Kurtarmamız Gereken Web

Sevdiğim — ve uğrunda İran’da hapiste yattığım — zengin, çeşitli ve özgür web ölüyor.

Neden kimse buna dur demiyor?

Hossein Derakhshan yazdı.
Tim McDonagh çizdi.

Yedi ay önce, Tahran’ın canlı merkezi mahallelerinden birindeki bir binanın en üst katına konumlanmış 1960'lar tarzı dairemin mutfağında küçük bir masaya oturdum ve daha önce binlerce defa yaptığım şeyi yaptım. Dizüstü bilgisayarımı açtım ve yeni blogumda yazdım. Ancak, bunu altı yıldır ilk defa yaptım. Ve bu neredeyse yüreğimi burktu.

Birkaç hafta önce, aniden affa uğrayıp kuzey Tahran’daki Evin hapishanesinden serbest bırakılmıştım. Bütün hayatımı o hücrelerde geçirmeyi bekliyordum: 2008 Kasım’ında, çoğunlukla blogumda yazdıklarım yüzünden, hapiste yaklaşık 20 yıla mahkum edilmiştim.

Ama, affın geldiği an beklenmedik bir andı. Mutfakta mahkum arkadaşlardan biriyle bir sigara içip bir düzine adamla paylaştığım odaya dönmüştüm. Kat sözcüsünün — başka bir mahkum — sesi bütün odaları ve koridorları doldurduğunda, bir bardak çayı paylaşıyorduk. Düz sesiyle Farsça duyuruyu yaptı: “Sevgili mahkum arkadaşlar, yine şans kuşu mahkum arkadaşlardan birinin omzuna kondu. Sayın Hossein Derakhshan, şu andan itibaren özgürsünüz.”


O akşam, o kapılardan ilk defa özgür bir adam olarak çıktım. Her şey yeni gibiydi: Serin sonbahar esintisi, yakınlardaki köprüden gelen trafik gürültüsü, hayatımın çoğunu geçirdiğim şehrin kokusu ve renkleri.

Etrafımda, alışık olduğumdan çok farklı bir Tahran fark ettim. Arsızlık derecesindeki lüks apartmanlar akını, alışık olduğum sevimli küçük evlerin yerini almıştı. Yeni yollar, otobanlar, her yeri işgal eden SUV’ler. Üzerilerinde İsviçre yapımı saatlerin, Kore malı düz ekran TV’lerin reklamları olan büyük reklam panoları. Renkli eşarplı ve mantolu kadınlar, saçlarını ve sakallarını boyayan erkekler ve hip batı müziği çalan, bayan çalışanları olan yüzlerce sevimli kafe. Bunlar insana fark ettirmeden yaklaşan değişikliklerdi; ancak normal hayat sizden alınmışsa farkına varacağınız türden.

İki hafta sonra tekrar yazmaya başladım. Birkaç arkadaş sanat dergilerinin bir parçası olarak bir blog açmayı kabul ettiler. Bloguma Ketabkhan — Farsça kitap okuyucusu — adını verdim.

Altı yıl hapiste yatmak için uzun bir süre ama çevrim içi dünyada tam bir çağ. İnternette yazmanın kendisi değişmemiş, ama okumak — ya da, en azından, bir şeyleri okutmak — köklü şekilde değişmiş. Ben yokken sosyal ağların ne kadar önemli hale geldiği bana söylenmişti ve bu yüzden bir şeyi biliyordum: İnsanları yazdıklarımı görmeye çekmek istiyorsam, artık sosyal medyayı kullanmak zorundaydım.

Ben de yazılarımdan birini Facebook’ta paylaşmayı denedim. Anlaşılan Facebook’un umrunda değildi. Sıkıcı bir seri ilan gibi görünüyordu. Detay yok. Görsel yok. Üç beğeni aldım. Üç! Hepsi o kadar.

Tam o anda işlerin değiştiğini benim için netleşti. Bu yeni sahada oynayacak ekipman bende yoktu — bütün yatırımım ve gayretim yandı gitti. Kahrolmuştum.

Ben 2008'de tutuklandığımda, bloglar altın; blog yazarları rock yıldızıydı. O zamanlar, devletin bloguma Iran içinden erişimi engellemesine rağmen günlük 20.000'e yakın bir kitlem vardı. Link verdiğim herkes, trafiğinde ani ve ciddi bir artış yaşıyordu: İstediğim herhangi birini güçlendirebilir veya utandırabilirdim.

