Leyla’ya O Konuda Ben de Çok Kırgınım


İş Bankası Kültür Yayınları, 2013 yılında, Leyla Erbil’in ölümünden az sonra Ahmed Arif’in ona yazdığı mektupları yayınladı.

“Leylim Leylim” 1957'den 59'a sıklıkla, (bir de tabut çivisi gibi 77'de tek bir tane) yazılan mektupları içeriyor.


Leylim Leylim, Zalım Leylim


Ahmed Arif’in mektuplarını okurken, onun elinden, dilinden, kalbinden Leyla Erbil’i görüyoruz. Ahmed oluyoruz. “Leylim leylim” diye mırıldanırken buluyoruz kendimizi. Sürgünlerde mektup yolu gözlüyor, şiirler düzüyoruz erişemeyeceğimiz sevdamıza.

Hep kendi kendimize ama… Çünkü bu arşivler Leyla’ya ait. Ahmed’in eşyaları arasından çıkmıyor cevaben yazılanlar. Belki kimse görmesin diye yok etti, belki de yüreğindeki kor bir gece yanlışlıkla tutuşturdu kağıtları.

http://www.youtube.com/watch?v=rX1GVSCHQ_Y

Leyla’nın cevapları olmadığından, her Ahmed oluşumuzda, zarfın içinde yola düştüğümüzde, küçük bir çocuğun bir beton duvara yaslanması misali buz kesiyoruz. Çünkü cevap geleceği belli değil, gelse de aradan geçen elli küsur yıl nedeniyle biz göremiyoruz.

Gerçi, bilinmez ama, muhtemelen Ahmed karşıdan ne cevap tamamen mesut olamayacaktı. Veyahut bu imkansız aşkın gıdasıyla büyütüyordu mısralarını.

Kimi zaman şiirlerini yolluyor, bazen yazması ve çizmesi için teşvik ediyor sevdiceğini. Bazısı da kıt kanaat geçiminden kahve yolluyor Leyliko’suna. Şairin fukaralığı ve zenginliğini yaşatıyor bize.

Leyla da arada cevap veriyor olmalı. Ahmed’in yazdıklarından bunu anlıyoruz. 55'li yıllar, telefon zor, haberleşme mektup üzerinden. Ahmed’in neredeyse her yazdığı, “cevabın gecikti” diye başlıyor. Belki şiirlerinin öznesi, canının içi her gün cevap yazsa, yine de geç kalmış gelecek ona.

Çünkü Leyla uzakta, Ahmed sürgünde. Diyarbakır’da, Urfa’da... Sadece mekansal değil ayrılıkları. Bunu da mektuplarda önceden burnunu yemeyi hayal ettiği arkadaşını, evlendiği için tebrik ettiğinde, içimize kor alevler akarken anlarız.


Bana Senin Adını Ölümsüzleştirmek Düşer

Okudukça, dinledikçe Ahmed Arif’in şiirlerini, üslubunun yanı sıra, tekrar eden bir tema daha göreceksiniz. “Leylim”.

Belki o çağda, o edebiyat ortamında olsaydık, Ahmed’in dostu, Leyla’nın arkadaşı olabilseydik bilecektik Leylim kimdir, şair kime yazmıştır. Ancak 2013'de okuduğumuz bir kitap ile yakalayabildiğimiz bu sevdayı, geriye doğru izleyebiliyoruz artık.

Hem kitaptaki mektuplarda da şiirleri yazılırken, aşkı yaşanırken takip edebiliyoruz. “Ustam” dediği Leyliko’suna mısralarını gönderip danışan, hangi kelimeyi neden seçtiğini anlatan 28'li yaşlardaki şairin yanında yaşlanıyoruz.

Mektubun birinde geçen “Benim her şiirimde varsın ve olacaksın” sözünü gerçekleştiren adam sayesinde, aynı satırda “Ama dünyanın en dehşet şiiri bile ‘sen’ olamaz” denilen kadını merak ediyoruz.

Mektupları okudukça, hayatınızda bir kere bile özlem duyduysanız, giderek Ahmed’liğe bürünüyorsunuz.

