Kendime bazı kurallar koydum, çünkü…

Yeryüzünde her sabah uyandığında sebebini bilmeden bu eylemi gerçekleştiren milyonlarca insan yaşıyor. Bir dağın eteğinden kopup yüzeye inene dek yıkıcı büyüklüğe ulaşan kar parçaları misali gelişigüzel yuvarlanıp gidiyoruz. Çarpıp durduğumuzda ise hem kendimize, hem isabet ettiğimiz ne varsa onlara büyük hasarlar veriyoruz. Bu yazı aslında biraz da “Hayatı Planlamak Mümkün Mü?” başlıklı bir önceki yazımın tamamlayıcısı niteliğinde. O yazıda planlar ve niyetlerden söz etmiştim, bunda ise bariz kurallardan laf açacağım. Üstelik kendi yaşantıma yerleştirdiğim kurallardan. Bu kurallar ki kelimenin negatif çağrışımlı etkisinin aksine daha mutlu, sağlıklı ve üretken olmamı sağlayan kurallar.

‘Gregor Samsa olmayacağım!’

Bundan birkaç ay kadar önce iki insan tarafından hiç hak etmediğim bir konuma düşürülüp, kendimi içinden çıkmayacağıma neredeyse inandırdığım depresyonlu günlerin ardına gizlenir halde buldum. Eve kapandım, uzun uzun sorguladım, yaptıklarımı düşündüm. Belki de en önemlisi ben onların beni indirgediği kişi olabilir miydim sorusunu kendime sordum. Yanıtımda tereddüt ettiğimi fark ettiğim an ise iç dünyamda bazı şeylerin yolunda gitmediğini anladım.

Gregor Samsa Franz Kafka’nın kült uzun öyküsü ‘Dönüşüm’ de içinde bulunduğu yalnızlık ve depresyon hali yüzünden bir sabah kendisini kocaman bir böceğe dönüşmüş olarak bulan hayali karakter.

Geçip giden günler anlamını kaybediyor, sabahlar nedenlerini yitirmeye başlıyordu. Sorumluluklarından kaçan, en yakın dostlarından bile sakınan bir adama dönüşüyordum. Hayır hayır Gregor Samsa olmayacaktım. Hemen kişisel gelişim kitaplarına, yoga ve pilatesle ilgilenen arkadaşlarıma sarıldım. Yetmedi uzun bir aradan sonra psikiyatristimi değiştirdim. Hepsinden topladığım özlerle ise üç ay gibi çok da uzun olmayan bir sürede iyileştim.

Peki nasıl koruyacaktım? Bu iyi olma hali öylesine güçsüz bir duvardı ki onu sağlamlaştırmam lazımdı. Görüştüğüm kim varsa, okuduğum tüm kitaplarda ve uzman görüşlerinin tamamına yakınında aynı ortak maddenin önemine dikkat çekiliyordu; “Kurallar”

Photo by Kelly Sikkema

Mutlu olmak istiyoruz ama…

Öncelikle bu yazının sonunda bir karar vermeniz gerekecek. Size kararın ne olduğunu şimdi de söylemeyeceğim yazı biterken de. Onu bulmak sizin işiniz. Çoğumuz bu tarz metinlere “mutlu olmak” umuduyla tıklarız. Lütfen şunu unutmayın kişisel gelişim yazıları sizi mutlu etmez, mutlu olma eylemini gerçekleştirme sürecinizde gerek teorik, gerek kişisel verilerden destek alarak sizin için bir yol çizer. Hepsi bu. Eğer kafanızda mutlu olmaya doğru atacağınız adımlarınız yoksa okumak için ayırdığınız zamana yazık ediyorsunuz demektir.

Şöyle düşünün. Mutlu olmak istiyorsunuz ama bunu tanımladınız mı? Mutluluğun ne demek olduğunu biliyor musunuz? Mutluluğun neye benzediğine dair fikriniz var mı? Okuduğunuz o tüm kişisel gelişim yazılarında bahsedilen sizi mutlu edecek şeylerden birisini olsun hiç denediniz mi? En son ne zaman kendinize bakıp şunları sorabildiniz peki; Hayatımda neler yolunda gidiyor? Hayatımda neler yolunda gitmiyor? Benim kontrolüm dahilinde olan ihtimalleri kendi lehime çevirebilmek için ne yaptım? Olmayanları kabullenebildim mi? Hepsi için ne kadarlık bir çaba sarf ettim?