İnsanlar yazılarımı dikkatle okur ve çok sayıda alakalı yorum bırakırdı. Üstelik benimle ciddi fikir ayrılıkları olanlar bile okumaya geliyorlardı. Diğer bloglar, söylediklerimi tartışmak için benim bloguma link veriyorlardı. Kral gibi hissediyordum.

O zamanlar, iPhone bir yaşından birazcık büyüktü ama akıllı telefonlar çoğunlukla telefon görüşmesi yapmak, mesaj göndermek, e-postalarla ilgilenmek ve web’de gezinmek için kullanılıyordu. Gerçek uygulamalar yoktu, bugün düşündüğümüz şekliyle kesinlikle yoktu. Instagram yoktu, SnapChat yoktu, Viber yoktu, WhatsApp yoktu.

Bunların yerine web vardı ve web üzerinde de bloglar vardı: Alternatif düşünce, haber ve analiz bulmak için en iyi yer. Onlar benim hayatımdı.


Her şey 11 Eylül’le başlamıştı. Toronto’daydım, babam bir ziyaret için Tahran’dan yeni gelmişti. İkinci uçak Dünya Ticaret Merkezine çarptığında kahvaltı yapıyorduk. Şaşırmıştım ve kafam karışıktı, görüş ve açıklama arıyordum; bloglara denk geldim. Birkaç tanesini okuduktan sonra şöyle düşündüm: İşte bu, ben de bir tane başlatmalıyım ve bütün İranlıları blog yazmaya teşvik etmeliyim. Böylece, Windows’taki Notepad’i kullanarak denemeler yapmaya başladım. Kısa sürede, Google Blogger’ı satın almadan önce Blogger platformunu kullanarak hoder.com’da yazmaya başladım.

Daha sonra, 5 Kasım 2001'de, bir blogun nasıl başlatılacağını adım adım anlatan bir rehber yayınladım. Bu daha sonra blog devrimi diye adlandırılan bir şeyi başlatan kıvılcım oldu: Kısa sürede yüzlerce, binlerce İranlı blog sayısı bakımından ilk 5 ulus arasına girdi ve ben yazmanın demokratikleşmesindeki eşi görülmemiş bu olayda bir rol sahibi olmaktan gurur duyuyordum.

O günlerde Farsça bütün blogların listesini tutuyordum ve bir süreliğine, İran’daki bir blog yazarının, listeye girebilmek için, iletişim kuracağı ilk kişi bendim. Bu yüzden yirmili yaşlarımın ortalarındayken bana “blog baba” diyorlardı — saçma bir lakaptı ama en azından ne kadar önemsediğimle ilgili bir imada bulunuyordu.

Her sabah, Toronto merkezindeki küçük dairemden, bilgisayarımı açıp keşfedilmelerini ve okuyucu kazanmalarını sağlayarak yeni bloglarla ilgilendim. Çeşitli bir topluluktu — sürgündeki yazar ve gazetecilerden, kadın günlük yazarlarına, teknoloji uzmanlarına, yerel gazetecilere, siyasetçilere, din adamlarına ve gazilere kadar — ve ben her zaman daha fazlası için teşvikte bulundum. Daha dindar ve İslam Cumhuriyeti yanlısı erkek ve kadınları, İran’da yaşayan insanları, katılmaya ve yazmaya başlamaya davet ettim.

Elimizdekinin genişliği o günlerde hepimizi kendine hayran bırakıyordu. Blog yazmayı bu kadar ciddi bir şekilde tanıtmamın kısmen nedeni buydu. 2000'lerin sonlarında batıda yaşamayı deneyimlemek için İran’ı terk etmiştim ve memlekette hızla değişen trendleri kaçırmaktan korkuyordum. Ama Toronto’da İran bloglarını okumak Tahran’daki bir dolmuşta oturmaya, konuşkan şoför ve rastgele yolcular arasındaki ortak konuşmayı dinlemeye yaşayabileceğim en yakın deneyimdi.

Kur’an’da, hücre hapsindeki ilk sekiz ay sırasında hakkında çok düşündüğüm bir kıssa var. Bu kıssada zulüm gören bir grup Hristiyan bir mağaraya sığınırlar. Yanlarındaki bir köpekle derin bir uykuya dalarlar. Biraz kestirdiklerini düşünerek uyanırlar: Gerçekte, 300 yıl geçer. Kıssanın başka bir versiyonu, içlerinden birinin yiyecek almak için dışarı çıkmasını — ve parasının artık geçmediğini, bir müze parçası olduğunun, farkına varmasını anlatır. İşte o zaman, ne kadar süredir ortalıkta olmadıklarını fark eder.

