Kısa bir radyo hikayesi

Açık Mimarlık Özel Programı, Mart 2016

Günlerden cumartesi, yapmam gereken işlerin içinde boğazımın ağrısı ile ayakta kalmaya çalışıyorum. Berlin soğuk, yeni bir bilgi değil, hep soğuktu.

Yazılmayı, çizilmeyi bekleyenler var ama bu yazıyı yazmak uzun zamandır aklımda var ve daha fazla ertelemek istemiyorum. Entegrasyon, gurbetçilik ve benzeri onca soru ile kafamda tilkiler dolaşırken, “Kâinatın tüm seslerine, renklerine ve titreşimlerine Açık Radyo”’yu anmak istedim.

Açık Radyo’yu ilk fark edişim 2002–2003 yıllarında olsa gerek, Irak’ta Savaşa Hayır! mitingleri sırasında, meraklı lise genci olan ben, eline geçen her dokümanı son satırına kadar okurken bulmuş olmalıyım. Daha sonrasında ara ara ama sadık bir dinleyici olmadan kulak kabarttım radyoya, ta ki 2009 yılında Selanik’e değişim öğrencisi olarak gidene dek. Alexandros’un 2008'deki öldürülüşünün üzerinden bir sene geçmemişti ben Selanik’e gittiğimde, sokaklar halen hareketliydi. Gaviscon, Talcid artık ne derseniz o beyaz renkli sıvıyı Gezi’den önce öğrendiğimiz üniversite binasıydı Aristotle Üniversitesi. Bu kısmın hikayesi uzun ama içine katılan onlarca başka hikaye ile dayanışma, direniş adına öğretici bir eğitim dönemi olmuştu benim için.

2009 Selanik gösterilerden

Konuya geri dönecek olursam, orada geçirdiğim aylar boyunca proje stüdyosunda otururken kulağımda sürekli Açık Radyo vardı. Belki memlekete uzak kalmanın verdiği bir his ile sabahları Açık Gazete ile ülkede olup bitenden haberdar oluyordum. Zamanla gittikçe yeni isimler, yeni olaylar durumlar öğrenir oldum.

Geçen yıllar ardından, radyodaki ilk Açık Mimarlık’a konuk oldum. Harbiye’deki radyonun son zamanlarıydı, sonra gel zaman git zaman Tophane’ye taşınan radyoda, kadrolu konuk kontenjanından program yapımcılığına terfi ettim.

Bugünlerde yine Berlin’de gün içinde çalışırken Açık Radyo dinliyorum, ne yalan söyleyeyim kendimi iyi hissediyorum, özlediğim İstanbul’dan haberler alıyor oluyorum. Bu belki bir entegrasyon problemi, kökleri bir türlü bırakamamak, bagajını bırakamamak. Ama akşam üstü Açık Dergi başlayınca, Seçil ve İlksen’in seslerini duyup şehirde neler olup bittiğini öğrenmek iyi geliyor. Sabahları Açık Gazete’yi dinlemek, gün içinde Dünyanın Cazı ile farklı sesleri duymak, genç bir klasik müzik triosunun hikayesini dinlemek parçalarını duymak, doğa ve kent mücadelesini dinlemek ferahlatıyor insanı. Ben sürekli yalnız çalışamayanlardanım, radyo o yalnızlığı alıyor.

Çocukken doldurduğum kasetlerin arasında yaptığım anonslardan bugün organik bağlar kurduğum radyo yolculuğu iyi geliyor. Cenk ve Yağmur ile beraber Açık Mimarlık serüvenine devam ediyoruz. Mimarlığın tüm hallerine dair konuşuyoruz, konuklar ağırlıyoruz.

Nerede olduğunuz önemsiz, tanıdık bir ses duymak, farklılıkları duymak insana yaşadığını hissettiriyor. Açık Radyo’nun manifestosunu okumak isterseniz, eğer bugüne kadar dinlemeyip merak ediyorsanız sizi şuraya alalım acikradyo.com.tr/acik-radyo-manifestosu

Haziran 1995'te yayınlanan Açık Radyo Manifestosu’ndan bir parça ile bu yazıyı bitireyim

Radyo ne işe yarar?
‘Zihin Tiyatrosu’nu kurmaya.
Zeki, duyarlı ve nazik insanları bir araya getirmeye.
100.000 kişilik sürekli bir parti yapmaya.
Olabilecek en direkt teması kurmaya.
‘Sağırlara Program’ yapmaya.
Belli bir fikrî ve kültürel yapısı olan insanların bir arada olacağı bir ‘platform’ sağlamaya.
Bu insanları demokratik, özgür ve kaliteli bir ‘mecra’ çevresinde bir araya getirmeye.
‘Sağduyu’ya dayanan bir odaklaşmaya.
Kısacası nefes alıp, vermeye. ‘Temiz hava’ solumaya.