Leyla, etten kemikten sıyrılıp bir ece oluyor, ulaşılamaz kaf dağının arkasında ikamet ediyor. Çünkü şair hiçbir kötülük konduramıyor sevdasına. Yazar tayfasına “i.neler” derken, Leyla’ya karşı -bazen taşralılığından ağzından kaçırdıkları hariç- hep nazik. Her zaman hüsn-ü zan ediyor, kibarlıkta kusur etmiyor, suçu da hep kendinde arıyor.

Belki Leyla’sının tenine de ilgi duyuyordur, duymaz mı? Fakat evli barklı, onu ancak arkadaş gören, bunu de defaatle dile getiren birine karşı ne yapabilir ki? Mektuplar tüm hızıyla devam ederken, 56'da evlenirken Leylim, 67'de -yani mektuplar bittikten on sene sonra- evleniyor Ahmed.


Hasretinden Prangalar Eskittim


http://www.youtube.com/watch?v=1xq0YG5klZc

55–56 yıllarında hızla giden mektuplar, zamanla seyreliyor. Şair, giderayak “beni ve şiirimi hiç sevmedin, seveceğin de yok” diyor, ama yine aynı mektupta yumuşacık seslenmeye devam ediyor.

59 yılından sonra ara verilirken, yıllar yıllar sonra, yani 77'de son bir mektup geliyor.

İşte o son mektubun başını simgeleyen sayfaya gelince okur, yüreğine bir fil oturuyor. Çünkü bu kurgu değil, hayal değil, masal da olamaz. Mutlu sonla bitmiyor hikaye. Ahmed’in oğlu 5 yaşına basıyor…


Mektup Aşkları


Ahmed 91 yılında ölüyor, şiirleri Leyla’yı ölümsüzleştiriyor. Leyla’nın vücudu ve ruhu ise 2013'de aramızdan ayrılıyor. Fakat, daha Ahmed Arif hayattayken, 88'de bir roman yayınlıyor Leyliko: “Mektup Aşkları”.

Birkaç arkadaşın, Jale adındaki bir kahramana mektuplardan oluşuyor romanımız. Jale’nin cevapları ise yok, başkalarının yazdıklarından olayları takip ediyoruz.

Tanıdık geldi mi?

Bir de Ahmet karakteri var bu romanda, İzmir’de, uzakta. “Yavrum” diyor, “kuzum” diyor. Benim gibi, “Leylim Leylim”den sonra okursanız bu romanı, yani lanetlenmişseniz aynı ben gibi, katlanamıyorsunuz o kısımlara.

Ahmed’in yazdıklarının derinliğinin, dil zenginliğinin ve samimiyetinin yanından bile geçmeyen “şey”leri okudukça yüreğiniz burkuluyor. Evet, Ahmet bir hayali karakter, tamam, gerçek mektuplar değil bunlar. Ama Leyla’nın az biraz bile Jale gibi baktığını, o yılların gerçek mektuplarının böyle görüldüğü ihtimalini hissettiğiniz anda içinizdeki Ahmed ölüyor, sevdasının zehri vücudunuzu çürütüyor.

Üstelik, “Mektup Aşkları”nın sonuna geldiğinizde bir kez daha sinirleniyor ve üzülüyorsunuz. Çünkü Jale ile Ahmet’in yaşadıkları, bunları Leyla Erbil’in, Leyliko’nun, Leylim’in yazabilmesine katlanamıyorsunuz.

Bir roman kahramanını ve ona esin kaynağı olan çoktan ölmüş bir şairi o kadar içselleştiriyorsunuz ki, yakıp yıkasınız geliyor kitabı. Ahmed gibi, arkada bir iz bırakmayasınız geliyor.

Bu iki büyük yazar, birisi kendiyle özleşleştirerek, diğeri de uzaklaştırarak öyle duygusal gelgitlere sokuyor ki, o size ait olmayan sevda ruhunuzu hiç terketmiyor.

http://www.youtube.com/watch?v=esRG93YfFm4