Ben hiç çaba sarf etmediğimi fark ettim. Hemen akabininde de kendi davranış ve kararlarımı sürekli geriye dönük olarak analiz ettiğimi anladım. Oysa hayatım geriye doğru değil ileriye doğru akıyordu. Bense bu geri sarma sendromu yüzünden değişmek istediği halde sürekli aynı tip kalan insan oluyordum. Geçici değişimlerimin varış noktası hep eski halimin tabelalarıyla süslü o çürümüş duraktı. Aynı tür saçma işlerle boğuşuyor, aynı tür hataları yapıyordum. Durmalıydım. Nitekim durdum. Albert Einstein; ‘Bir problemin onu yaratan düşünceyle çözülemeyeceğini söyler.’ Problem yaratmak yerine çözüm yaratmak, ya da benim için daha güçlü, hatta bağlayıcı etkisi olduğu için yapıcı kurallar koyma zamanıydı.

Savaş ritminizi bulun

Evet ben buna bir savaş diyorum. İnsanın kendi düşünceleriyle, benliğiyle savaşı. Modern savaş. Buradan kastım aslında şu; Sizi geride tutan nedenlere doğru retrospektifsel bir savaş. İlk yapmanız gereken savaşınızı ne sıklıkta ve hangi şiddette yürüteceğinize karar vermek olmalı. Sonrasında er meydanında yalnızca kendinizle karşılaşacaksınız. Düşman da müttefik’de sizden başkası değil. O yüzden korkmayın ve yüzleşin. İki haftada bir mi? Her ay mı? Yoksa yılda bir kez mi? İç dünyanızla ne kadar barışık olduğunuzun önemi yok, bahsi geçen savaşa hiç girmezseniz içinizde biriken negatif, kötücül, olumsuz duygu ve düşünceler bir gün mutlaka patlayacak. Düşman ölümcül yaralar verecek kadar güçlenmeden onu temizlemek sizce de daha mantıklı değil mi?

Photo by Fervent Jan

Siperde kalmak her zaman en iyi alternatif gibi görünse de içinizdeki düşman zaten siz olduğunuz için onun kimliğine stratejilerine, düşünme biçimlerine aşina vaziyette savaşa dahil olacaksınız. Yeter ki korkmayın, yeter ki cesaretinizi toplayın. Meditasyon ve yoga savaş ritminizi bulmanızda size bolca fayda sağlayacağını düşündüğüm iki yöntem. Üstelik salonlara, eğitmenlere uçuk paralar dökmeden bir kitap + youtube kanalıyla gayet başarılı sonuçlar elde edebilirsiniz. Tecrübeyle sabit.

Kendiniz hakkında öğrenme yapmak kimsenin değil sizin sorumluluğunuz. Tembellik ederseniz sınıfta kalmaya ve yenilmeye mahkum olursunuz. Hemen her yazımda tekrar ettiğim gibi bir kez daha söyleyeyim “Size sizden başkası yardım edemez.” Fazlasıyla uzun bir girişin ardından kendim için belirlediğim kuralları ve içeriklerini kısa kısa paylaşmaya geldi şimdi sıra. Hadi öyleyse bu kurallar neyin nesiymiş birlikte bakalım. Tümünü ‘siz’ diliyle anlatmaya özen gösterdiğim kurallarımı gerçekten uygulayabilirseniz inanın çok şaşıracağınız bir iç dengeye ulaşacaksınız.

Photo by Evan Dennis

Makul olmayan soruların otoritesinden kurtulun

Bir şey daha önce yapıldığı için onu yeniden yapmaktan nasıl çekiniyorsak, daha önce yapılmayanı ilk kez yapacak kişi biz olduğumuzda da aynı çekinceyi yaşıyoruz. Ben buna makul olmayan soruların otoritesi adını taktım. Çünkü böyle durumlarda kafamda bin türlü kurt dönmeye başlayıp bunlar tarafından olası verimliliğimin önemli bir yüzdesi yok ediliyor. Bu saçma ve anlamsız soruların sizi engellemesine izin vermeyin. Denemek-yanılmak hayatın doğasında var. Neden doğamıza engel olmak için böylesi üstün eforlar sarf ediyoruz hiç anlayamıyorum.

