çok farklı bir ben olarak finişe girdim saatimi durdurdum ve yere yığıldım.

Saatimde 9:52 finiş süresi yazıyordu, süreme de kızdım. 226 km’lik yarışın 205 km sini gayet iyi gelip son 21 km sadece hayatta kalmaya çalışmıştım. Barlas’ın bir tek koşu tahmini tutmamıştı o da ayağımın durumunu hesaba katarsak gayet normaldi. Yarıştan önce 10 saatin altında yapacağım her derece için çok mutlu olurdum ama son 20 km’ye kadar o kadar iyi giden bir yarış bu süre ile bittiği için üzülmüştüm. Sağ ayakkabımı çıkardım beyaz çorap tamamen kandan kırmızıya dönmüştü. Ayağımı gören bir gönüllü koşarak başka bir gönüllüye haber verdi. Diğer gönüllü dehşet dolu gözlerle bana bakarak telsizle birilerini çağırdı. Genç bir hasta bakıcı koşarak bana bir tekerlekli sandalye getirdi ve beni doktor çadırına götürüp sedyeye yatırdılar. Çadırda hemşire çorabımı kesti ve yaraya pansuman yaptı. Doktor bana yardımcı olabilecek biri olup olmadığını sordu maalesef yalnız gelmiştim. Gönüllüler bana yemek ve kıyafet torbamı getirdiler. Yavaş yavaş kendime geliyordum. Yaralarım için doktor zamanla iyileşecek ama bayağı bir zaman alacak dedi. Bisikletimi alıp otele nasıl döndüğümü hatırlamıyorum bile.

Otelde önce telefondaki mesajlara cevap verdim. Sonra Barlas’ı ve ailemi aradım, Barlas’a ve aileme tüm yardımları için tekrar teşekkür ettim. Birkaç arkadaş ile daha konuşup sakinleştikten sonra saatime baktım gece 1 olmuştu ama hem hiç uykum yoktu hem de çok acıkmıştım. Aklıma Türk restoranı geldi. Bisikletle restorana gittim restoran sahibi beni görünce gözleri parladı tezgahtan yanıma gelip yarışı sordu. Anlattıklarım çok ilgi alanına girmese de beni sabırla dinledi. Tüm anlattıklarım için harika bir yorum yapıp “Neyse kazasız belasız bitmiş ya daha ne olsun “ dedi ve tezgaha geri döndü. Aslında her şeyi çok güzel özetlemişti evet kazasız belasız çok şükür bitmişti yarış. Bana mükemmel bir yumurtasız tabak hazırladı ve 2 tane ayran verdi, özlemişsindir dedi, aslında pek özlememiştim ama sağ olsun çok içten davranıyordu. Yemek bitince borcumu sorduğumda bu bizden olsun kardeşim dedi. Abi böyle yaparsan bir daha gelemem bir sonraki senden olsun bunu ben ödeyeyim dedim. Hatırım için kardeşim sen bir daha gel ama bu da bizden olsun. Söyleyecek söz bulamadım amcaya çok teşekkür ettim, ayrılırken memlekete selam söyle dedi. Baş üstüne dedim. Yaklaşık 12 saat sonra uçakta selam söylediği memlekete gitmek için yola çıkmış olacaktım.

Bir sonraki maceranın nerede ve ne zaman olacağı hakkında hiçbir fikrim yok yaşayıp göreceğiz. Zaten önemli olan vardığımız yer değil de yolculuğun ta kendisi değil mi? Yolculuktan keyif aldığım sürece mücadeleye devam. Antrenmanı, yarışı, başlangıcı, bitişi, gitmesi, dönmesi hepsi çok keyifliydi, umarım sağlığım ve hayat şartlarım yenilerini yaşamaya olanak verir. Okuduğunuz için teşekkürler…