Kar Tanesine Hayransınız. Peki Ya Kendinize?

Ortalama bir insan nefesini yaklaşık 1 dakika tutabilir. Ancak bazıları için bu süre şaşırtıcı şekilde uzayabilir. Nefes tutmanın sınırını belirleyen şey, vücudunuzun oksijensizliğe ya da karbondioksit fazlalığına dayanıklılığıdır. Bu ikisine etki eden en temel faktör metabolizma hızınızdır. Metabolizma hızı ise tıpkı parmak izimiz gibidir, yani her birimiz için eşsizdir.

Suyun altında belli bir süre gerçekten hareketsiz bir şekilde bekleyebilirseniz, kalbinizin atışını duyabilirsiniz. Öyle ki bir zaman sonra(30–35 sn kadar) zihninizde atışlar ardışık olarak devam edecek mi yoksa tekleyecek mi diye bir endişe belirmeye başlar. Kendinizi bunun için eğitmemişseniz bu düşüncenin önüne geçemezsiniz. Gelin görün ki bedeninizin oksijensizliğe dayanaklılığı sandığınızdan daha yüksektir… Özellikle dalgıçlar su altında çok daha uzun süre nefessiz kalabilir. Bu alandaki rekor 4,5 dakika ile Herbert Nitch isimli bir dalgıca aittir. Bilim adamları bu sürenin özellikle su altında uzamasını ‘memelilerde dalma refleksi’ olarak açıklar. Bu reflekse göre kafanızı suya soktuğunuzda kalp atışlarınız yavaşlar. Ancak sadece bedeninizin suya girmesi tek başına yeterli olmaz. Çünkü ortamın sıvı yönünde değiştiğini tüm bedeninize haber veren gözünüzün arkasında bulunan çok küçük bir bezdir. Bu bez gözünüzün suya girmesiyle beraber tüm vücudu alarm durumuna geçirir. Bu uyarı sayesinde metabolizma hızınız düşer, kalp atışlarınız yavaşlar. Böylece daha az oksijen tüketirsiniz. Bunların tümü sizin hayatta kalmanızı sağlamak içindir. Çünkü insanoğlunun en temel refleksi nefes almaktır. Şartlar ne olursa olsun, nefes almaya devam etmek istersiniz. Hayatta kalmanın tek yolu budur. Bunu tehlikeye sokacak her hangi bir şeyle karşılaşmanız durumunda ise bedeniniz tedbirini en hızlı şekilde alır, riskleri minimize eder ve sizi canlı tutmaya çalışır.

Ben tüm bunları milli dalışcı Şahika Ercümen’e olan hayranlığım sayesinde öğrendim. Bir insan neden dalmak ister (bkz, spora ve sporcuya bakış açım) ve nasıl rekortmen olur diye düşünürken, Google beni linkten linke savurdu. Evet, sonunda ben de Arif’in Manchestar’a attığı gole kadar geldim. Ama şimdi oralara girmeyi hiç istemiyorum :)Malum hepimizin başına geliyor. Çok da büyütmeyelim.

Yukarıda mümkün olan en kısa ve anlaşılır şekilde anlatmaya çalıştığım süreç aslında her birimizin ne büyük bir özen ve ihtimamla var edildiğimizin küçük bir örneği gibi. İnançlarımız farklılık gösterebilir. Kimimiz sırtını Matrix’e dayayarak ve ‘Salla gitsin, zaten bir simülasyonun içinde değil miyiz? diye sorabilir. Kimimiz, dinleri referans alarak YÜCE BİR GÜÇ tarafından yaratılmış olduğumuzu düşünebilir. Kimilerimiz ise BÜYÜK patlamadan dem vurarak, bakteriydi, virüstü tartışabilir. 13.8 milyar önce bir patlama yaşanması ve konunun buralara kadar gelmesi de ayrıca ilginçtir. Ama bu başka bir yazının konusu olsun diyor, derinleşmiyorum. Lakin meselenin özü hiç değişmeyecektir; istisnasız her birimiz çok özeliz.

Ben de madem ki tüm memelilere hayatta kalabilmeleri için böyle bir refleks verilmiş, PEKİ BEN BU MÜKEMMEL REFLEKSİN HAKKINI NASIL VEREBİLİRİM diye düşündüm ve 5 maddelik bir hayatta kalma rehberi oluşturdum. Sizlerle de paylaşmak isterim. Olur da siz de bir gün benim gibi kafayı bu reflekse takarsanız, elinizin altında hazır bulunsun. Vallahi insanoğlu garip…İnanın ne zaman neye takacağı belli olmuyor. Hadi buyurun ;

