Photo via Netflix

Kadın-erkek ilişkilerine yeni nesil dokunuş #Love

2017’nin ilk günlerinde kendime yaptığım en güzel iyilik sanırım Netflix satın almak oldu. Hemen akabininde ise platformun birbirinden güzel dizileri arasında kaybolmaya başladım. Bunlardan yeni bitirdiğim ve bana tuhaf biçimde dingin, güçlü ve iyi hissettiren Love’dan bahsetmek istiyorum sizlere.

Love ilk bakışta tipik bir aşk öyküsü gibi görünüyor. Dizimizin başrol kadın ve erkeği pilot bölümde sevgililerinden ayrılıp ikinci bölümde kaderin kara mizah yüklü cilvelerinden biri vesilesiyle tanışıyorlar. Sonrasında ne mi oluyor? Sonrasında kendilerine hiçbir romantik komedi ya da dram örneğini referans almadan size gelin takılalım diyorlar. Eleştirmenlere göre aslında referansı bol bir dizi ama ben kendi izleme deneyimimde saf bir içtenlik ve orijinallik deneyimledim.

Photo via Slate

Parti kızı çekingen adama karşı

Her şeyden önce projenin arkasında Judd Apatow var. Kendisini The 40 Year Old Virgin ve Knocked Up gibi kültleşmiş komedilerden anımsayabilirsiniz. Dizinin hem yapımcısı hem başrolü olan Paul Rust’ınsa kalemine hayran olmamak elde değil. 10 bölümden oluşan ilk sezonun hemen her bölümünde onun dehasına şahit oluyoruz. Ama dizi Rust’ın değil Gillian Jacobs’ın yükselişine merdiven tutuyor. Hayat verdiği Mickey Dobbs karakteriyle kadın ruh halindeki geçişlere ilişkin bol nüanslı ince ve sınır tanımaz bir oyunculuk ortaya koyuyor. Tepeden tırnağa bir Woody Allen eskizi Mickey. Onu izlerken karşısına yerleştirilen Rust’ın karakteri Gus Cruikshank’i de ister istemez Allen olarak görüyorsunuz. Temel çatışmamız ise parti kızı çekingen adama karşı.

Bahsettiğim çatışma öyle tropik bir çatışma değil, aksine naif ve son derece kırılgan. Özenle işlenmiş tatlı sert çıkışlar izletiliyor bizlere. Sevgi isterken kandırıldığını düşünen Mickey ile kendini gerçekleştiren kehanetlerinin kurbanı Gus’ın bölümler ilerledikçe bize anlatmak istedikleri başka şeyler olduğu açığa çıkıyor. Bir radyo istasyonunda pek de memnun olmadığı işine ara sıra ot içip katlanabilen Mickey, dizi setlerinde ergen oyuncuların eğitimiyle ilgilenmek zorunda olan Gus’ın sevgisine inanmak istiyor. Ama bir anda değişen roller sonucunda ikili kendilerini hangi konuma yerleştireceklerini bulamama derdine düşüyorlar.

Love I. sezon fragmanı

Kategori ve kalıplara izin yok!

Dizinin en sevdiğim tarafı gerçek hayattaki kategorize edişlere savaş açmış olması. İlişkilerini konumlandıramama problemi üzerinden Gus ve Mickey aslında tüm modern çağ insanına sesleniyorlar. Ortama inanılmaz bir rahatlık hakim ve isteyen istediği zaman çeksin gitsin, çok da dert değil mesajı gayet güçlü. Senarist bu konuda oldukça ısrarcı. Farklı bir mantık da denemiyor aslında sadece insanlar değişmez kalıbının duygusal boyutunu akışına bırakıyor. Neticede üzülenler, sevinenler, kıskananlar, ayrılıp, barışanlar olmuyor mu? - pek tabi oluyor. Ama su yolunu öyle ya da böyle bulmayı başarıyor.

Gus’ın işyerinde eğitiminden sorumlu olduğu 12 yaşındaki büyümüş de küçülmüş aktrisle Mickey’nin gönül işlerine dair radyo programı sunan çapkın patronu arasında da benzerlikler kurmak mümkün. Bu iki zıt yan karakter, iki zıt ana karaktere eklemlenerek insanlar bundan çok daha karmaşık deniliyor. Çok belli olmasa da en azından deneniyor. Çünkü her ihtimalin çıkışında hem yan hem ana karakterler insanlar değişmez kalıbını paramparça ederek finale ulaşıyor.

Photo via ign.com

Sadeliğin çekim gücü

Zaman, alan ve art hikayelerin sadeliği Love’da dikkat çeken diğer önemli unsurlardan. İçeriğin akışı izlesen de olur izlemesen de mantığını sunup iki bölüm sonrasında bu dizinin sezon finalini mutlaka görmelisin’e dönüşüyor. Çünkü sadece Mickey’i değil kedisi Dede’yi de seviyorsunuz. (Evet bir kedi için tuhaf bir isim olduğunun ben de farkındayım ama sizce de çok şirin değil mi?) Gus’ın hobi için müzik yaptığı tuhaf arkadaş grubundakilerden birinde kendinizi görüyorsunuz ya da. Kaldırımda ilerleyen yayalar ana caddeye hiç çıkartılmıyor fakat onları oldukları yerlerinde farkına bile varmadan seviyorsunuz. Örneğin Mickey’nin kedisi dışında Claudia O’Doherty tarafından canlandırılan dünya tatlısı ev arkadaşı Bertie var. Geleceğin Lisa Kudrow’u olma potansiyeline sahip. Hatta Love’dan sonra olamadıysa ayıp. Sevmemek mümkün değil. İkinci sezonda daha çok Bertie görelim, daha çok Bertie görelim… lütfen.