George Bernard Shaw konuyla ilgili son noktayı şöyle koyuyor; ‘Makul bir adam kendini dünyaya uyarlıyor, makul olmayansa mantıksız bir şekilde dünyayı kendisine uyarlamaya çalışıyor.’

Sen mi büyüksün ben mi dünya? demeden önce bir kez daha düşünelim ve biraz makul olalım. İşler kendiliğinden yoluna girecektir emin olun. Dünyaya yine de kafa tutmak isterseniz orası sizin bileceğiniz iş tabi. Karışamam.

Photo via pixabay.com

Şüpheci olun

Bir argümanı, ideolojiyi veya felsefeyi her kabul ettiğinizde, kabul etme alışkanlığı yaratıyorsunuz demektir. Yapmayın! Şüpheci olun. Burada anlattıklarımı da eleştirin. Mesela aşağıda yorum kısmına “Hayır efendim o öyle değil böyle” yazarak bile başlangıç yapabilirsiniz. Ben önüme sürülen her yemeği yemiyorum, eğer seçici olmazsanız seçilen de olamazsınız. Hayat bana bunu acı tecrübelerle de olsa öğretti.

‘Hastalıklara iyi adapte edilmiş bir toplum onun sağlıklı bir toplum olduğunun ölçütü değildir’ der Krishnamurti. Hastalığa adapte olmayın mümkünse ona hiç yakalanmayın. Tedbirleriniz olsun. Gözünüzü dört açın. Özel hayatınıza alacağınız insanları milyon delikli süzgeçlerden geçirin. Geçirin ki içindeki en küçük zerre pislik bile yaşamınıza karışamasın. Bencillerin yüzleri bile kızarmadan acımasızca avlarına saldırdıkları vahşi arazinin tavşanı siz olmak zorunda değilsiniz. Kendinizi düşünün, dayatmalara direnin. Evet hatta gerekirse siz de bencil olun. Doğa kanunları 101

Kabul ediyorum şüphecilik ekstra bir iş yükü. Çünkü düşünmenizi ve meydan okuyabilmenizi gerektiriyor. Üstelik bunları stratejiler dahilinde alternatif kanallardan yapmazsanız yine başa dönebiliyorsunuz. Çoğumuz başkalarının hayatının tamamlayıcıları olarak yaşıyoruz. Neden? Basit de ondan. Fazla enerji harcamamız gerekmediği için kolaya kaçıyoruz.. Lütfen vazgeçin. Yönetmen ya da başrol olmak varken neden yardımcı oyunculukla yetinesiniz ki? Ne siz birinin hayatını tamamlayın, ne de birinin sizinkini tamamlayıp tanımlamasına müsamaha gösterin. Bağımsızlığınız en kıymetli hazineniz. Ve bağımsızlık mutluluk lunaparkına giriş biletiniz.

Photo by Dino Reichmuth

Sorgulayın

Şu an inandığınız şeye ömür boyu inanacaksınız gibi bir kaide yok. İnsanların çanta değiştirir gibi din değiştirdikleri günlerde yaşıyoruz. Dolayısıyla inandıklarınızı ve kendinizi sorgulamanız gerekiyor. Hatta bu kurala olmazsa olmaz post iti yapıştıralım. Bununla ilgili de bir düşünme alıştırması yapalım istiyorum ki daha iyi anlaşılsın. Örneğin ben 2017'de önümdeki 5 yıl için yapacaklarıma dair bir kişisel gelişim listesi hazırlamış olayım ve 5 yıl sonra bu listeyi açıp neleri değiştirebildiğime bakayım. Eğer listedeki maddelerden yalnızca 1–2 tanesi değişmişse dünyaya adapte olamamış, çok sorgulamamış, bana sunulanlarla yaşamışım demektir. 5 yıllık mutsuzluk, 5 yıllık amaçsızlık.