Altı yıl önce hiperlink benim paramdı. Hiper metin fikrinden köklerini alan hiperlink dünyada eksik olan çeşitliliği ve merkezden uzaklaşmayı sağladı. Hiperlink, dünya çapında ağın açık, birbirine bağlı ruhunu — mucidi Tim Bersers-Lee ile başlayan bir vizyonu — temsil ediyordu. Hiperlink merkezileşmekten — bütün linklerden, çizgilerden, hiyerarşilerden— uzaklaşmak ve merkezileşmeyi daha dağıtılmış, düğüm ve ağlardan oluşan bir sistemle değiştirmek için bir yoldu.

Bloglar bu merkezileşmeden uzaklaşma ruhuna bir biçim verdi: Nadiren yakından tanıdığınız hayatlara açılan birer pencereydiler; farklı hayatları birbirine bağlayan, ve bu suretle onları değiştiren, köprüydüler. Bloglar, ilgilenebileceğiniz her bir konuda insanların çeşitli fikir alışverişinde bulundukları kafelerdi. Tahran’ın apaçık ortada duran taksileriydiler.

Ancak, hapisten çıktığımdan beri hiperlinkin ne kadar değer kaybettiğini, neredeyse kullanımdan kalktığını fark ettim.

Neredeyse bütün sosyal ağlar, bir linki metni zenginleştirmenin bir yolu olarak görmek yerine, ona başka bir nesneye — bir fotoğrafa veya bir parça metne — nasıl davranıyorsa öyle davranıyorlar. Tek bir link paylaşmaya ve onu yarı demokratik beğenme, artılama ve kalpleme sürecine sunmaya teşvik ediliyorsunuz. Bir metne fazla link eklemek genelde izin verilen bir davranış değil. Hiperlinkler nesneleştirilmiş, izole edilmiş ve güçleri ellerinden alınmış.

Aynı zamanda bu sosyal ağlar, yerel metin ve resimlere — doğrudan kendilerinde yayınlanan şeylere — dışarıdaki diğer web sitelerinde yaşayan şeylere olandan daha fazla saygı gösteriyorlar. Fotoğrafçı bir arkadaş, doğrudan Facebook’a yüklediği resimlerin nasıl daha fazla sayıda beğeni aldığını ve bunun sonucunda diğer insanların haber kaynağında daha fazla göründüğünü bana anlattı. Diğer yandan, Facebook’un dışında başka bir yerdeki — örneğin şimdilerde toz kaplı blogundaki — aynı resimlere giden linki paylaştığında resimler Facebook için daha az görünür durumda ve bu nedenle çok daha az beğeni alıyorlar. Döngü kendi kendini güçlendiriyor.

Twitter gibi bazı ağlar, hiperlinklere biraz daha iyi davranıyor. Diğerleri, kendine güvenmeyen servisler, çok daha paranoyak. Instagram — Facebook’a ait — kullanıcılarının ayrılmalarına hiçbir şekilde izin vermiyor. Çoğu insan çevrim içi rutinlerine sosyal medyanın bu çıkmaz sokaklarında başlıyor ve yolculukları orada bitiyor. Çoğu insan, Instagram’da bir fotoğraf beğendiklerinde veya bir arkadaşlarının Facebook videosuna yorum yaptıklarında İnternet’in alt yapsını kulandıklarını fark etmiyorlar bile. Onlar sadece birer uygulama.

Ancak hiperlinkler sadece web’in iskeleti değil: Onun gözleri, ruhuna giden bir yol. Hiperlinkleri olmayan kör bir sayfa, başka bir web sayfasına bakamaz veya göz atamaz — ve bu, web’deki güç dinamikleri açısından ciddi sonuçlar doğuruyor.

Aşağı yukarı bütün kuramcılar, bakmak hakkında onu güçle ilişkilendirerek, çoğunlukla olumsuz bir şekilde, düşünmüşlerdir: Bakan kişi, bakılan kişiyi soyar ve onu zeka ve eylemden yoksun güçsüz bir nesneye dönüştürür. Güçlü bir site — Google veya Facebook mesela — başka bir web sayfasına baktığında veya link verdiğinde ona sadece bağlanmaz — onu var eder; ona hayat verir. Mecazen, bu güçlendirici bakış olmadan, web sayfanız nefes alamaz. Sitenize ne kadar link yerleştirmiş olursanız olun eğer biri bakmıyorsa aslında sayfanız ölü ve kördür; bu nedenle dışarıdaki başka bir siteye güç aktarma yeteneğinden yoksundur.