Love’da kalıp dışılığın hakimiyetinden bahsetmiştim. Bu durum cinsellik boyutunda da kendisini gözler önüne seriyor. Başta Mickey ve Gus olmak üzere tüm karakterlerin amorf bir cinsel sunumu söz konusu. Bu sayede hem daha keyifli erotik sahneler izlerken, hem de televizyonda mümkün olan tüm kolektif cinsiyet varsayımlarına meydan okuyan bir yapıma daha sıkı sıkı sarılmamız sağlanıyor. Bence çok da iyi kotarılıyor.

Gillian Jacobs dizide Mickey Dobbs rolünde. Photo via elle.com

Feminizmi aşka bantlamak

Her bir bölümü kendinizi gerçekten vererek izlediğinizde bir şeyin daha dikkatinizi çekeceğini düşünüyorum. Feminizm’in sadece kadın üzerinden atlatılmaması. Evet tam olarak bu cümleyi kullanmayı uygun gördüm çünkü Mickey her ne kadar dizinin güzel ve seksi kızı olsa da liseden sonra olgunlaşmayı bir türlü başaramamış görgül anlamda yoksun olduğu her halinden anlaşılan ve bunu erkekler üzerinden atlatarak gömmeye çalışan bir karakter. Ama yalnız değil. Keza Gus’ta tam bir frijit. Hayatında bir kadın olmazsa dağılmanın sınırında ve yalnızken kat'iyen güçlü duramıyor. Fakat yakınlaşmaktan da korkuyor. Feminizm ataerkillik kodlarıyla aşk isimli nesneye bantlanıp Gus ve Mickey’nin kapılarına birer kopya bırakılmak suretiyle yine yeniden olay akışının gidişatına teslim ediliyor ve bunu ana akım bir dizide görebilmek beni sonsuz sevindiriyor.

İşin bir diğer boyutunda karakterler öngörülere değil mecaz ve kinayelere teslim ediliyor. Bu enfes mecazlardan bir kısmını ise en iyi dizinin beşinci bölümünde görmek mümkün. Henüz Mickey’le adını koymayı başaramayan Gus kendisini ne olduğunu anlayamadığı Bertie’li bir randevuda buluyor. O randevu esnasında gerçekleşen karşılıklı konuşmalar ve eş zamanlı masa altı mesajlaşmaları komedi dizisinde mizahın abartılmadan da izleyiciyi yakalayabileceğinin tam ispatı niteliğinde. Love izleyicisiyle mizah odaklı dostluk geliştirmek yerine mecaz odaklı bağlılık kurmayı hedefliyor. Sanırım başarıyor.

Photo via elle.com

“Sürpriz! Ben şirin kız değilim”

Aslında bu yazıda üzerinde başından beri en fazla durmam gereken yere nihayet ulaştım. Gillian Jacobs! Ne yazıktır ki kendisiyle çok geç tanıştım hatta Love onu ikinci izleyişim. İlk olarak Don’t Think Twice’ta Samantha olarak göründüğünde kim bu insan güzeli diyerek peşine düşmüş ve hayli güçlü bir kariyeri olduğunu öğrenip kaçırdıklarım adına üzülmüştüm. Neyse ki Love sayesinde artık o da yakın dostlarımdan biri. Yazarlar, Mickey’nin “Sürpriz! Ben şirin kız değilim” diyen karakterinin karakteristik modellerini birinci bölümden itibaren dışlıyorlar. Şirin kız olmana gerek yok, değişmene de… çünkü sen busun derken şirin olma baskısı altında olan ne varsa sahne dışına itiliyor.

Kaldı ki Mickey sadece kendisi için görece tehlike arz ederken onu herkes için tehlikeliymiş fikrine iten toplumsal duruşlar da bol bol yeriliyor. Ve bunların hepsini Jacobs gözlerde kalpler çıkartan oyunculuğuyla tek başına yapıyor. Mickey, zırhını ona meydan okunduğu anlarda bile saklamaktan çekinmeyip er meydanına çıkabilirken, Gus kararlı bir şekilde, kapalı kalmayı tercih ediyor. Bu yüzden benim gözümden o ne güzel olmayı başaramayan çelişkilerle dolu “hoş adam” ne de garip bir şekilde tiksinti uyandıran “kaçak dövüşçü’’ Gus sadece artıları mı fazla eksileri mi hesabı yaparken hayatı kaçıran karmaşık bir kız için karmaşık duygularını keşfetmek isteyen masum küçük çocuk.

Paul Rust dizide Gus Cruikshank rolünde. Photo via Netflix

Sevgi ödülsüz kalmaz

Sonuç olarak toparlamam gerekirse “sevginin kendi sesi ve hissi vardır’’ Love’da işte tam olarak bunu anlamamızı istiyor. Peki ben Mickey ve Gus’tan ne öğrendim?

Sevgi istemekle, ya da beklemekle olmaz, çık dışarı ve onun için savaş. Komik duruma düş, gerekirse gururunu ayaklar altına al, bırak başkaları konuşsun sen ne hissediyorsan onu yap! Zaten her yerde kendimizden nefret etmemize yetecek düzeyde bir bolluk var. Ama unutma sevgi şaşırtıcı derecede can yaksa da sonunda mutlaka ödüllendirir.