Kendi retoriklerinizi ve inançlarınızı sürekli sorgulamak, tanıdığınız şeylere karşı şüphe geliştirmek ve sürekli yeni şeyler keşfetmek sizi her anlamda daha mutlu kılar. Kolay görür, hızlı düşünür, üstelik evrim sürecinde alt kademelerde sıkışmaktan kurtulmuş olursunuz.

Varsayımlardan uzak durun

Her varsayımda, gerçeği seyreltiyoruz. Yalan söylemiyor ama bu yönde ilerliyoruz. Bu kural, kişisel farkındalığı öğrenme ve geliştirmenin temelini oluşturuyor. Gerçeği arayarak, tüm gerçekleri göz önünde bulundurmaya mecbursunuz/mecburuz. Çünkü birileri bizi sürekli kandırmaya çalışıyor. Varsayımlara dayalı her iş bana sözdebilim’i anımsatıyor. Oysa ki ne doğa ne de sosyal bilimlerde varsayıma yer yoktur. Hayatınızın sözdebilimcilerin deneme tahtasına dönüşmesine izin vermeyin.

Photo by Jonathan Simcoe

Kesin yanıtlar, net kararlar peşinde koşun. Kendiniz de öyle olun. Ayrıca bir konuyu çok iyi bilmeniz o konuda haklı olduğunuz anlamına da gelmez. Düşünceler bir üst düşüncelerce daima yanlışlanabilir. Bilim gibi insan da birikerek ilerler. Üzgünüm ama bir göreviniz daha var ve onu sizin için kimse üstlenmeyecek; Kendi doğrularınızı test etmek ve kanıtlamaktan sorumlusunuz. Yanlış bildiklerinizi çok üzerinde durmadan çöpe fırlatmayı da ihmal etmemelisiniz. Aranızda duygusal bağlar olsa bile!

Yanılmaktan korkmayın

İşiniz başınızdan aşkın, etrafınızda onlarca insan. Hepsi size her gün bir şeyler söylüyor. Böylesi bir ortamda kendinizi ne kadar dinleyebilirsiniz? Mesainiz bitiyor, karnınızı doyurup, duşunuzu alıp belki biraz tv izleyip uykuya dalıyorsunuz. Ertesi gün yine aynı tanıdık hikaye. Çoğumuz çevremizdekilerin kolaylaştırıcı etkisine maruz kalıp gerçekle ilgili sorular sormayı unutuyoruz. Bu sebeptendir ki kısa sürede yaşamlarımız yalan istilası altında kalıyor. Peki ya asıl yalancı kendimizsek? Kendisine yalan söyleyen bir insan diğerlerinin doğru-yalan ayrımını yapabilir mi?

Photo via pixabay.com

Özel hayatımda beni mutsuzluğa sürükleyen en büyük sebeplerden birisiydi çok bilmişlik taslamak. En haklı bendim, en doğruyu ben bilirdim, grupta en çok kitap okuyan ben olduğum için kat'iyen yanılamazdım, izlemediğim film, dizi yoktu… Ama hep yanıldım. Size tavsiyem ağzınızı açmadan önce düşünmeniz ve yanılmaktan çekinmemeniz. Mutlaka konuşmak fikir beyan etmek zorunda kalacaksınız ama bunu insanlara empoze etme mantalitesi dışında tutarsanız yanlış bile olsanız sizi tolere edeceklerdir. Saint Augustine der ki “Bir insanın mükemmelliği; Kendi kusurunu bulduğunda ortaya çıkar” Eksikliklerinizden ve kusurlarınızdan çekinmeyin fakat boş teneke çok tıngırdarmış izlenimini de asla yaratmayın. Bu özellikle iş hayatınızdaki karizmanızda düzeltilmesi zor çizikler açabilir.

Sosyal olarak, yanlış olabileceğinizi kabul etmek, durumun yaratabileceği kazaları ve etkilerini hızla azalttığı için çalışma ekipleri arasında gerginliği yok etmenin de etkili yollarındandır. Özün sözü; Esnek olun. Hemen savunmaya geçmeyin, kimin haklı olduğuna odaklanmak yerine hatanıza ya da hatalara odaklanın. Galileo’nun da dediği gibi; ‘Bir insana hiçbir şey öğretemezsiniz, ona yalnızca içindekini bulması konusunda yardımcı olabilirsin.’ Yine de karşınızda haklı olduğuna tam inanan ve asla yanılma payı kabul etmeyen biri varsa zaten ne deseniz zayiat. Galileo felsefesi de işe yaramıyor. Ben denedim olmuyor.