Diğer yandan, en güçlü web sayfaları üzerlerinde çok sayıda göz olan sitelerdir. Tıpkı, her an kendilerine bakan milyonlarca insan gözünden bir tür güç alan ünlüler gibi, web sayfaları güçlerini hiperlinkler aracılığıyla yakalayıp, dağıtabilir.

Ancak Instagram gibi uygulamalar kör — veya neredeyse kör. Bakışları kendi içlerinden başka bir yere gitmiyor, büyük güçlerini başkalarına aktarmaya isteksizler, diğerlerini sessiz ölümlerine doğru yönlendiriyorlar. Sonuç olarak sosyal medya dışındaki web sayfaları ölüyor.

Aslında hapse girmeden önce bile, hiperlinklerin güçleri zaptediliyordu. En büyük düşmanı; zamanımızın en baskın ve abartılmış iki değerini — genç ünlülerin gerçek dünyadaki hakimiyetinin da yansıttığı — yenilik ve popülerliği birleştiren bir felsefeydi. O felsefe, Akış.

Akış, artık web’deki egemen bilgi alma şekli. Gittikçe daha az sayıda kişi belirli bir şeye ayrılmış web sayfalarını doğrudan kontrol ediyor, bunun yerine karmaşık — ve gizli — algoritmalar tarafından onlar için seçilen sonu gelmek bilmeyen bilgi akışıyla besleniyorlar.

Akış, o kadar fazla web sayfasını açmanıza artık gerek olmadığı anlamına geliyor. Sayısız sekmelere ihtiyacınız yok. Bir web tarayıcısına bile ihtiyacınız yok. Telefonunuzda Twitter veya Facebook’u açıyorsunuz ve derinlemesine dalıyorsunuz. Dağlar ayağınıza geliyor. Algoritmalar sizin için herşeyi seçtiler. Arkadaşlarınızın okuduklarına ve izlediklerine bakarak, ne görmek isteyebileceğinizi tahmin ediyorlar. İlginç şeyler bulmak için o kadar web sitesinde zamanınızı boşa harcamamak harika bir his.

Ama, burada gözden kaçırdığımız bir şeyler mi var? Verimli kullanım için neyi feda ediyoruz?

Bir çok uygulamada, savurduğumuz oylar — beğeniler, artılar, yıldızlar, kalpler — aslında paylaşılan şeyden çok, o şirin avatarlar ve paylaşan kişinin bir ünlü olmasıyla ilgili. Ünlü birinin saçma sapan konuşmaları anında İnternet’te belirginlik kazanırken, sıradan görünen biri tarafından yazılmış dahice bir paragraf Akış’ın dışında bırakılabilir.

Akış’ın arkasındaki algoritmalar, yeni ve popüler olmayı önemli olmakla eş değer görmekle kalmayıp zaten beğendiğimiz şeyleri daha fazla miktarlarda bize gösteriyorlar. Bu hizmetler davranışlarımızı dikkatlice tarayıp haber kaynağımızı, görmek isteme ihtimalimizin yüksek olduğunu düşündükleri gönderiler, resimler ve videolarla bize göre hazırlıyorlar.

Popülerliğin kendisinde yanlış olan bir şey yok ama tehlikeleri de yok değil. Serbest pazar ekonomisinde, yanlış fiyatlandırılmış kalitesiz ürünler başarısız olmaya mahkumdur. Kaba garsonlarıyla kötü lattelerini sunan ıssız bir Brooklyn kafesi kapandığında kimse üzülmez. Ancak fikirler fiziki ürün ve hizmetlerle aynı şey değil.

Bugün, Akış dijital medyada bilgi organize etmenin en baskın yolu. Her sosyal ağda ve mobil uygulamada durum böyle. Özgürlüğüme kavuştuğumdan beri nereye dönsem Akış’ı görüyorum. Tahmin ediyorum; çok geçmeden haber siteleri de bütün içeriklerini aynı ilkelere dayanarak organize edeceklerdir. Akış’ın ön planda olması İnternet’in büyük bir kısmını kaliteye karşı ön yargılı yapmakla kalmıyor — bu aynı zamanda küresel ağın başlangıçta tasavvur ettiği çeşitliliğe derin bir ihanet anlamına geliyor.