Fark et

Dünyadaki tüm ekonomik kuramlar ortak bir paydada birleşir. Bir şeyin bollaşması, o hizmet ya da ürünün değerini düşürür. İstisnalar olabilir, lakin bu yaklaşım çok zaman doğrudur. Ekonomiye ek olarak matematik de asla yalan söylemez. Örneğin, ben bu yazıyı kaleme alırken Dünya nüfusu 7.475.685.177 idi. Bugün doğanların sayısı ise 280.643. Böylesine kesin bir rakamı Worldometers sayesinde verebiliyorum. Linki burada. Tıklayarak güncel rakamı alabilirsiniz. Saliseye bağlı olarak değişiyor. Adeta hipnoz etkisi yapıyor. Öylece ekrana bakıp kalıyorsunuz. Gerçekten de inanılmaz. Bu İNSAN SAYACINA GÖRE ÇOK BÜYÜK BİR HIZLA ÇOĞALIYORUZ. Örneğin anneannem çok yakın zamanda buralara sığamayacağımızı söylüyor. ‘İyi de ne yapalım’ diye sorduğumda ‘yaşayacak başka bir yer bulun’ diyor. Acaba Elon Musk’la kuzen olabilir miyiz? Kafamda yine deli sorular! Belki de MARS’TA KOLONİ KURMA FİKRİ BİZİM SÜLALENİN orta çağdan günümüze kadar getirdiği bir aile mirasıdır?:) Kim bilebilir? Rakamları referans aldığımızda nerede çokluk orada… ilkesiyle düşünmemiz mümkün. Hamd olsun, Rabbim’in bize uygun gördüğü coğrafya da gül bahçesi değil. Kendimizi değersiz hissetmemiz için şartlar hayli olgunlaşmış… Ancak size en az matematik kadar kesin bir şey söylemek isterim; Dünya nüfusu 7 değil, 17 milyar da olsa aynı derecede kıymetlisiniz. Öyle olmasaydınız bu gezegende olmazdınız.

Pek çoğumuzun edebiyatçı yönüyle tanıdığı Goethe, aslında doğa bilimleriyle de uğraşmıştır ve şöyle der; ‘matematik, yaratıcının doğanın içine bıraktığı ipuçlarıdır.’ İşte evrene büyük bir itinayla bırakılmış ipuçlarından biri de sizsiniz. Muhakkak ki önce kendiniz için sonra da insanlık için güzel bir şeye vesile olacaksınız. Bunun ne olduğunu zaman gösterecek. Bilmeniz gereken tek şey, burada bir tesadüf eseri bulunmadığınız. Rakamlara takılmayın ve ne kadar önemli olduğunuzu fark edin.

Merak et

Türkçe’miz çok zengin. Pek çok dilde yakın bir karşılığını bile bulamayacağınız sayısız kelime var. Mesela içinizden birisi de çıksın, bir kamu hizmeti olarak ‘çapulcu’ kelimesini dünyanın en çok konuşulan dillerine çevirsin. Çince olur, İspanyolca olur. Çeviremezsiniz. Hâlbuki böyle milyonlar var… Doğru kelimeyi bulamadığımız için kendimizi Dünya kamuoyuna anlatamıyoruz. Dramı düşünün:) Hadi bunu geçiyorum. Eyvallah’ın her hangi bir dildeki karşılığına bakalım. Yok! Aslında çok kıymetli bir kelimedir. Mesela ‘eyvallah dersin, olur biter’. İşte böyle özgün böyle güzel bir dildir Türkçe. Lakin bizim dilimiz, eğer mevzu bahis meraksa çok da ılımlı değildir. İş edindim, araştırdım. Türk insanını merak edip, araştırmaya yöneltecek tek bir deyim bulamadım. Siz biliyorsanız, lütfen benimle paylaşın. Kırılan kalbimi yapıştırın. Zaten kültürümüz de çok müsait değil. Durup durduk yerde icat çıkarmanın hoş görülmediği topraklardayız. İnsanın başına ya meraktan ya da meraktan…

Ancak, aslına bakarsanız bazı sorular, cevaplardan daha önemlidir. Merak etmediğiniz hiçbir şeyi gerçekten öğrenemezsiniz. Mesela eğitim hayatınız boyunca ‘başarılı olduğunuz’ dersleri şöyle bir düşünün.( Umarım başarılı olduğunuz en az bir ders vardır. Çünkü bazılarınızı dışlamış gibi olmak istemem) Esasen o konuyu merak ettiğiniz için başarılı olduğunuzu göreceksiniz. Çıtayı çok yüksek tutmak zorunda değilsiniz. Herkes kara delikleri merak edecek diye bir şey yok. Herhangi bir şeyi merak edebilirsiniz.