Kişisel algılamayın

“Bir şeyleri kişisel olarak algıladığımızda karşımızdaki insanın bizim hayatımızı çok iyi biliyor olduğu varsayımını da kabul ederiz ve derhal hayatımızı ona şırınga etmeye kalkışırız” — Don Miguel Ruiz

Her birimizin birbirinden bağımsız ayrı ayrı gerçeklikleri var. Dışarıdan bakıldığında ne denli benzer hayatlar sürdürüyormuşuz gibi görünse de maalesef evren oldukça katı bir kast düzenine sahip. Hem fiziksel, hem ruhsal anlamda. Dolayısıyla ilk yapmanız gereken kendinizi başkalarıyla -başka hayatlarla- karşılaştırmaktan vazgeçmek. Zaten hepimiz öyle veya böyle kendi perspektifimizi oluşturmak için ömür boyu gelişen, değişen deneyimler ve algılara sahibiz. Hepimiz ayrı ayrı özeliz. Ben Gürcan Öztürk’üm benden bir tane daha yok. Sen sevgili okur, bu satırları okuyan gözlerindeki retinanın bir eşi bu dünyaya yeniden gelmeyecek. Ne kadar değerlisin bir düşünsene.

Photo by Matthew Henry

Birisi sizi eleştirdiğinde tabi ki “geniş” olun demiyorum, her şeyin bir sınırı var muhakkak. Lakin şöyle düşünseniz nasıl olur? Acaba bu kişi sizi kıskandığı için eleştiriyor olabilir mi? Ya da kendi hayatındaki bir aşağılanmayı sizin üzerinize basarak yok etmek amacında tahriklerde bulunuyor olma ihtimali var mı? İnsanların gerçek dünyalarını -perde arkasını- düşünme alışkanlığı kazanabilirseniz kişisel algılamamayı ve affetmeyi de öğrenirsiniz. Bu da sizi kendinize dair negatif düşünmekten ve kötücül sorgulamalardan uzak tutar. Çünkü potansiyelinizin farkında olursunuz, aldırmamayı gülüp geçmeyi başararak daha homojen bir düzlemde ilerlersiniz. Üstelik başkalarının sizin hakkınızda söylediklerine tepkileriniz ne denli sık ve şiddetli olursa kendi portrenizin lekelenme ihtimalini de o derece artırırsınız.

“Hiçbir şeyi kişisel olarak algılamadığınızda devasa bir özgürlüğe sahip olursunuz. Kara şapkalı çirkin cadılara karşı bağışıklık kazanır ve büyüleri ne kadar güçlü olursa olsun onlardan etkilenmezsiniz.” — Don Miguel Ruiz
Photo by Brooke Lark

Elinizden gelenin en iyisini yapın

Israrla tekrar ediyorum yaşamınızdaki her şeyin sorumlusu sizsiniz. Neyin kontrolü ellerimde, onu nasıl kontrol ediyorum? bu yönetim biçimim kontrolümde olmayanları etkiliyor mu? Etkiliyorsa nasıl? Gibi soruları kendinize yöneltirseniz hayatınızla en iyisini yapmak için sağlam bir başlangıç basamağını çıkmış olursunuz. İlaveten yaşamınızı otoriter veya totaliter bir rejimle yönetemezsiniz. Zihninizi farklı fikirlere açarak en iyiye dokunabilirsiniz. Görüşlerinizi, olup bitenleri ailenizle dostlarınızla, hatta metroda tanıştığınız bir yabancıyla tartışın. Bunların hiçbiri olmuyorsa sosyal medyadan düzgün bir arkadaş edinip çevrimiçi sohbette fikirlerinizi açın. Siz en üstün çabayı sarf ettikçe hayat size güzel geri dönüşlerde bulunacaktır endişeniz olmasın.