Bugünkü çevrim içi dünyadaki konu ve fikirlerin çeşitliliğinin geçmiştekinden daha az olduğundan hiç şüphem yok. Yeni, farklı ve meydan okuyan fikirler bugünün sosyal medyası tarafından bastırılıyor çünkü bu ağların sıralama stratejileri popüler ve alışkanlığa bağlı olan şeylere öncelik veriyor. (Apple’ın haber uygulaması için insan editörleri işe almasına şaşmamalı.) Fakat çeşitlilik, başka şekillerde başka amaçlar uğrunda azaltılmakta.

Bir kısmı görsel. Evet, Twitter ve Facebook’taki bütün gönderilerimin kişisel bloga benzer göründüğü doğru. Her bir gönderi doğrudan bir link ile, ters kronolojik sırada, belirli bir sayfada toplanmış durumda. Ama nasıl göründüğüyle ilgili çok az kontrole sahibim; çok da kişiselleştiremiyorum. Sayfam, sosyal ağın tasarımcıların benim adıma karar verdikleri tek tip bir görünüşe uymak zorunda.

Bilginin merkezileşmesi bir şeylerin kaybolmasını kolaylaştırdığı için de beni endişelendiriyor. Tutuklanmamdan sonra aylık ücretini ödeyemediğim için, kullandığım hosting hizmeti hesabımı kapattı. Ancak en azından bütün yazılarımın bir kopyası kişisel web sunucumda vardı. (Şimdilerde çoğu platform bunu yapmasa da önceleri çoğu blog platform yazılarınızı ve arşivlerinizi kendi web alanınıza aktarmanıza izin veriyordu.) Ben yapmasam bile İnternet arşivi bir kopyasını tutardı. Fakat, ya Facebook veya Twitter’daki hesabım herhangi bir sebepten kapatılsaydı? Bu servislerin kendileri yakın bir zamanda yok olmaz ama şu anki yaptırım rejiminin bir sonucu olarak birçok Amerikan servisin İranlı herhangi birinin hesabını kapattığı bir günü gözünde canlandırmak çok da zor olmazdı. Eğer bu gerçekleşirse, belki bazılarından gönderilerimi indirebilirim ve hadi yedeğin kolayca başka bir platforma aktarılabildiğini varsayalım. Peki sosyal ağ profilimin eşsiz web adresine ne olacak? Daha sonra, başka biri ona sahip olduktan sonra, onu geri alabilecek miyim? Alan adları da el değiştirir fakat o süreci yönetmek daha kolay ve açıktır — özelikle satıcı ile aranızda finansal bir ilişki olduğundan, ki bu süreç ani ve şeffaf olmayan kararlara daha az meyillidir.

Ancak sosyal ağların devrinde bilginin merkezileşmesinin en korkutucu sonucu farklı bir şey: Merkezileşme hükümetlere ve büyük şirketlere karşı bizi güçsüzleştiriyor.

Gözetim her geçen gün sivillere daha da dayatılıyor ve zaman geçtikçe daha da kötüleşiyor. Bu geniş gözetim aracının dışında kalmanın tek yolu bir mağaraya girip uykuya yatmak olabilir, 300 yıla kalamasanız da.

İzlenmek, hepimizin eninde sonunda alışmak ve birlikte yaşamak zorunda olduğu bir şey ve ne yazık ki bunun yaşadığınız ülkeyle hiçbir ilgisi yok. Ancak ironik bir şekilde, Facebook ve Twitter ile işbirliği içinde olan devletler, İran gibi İnternet üzerinde sıkı bir kontrole sahip olan ama sosyal medya şirketlerine yasal erişimleri olamayan devletlere göre, vatandaşları hakkında çok daha fazla şey biliyorlar.

Sadece izlenmekten daha da korkutucu olan şey ise kontrol edilmek. Facebook sadece 150 beğeni ile bizi anne babamızdan daha iyi ve 300 beğeniyle eşimizden daha iyi tanırken, hem hükümetler hem de şirketler için dünya oldukça tahmin edilebilir görünüyor. Ve tahmin edilebilirlik kontrol anlamına geliyor.