Küçücük bir fareden koca bir hayal dünyası yaratan Walt Disney, şöyle der; ‘ Meraklı olduğunda yapacak bir sürü ilginç şey bulursun.’ Örneğin kahve içmeyi çok seviyorsanız, kahve çekirdeklerini merak edin. Dünya kahve pazarını ellerinde bulunduran İtalyanlar’a inat, kahvenin tüm dünyaya Osmanlı’dan yayıldığını bilseniz, bence siz de çocuk gibi sevinirsiniz. Ben sevinmiştim. Pilates yapıyorsanız, bunun hangi disiplinden geldiğini ve nasıl doğduğunu merak edin. Sigara bağımlısıysanız bunu neden bir türlü bırakamadığınızı, aslında neyin bağımlılık yaptığını merak edin. Alışveriş delisiyseniz gezdiğiniz avm’lerin mimarlarını merak edin. Bu bakış açısıyla yaklaşırsanız, iyi bildiğinizi düşündüğünüz pek çok şey hakkında çok da bilgi sahibi olmadığınızı göreceksiniz. Bu durum ilk başlarda biraz sarsıyor ama sonra geçiyor:) Panik yapmayın. Merak duygusunu takiben kendiliğinden gelen hızlı öğrenme süreci, ilk anda oluşan şoku alıp götürüyor. Garantisi benim. Özetle kendinizi her zaman öğrenmeye açık tutun. Bunun için de bıkmadan usanmadan MERAK EDİN.

Teşekkür et

Geçtiğimiz gün Etiler’den metroya bindim. Benim için son durak Osmanbey’di. Yolculuk yaklaşık 8–10 dakika sürüyor. İnmesi binmesi derken en iyi ihtimalle 20 dakika seyahat ediyorsunuz. Şanslı bir günümdeymişim, akşam saatleri olmasına rağmen biner binmez bir yere oturdum. Bir sonraki durakta yaşlı bir teyze bindi. Kendisine yer verdim. Bana teşekkür etmedi. Hani şöyle yandan bir göz teması bile kurmadı. Çok üstünde durmadım. Yaşlılar da benim zayıf karnım. ‘Teyzedir, ne yapsa yeridir’ dedim, geçtim. Metrodan indim. Bankamatiğin önünde sıra bekliyorum. Bir adam yanaştı. ‘Acelem var, sıranızı verir misiniz’ dedi. Hayrettir benim de o gün hiç acelem yok(!) Sıramı verdim. Bu adam da bana teşekkür etmedi. ‘Herhalde çok acelesi vardı’ dedim buna da çok takılmadım. Sevgi kelebeğiysem demek… Oradan metronun yürüyen merdivenlerine geldim. Önümdeki bir kadın bozuk paralarını düşürdü. Benim basamağıma düşünce kayıtsız kalamadım. Eğilip, aldım. Kendisine uzattım. Kadın paraları aldı, merdivenleri koşar adım tırmandı, çıktı, gitti. İyi mi? Bence değil!

Mesela siz? En son kime, ne için teşekkür ettiniz? Hatırlayamadıysanız bunun üzerine biraz düşünmenizi öneririm. Hayat kolay değil. Hepimiz kendi gemimizi zar zor yürütüyoruz. Yeri geliyor karaya da oturtuyoruz. (Bu da çok kötü değil, bakım onarım gibi düşünün :) Hatta dertler derya, biz kepçeyiz. Hepsi kabulüm. Ancak siz de şunu kabul edin, ne yazık ki dünyanın hoyrat insan kontenjanı dolmuş. Zamanında gelen girmiş, gelen girmiş. Öyle ki torpille bile yer yok. O yüzden siz de çok zorlamayın. Hoyrat olmayın. Bu iki kelimeyle başlayın. Küçük ya da büyük bir jestle karşılaştığınızda buna karşı kayıtsız kalmayın. İnanın, bir sihir etkisi yaratacak. Tüm kapılar açılacak ve dünya iki saniyeliğine daha güzel bir yer olacak. Hayat bizim kalbimizi zaten çok kırıyor, bir de siz vurmayın. Canınız konuşmak istemiyorsa bile şöyle minik bir mimikle karşılık verin, siz de teşekkürünüzü böyle edin.

Sabret

Allah’ını seven defansa gelsin. Çünkü olmaktan korktuğum yerdeyim. Oyunun en çok gol yediğim bölümündeyim. ‘Kendine hayrın yoksa bize ne faydan olacak’ diyebilirsiniz. Ama benim de kendime göre söyleyeceklerim var. Öncelikle şunun altını çizmek isterim; sabrın sonu selamet mi bilemem, ama sabırsızlığın sonu felaket arkadaşlar… Ben bunu çok kez deneyimledim. Şöyle bir düşününün; zamanından önce oldurmak istediğiniz neyin daha iyi/daha güzel olduğunu gördünüz? Tabi burada işi gücü ayrı tutuyorum. İş dünyasında başarının hızla ölçüldüğü bir dönemdeyiz. Ben daha çok özel hayatlarımızdaki deneyimlerden söz ediyorum. Misal ben, hiç görmedim. Sorun sizde değil bendeyse bunu da söylemenizi rica ederim. Kaldırabilirim…