“Neredeysen oradan başla, sahip olduğun ne varsa kullan, elinden geleni yap.” — Arthur Ashe
Photo by Danielle MacInnes

Oyuna zaman ayırın

Yolculuk her daim hedeften daha önemlidir, bu nedenle zamanı oyuncak gibi kullanabilmelisiniz. Şaka değil, metafor değil gerçek anlamda oyundan bahsediyorum. Oyunun zihni, hafızayı, yaratıcılığı ve genel olarak kişiliği geliştirdiği fikrini destekleyen ampirik kanıtlar mevcut. Evinizde devasa oyun konsolları olmayabilir, ama hiç değilse arada bir iki kızgın kuşu huysuz yeşil domuzcuklara telefonunuzdan fırlatabilirsiniz. Ya da trafik sıkıştığında parmaklarınızla rengarenk şeker kombinasyonları yapıp onları patlatabilirsiniz.

Oyun olanaklarının sınırsız olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bu yapaylıklarla hiç sınırlı değilsiniz. Çocuğunuzun elinden tutup bol oksijenli bir parkta veya sahil kenarında onunla oynayacağınız birbirinden eğlenceli “gerçek” oyunlar diğer hepsinden daha fazla yarar sağlayacaktır.

Photo by Christopher Campbell

Durun, uzaklaşın ve kendinizi izleyin

Ömrümüzün neredeyse tamamı düşünmekle geçiyor. O ömrün yine neredeyse tamamı başkaları için düşünmekle harcanıyor. Biraz kendimizi düşünsek? Bina tasarlamak için bilgisayar başında harcadığımız o saatleri gözlerimizi kapatıp belki bir kamp alanına çıkıp kendimizi tasarlamak için harcasak. Olmadı evimizde kendi odamızda, sevdiğimiz müziği kulaklarımıza geçirip denesek? Demek istediğim basit: Kendinizle baş başa kalın. Okuyun, izleyin, dinleyin, meditasyon yapın…

Zamansızlıktan yakınacaksınız biliyorum. Bunu yapmak için gereken süre geliştirme becerisine sahipsiniz. Bahane üretmek yerine düzen kurmaya yönelmelisiniz. Eğer kendiniz için süre yaratabilirseniz bilgelik doğacaktır. Scott Woods; ‘Yaşam ebedi olarak genişleyen bağlamın peşinden gitmektir’ derken aslında zamandan bahsediyor. Zaman ayırmadan ne bağlamın peşinden gidebilir, ne kendinizi görebilir, ne de ebedi genişlemenin sırrına ulaşabilirsiniz.

Her zaman sevgiyle yaklaşın

Geldik bir yazının daha sonuna. Tüm sıraladığım kuralları kişisel hayatımda uygulamaya özen gösteriyorum, ama en önemlisi sevgi. Sevgi olmadan hiçbiri işe yaramıyor. Son kuralımla ilgili de bir kaç şey söyleyip sizi yazının başında söz ettiğim tercihi yapmanız için kendinizle baş başa bırakacağım.

Photo by Annie Spratt
  • Sevgi müzakere edilemez.
  • Sevgi hakkında hissettiklerinizi kontrol etmeye kalkışırsanız samimiyetinizi kaybedersiniz.
  • Birisi size yalan söylediyse çılgına da dönebilirsiniz, iyi ki söylemiş ve gerçek kişiliğini görmüşüm de diyebilirsiniz.
  • Aldatıldıysanız günlerce eve kapanıp ağlayadabilir, ben çok özel ve değerliyim daha iyilerine layığım fikriyle sosyal hayata dahil de olabilirsiniz.
  • Hakarete uğradığınızda dışlanmış hissetmeniz de mümkün, ben kendi niteliklerimin ve kişiliğimin farkındayım onun söyledikleriyle alakam yok düşüncesiyle gülüp geçmeniz de.

Ancak hissettiğinizi yaşarsınız. Hissetmeye izin verdiğiniz duygularla yücelir, ya da alçalırsınız. Çünkü duygular böyledir sevgi nefret, hüzün ve mutlulukla işlerler. Klişe tabirle; Siz kendinize neyi yakıştırırsanız onu yaşarsınız. Eylemler duyguların ardına saklanır. Kimseye muhtaç değilsiniz. Kimsenin sizi tam olarak anlamasına da lüzum yok. Önce siz kendinizi anlayın, sonra da çok sevin. Gerisi teferruat.