Orta sınıf İranlılar, dünyadaki çoğu insan gibi, yeni trendlere kafayı takmış durumdalar. Trend olması, bir şeyin faydalı olması veya kalitesi ikinci sırada kalıyor. 2000'lerin başlarında blog yazmak sizi havalı ve trend sahibi biri yapardı, sonra 2008 civarında Facebook daha sonra da Twitter geldi. Ama bu değişimler hakkında ne kadar çok düşünürsem bütün endişelerimin yanlış tarafa yönlendirilmiş olabileceğinin daha da farkına varıyorum. Belki de yanlış şey için endişe duyuyorum. Belki de endişe duyduğum şey hiperlinklerin ölümü değil, tam olarak merkezileşme.

Belki de kaybolan şey metnin ta kendisi. Sonuçta, web’teki ilk ziyaretçiler zamanlarını çevrim içi dergiler okuyarak geçirdiler. Sonra blogler geldi daha sonra Facebook sonra da Twitter. Şimdi çoğu kişinin zamanlarını harcadığı şey Facebook videoları, Instagram ve SnapChat. Sosyal ağlarda okuyacak metin gittikçe azalıyor, izlenecek videolar ve bakılacak resimler gittikçe artıyor. Web’de okumanın yerini izleme ve dinlemeye bırakarak azalmasına mı tanıklık ediyoruz?

Bu trend gücünü insanların değişen kültürel alışkanlıklarından mı alıyor, yoksa sebebi sadece sosyal ağların yeni kurallarını takip eden insanlar mı? Bilmiyorum — bu araştırmacıların bulacağı bir şey — ama sanki bu, eski kültürel savaşları yeniden canlandırıyor. Sonuçta web kitapları taklit ederek başladı ve yıllar boyunca ağırlıklı olarak metin ve hiper metinden oluştu. Arama motorları bunlara büyük değer verdi ve bunların üzerine şirketler — tekel şirketler — inşa edildi.

Akış, mobil uygulamalar ve hareketli görseller. Bunların hepsi televizyon-internetine yönelen, kitaplar-internetinden bir ayrılışa işaret ediyor. Doğrusal olmayan bir iletişim şeklinden — düğümler, ağlar ve bağlantılardan — merkezileşmiş ve hiyerarşileri bulunan doğrusal bir iletişim şekline gidiyormuş gibi görünüyoruz.

Web icat edildiğinde bir tür televizyon olarak tasavvur edilmemişti. Ama, hoşunuza gitsin ya da gitmesin, gittikçe televizyona benziyor: Doğrusal, pasif, programlanmış, içe dönük.

Facebook’a girdiğimde kişisel televizyonum başlıyor. Tek yapmam gereken sayfayı kaydırmak: Arkadaşlarımın yeni profil resimleri, güncel olaylar üzerine fikir parçacıkları, yeni yazıların kısa açıklamalı linkleri, reklamlar ve tabii ki kendi kendine oynayan videolar. Arada sırada beğen veya paylaş butonuna tıklıyorum, insanların yorumlarını okuyup kendim bir tane yazıyorum veya bir makale açıyorum. Ama Facebook’un içinde kalıyorum ve o benim beğenebileceğim şeyleri yayın yapmaya devam ediyor. Web’in geleceği bu değil. Bu gelecek televizyon.


Bazen yaşlandıkça çok katılaştığımı düşünüyorum. Belki bunların hepsi teknolojinin doğal evrimi. Fakat, olanlara göz yumamıyorum: Bu çetin zamanlarda büyük potansiyele sahip olabilecek bir entellektüel güç ve çeşitlilik kaybı. Önceleri web beni hapse sokacak kadar güçlü ve ciddiydi. Bugün, eğlenceden biraz fazlasıymış gibi geliyor. Öyle ki, İran bile — örneğin Instagram’ı — engelleyecek kadar ciddiye almıyor.

İnsanların kendilerini farklı fikirlere maruz bırakmak için zaman harcadığı ve bir paragraftan veya 140 karakterden fazlasını okuma gayretini gösterdikleri zamanları özlüyorum. Bir o kadar zamanı sayısız sosyal ağda reklamını yapmaya harcamadan, kendi blogumda bir şey yazabildiğim, kendi alan adımda yayınlayabildiğim zamanları özlüyorum; beğenileri ve paylaşımları kimsenin önemsemediği zamanları.

Hapisten önce hatırladığım web bu. Kurtarmamız gereken web bu.

Medium’a giriş yapın ve bu yazıyı önerin.

Medium Türkçe’yi Twitter ve Facebook’ta takip edin.