Benim sabırla imtihanımın boyutunu anlamanız için birkaç örnek vereyim; yeni aldığım bir kitabın önce son üç sayfasına bakarım. Haz almak için yaptığım bir eylemde dahi zaman baskısıyla bunalırım. Sonunu okuyunca da çoğunlukla hevesim kaçar. Kitabı başlamadan bırakırım. Geçen hafta bavul sırası beklemeyeyim diye Uşak’a kabin bagajıyla geldim. Tabi ki kar botları o valize sığmadı. ‘Aman ne kadar kar yapabilir ki’ dedim. Alana bir indim, şehir bildiğin Kartalkaya simülasyonu… Ben elimde spor ayakkabılarımla kalakaldım. Ama olsun, bagaj beklemedim :)Ofiste insanlar bir iş için ek süre talep eder. Ben ek sürenin nedenini anlamak için o kadar çok soru sorarım ki, pes edip işi zamanında teslim ederler. (Bana güzel de, ekip biraz daralıyor:) Asansör bekleyemediğim için 9 punto topukla 7 kat çıkmış insanım. Toplantıya bir girdim. Hüseyin Bolt’un plaza şubesiyim. Kan ter içinde kalmışım.:) Tabi ki bunlar hayati önem taşımayan çok yüzeysel örnekler. Ama inanın, derinleşsem de daha iyi bir hikaye duymazsınız. Çünkü insanoğlunun harcı gibidir zaman…Ne kadar çok karılırsanız, o kadar sağlam olursunuz. Mevlana’nın sabırla ilgili sayısız sözünün arasından en sevdiğim şudur; Zırhı sabır olanın, kalkanı demir olur.’ Bırakın zaman sizi yoğursun. Hemen geçsin diye beklemeyin. O zamanın içinde demlenin. Bugün olmuyorsa, yarın daha iyisi olacağı içindir. Ya da henüz vakti gelmemiştir. Olgunlaştığı halde dalından düşmeyen bir meyve gördünüz mü? Elbet düşer…Aslında hiçbir şey için geç değildir her şey olması gerektiği zamanda olur. Acele etmeyin. Sabredin.

Şükret

Bu yazıyı bundan bir ay önce bugün yazmış olsaydım, yazının en uzun paragrafı bu olurdu. Hayatımızda şükredebileceğimiz ne çok şey olduğunu anlatmaya çalışırdım. Uzunca bir liste yapardım, maddeleri de tek tek açardım. Ancak geçtiğimiz bir ayda HEPİMİZE şu anda anmayı istemediğim ÇOK KÖTÜ ŞEYLER OLDU. O yüzden söyleyeceğim tek bir şey var;

Çok şükür hayattayız. Gerisi bir şekilde hallolur…


Ben nefes almak için yazmam gerektiğini fark ettim. Biraz zaman aldı ama geç olsun, güç olmasın.

Bunun bana neden iyi geldiğini merak ettim. Gördüm ki çok da özel bir nedeni yokmuş. Hatta çok sıradan bir şeymiş. Paylaşmayı seviyormuşum. Böyleymiş. Ben, içimden bir Elif Şafak çıkar mı acaba diyordum ama fazla heyecanlanmışım sanırım:)

Bu yolculukta bana eşlik ederek beni yüreklendirdiğiniz için size teşekkür ederim. Öyle ki 2016’da Medium’un en çok okunan yazarlar listesine girmişim. İyi ki varsınız ve o ekranın başındasınız.

Kelimelerim biriksin ve yazdıklarım yerlerine ulaşsın diye sabrettim. Sonra babamın bir arkadaşıyla bankada karşılaştık, ‘aferin kızım, çok güzel yazıyorsun, böyle devam et.’ dedi. Mutluluktan delirdim.(İnsan çok hızlı delirebiliyor)

Ve bugün burada tüm bunları gerçekten iliklerime kadar hissederek yazabildiğim için şükrettim.

Yazımı tamamladığım şu sıralarda İstanbul’da tatlı (!) bir kuzey kutbu havası var. Neredeyse bütün bölgeleri yoğun kar yağışına teslim… İnsanlar yollarda aç susuz mahsur. Bu sırada, fonda bir ana haber bülteni spikeri var. Kar ve kaza haberlerinden ölesiye sıkılmış olacak ki, kar tanelerinin eşsizliğini anlatıyor. Gerçekten de öyle olduğu söylenir. Her biri kendine özeldir. İşte siz de öylesiniz. Kendinizi çok değil, bir kar tanesi kadar önemseyin, o dünyaya yeter…

Bu, yeni yılın ilk yazısı. Size emanet ediyorum. Refleksiniz bol, yeni yılınız kutlu olsun. Nefes almaya devam edin. Hepinizi öpüyorum. :)