Fatih Güner
Nov 13, 2016 · 9 min read

2014 Temmuz’unda sosyalmedya.co satıldığında, çok yoğun bir yıldan çıkmıştım. Gezi Parkı eylemlerinden fazlasıyla etkilenen dijital reklamcılık piyasası dolayısıyla 2013 Eylül’ünde açılan eğitim sezonunda eğitime fazla yüklendik. Haftaiçi işlerle, haftasonu da eğitimlerle geçirdiğim bu zamanların sonunda sosyalmedya.co’nun satış sözleşmesinin imzalandığı günün ertesinde Bodrum’a geldim ailemle.

Aylık kiralanan bir ev bulup onu tutmuştuk ve yaklaşık 40 gün kaldık Bodrum’da. Bu 40 gün hem bizim için bir temizlenme oldu, hem de biriktirdiğimiz tatillerin acısını çıkardığımız bir mega-tatil oldu. İstanbul’a döndüğümde yorgunluğum halen devam ediyordu ama kendimi de şanslı hissediyordum, 32 yaşında kaç kişi hayata hiçbir gelir beklentisi olmadan 6 ay ara verebiliyor ki?

2014 sonunda başlayan CHP seçim kampanyası projesi, kampanyadan hemen sonra kurduğum ajans derken geçen sene de tatil yapamadım. İstanbul da hiç yardımcı olmuyordu. Özellikle Gezi Parkı eylemlerinden sonra İstanbul her geçen gün biraz daha kirlendi ve biraz daha yaşanılmaz hale gelmeye başladı. Trafik sorunu hepimizin en büyük sorunuydu, günümüzün önemli bir kısmını trafikte geçiriyorduk ve bu durum, artık rahatsızlık verme seviyesini dahi aşmıştı.

Bilinmeyen bir fotoğraf sanatçısından: İstanbul Trafiğinde Yaşamak

Ayrıca İstanbul çok kabalaştı. Her anlamda. İstanbul’un dört bir yanındaki inşaatlar, kazulet gibi binalar, betonlaşan bir görüş ve hayat… Kabalaşma sadece bununla da sınırlı değil, insanlar da çok kabalaştı ve gerginleşti. Sokakta gezerken bakın, trafikte bakın; herkes mutsuz, herkes gergin, üzgün. İnsani istekleriniz bile kabalıkla karşılanıyor İstanbul’da. Taksicisinden marketteki kasiyere, hiç kimse mutlu olduğu işi yapmadığı gibi her geçen gün daha kötüye gidiyorlar.

Geçtiğimiz aylardan birinde Göktürk’te yaşamak ile ilgili bir yazı yazdım. Göktürk’te yolda gezerken beni durdurup tebrik eden bir güruh da oluştu, beni Facebook’ta yerden yere vuran arkadaşlarım ve tanıdığım insanlar da oldu. Şehirden kaçıp Göktürk’e gelenlere eğitimli insanlar dersin, bunların neredeyse yarısı daha da eğitimsiz. Göktürk’e 2013’ün Eylül’ünde taşındığımızda yine daha iyiydi, sonra kötüleşti dedik, Kemer Country’de oturan zevat Göktürk’e laf söyletmem dedi. Kafaları siz düşünün yani.

Biz 2014’de Bodrum’dan döndükten sonra hep aklımızın bir ucunda buraya yerleşmek vardı. Bu senenin Nisan ayında artık ayyuka çıkmış bir istek de oluştu. Acaba mı demeye başladık…

Yavaşça sahibinden.com’da ev bakmaya başladık, yer bakmaya başladık. Acaba orada hayat nasıl oluyor diye çok sorduk etraftaki insanlara. Burada yaşayan arkadaşlarımız vardı, onlarla konuştuk. Onlardan bizim için ev bakmalarını bile istedik.

Kafamızda “Ekim başında Bodrum’a taşınalım ve bu kesin kararımız olsun” dediğimiz zaman Haziran’ın ortasıydı. Net bir şekilde ev bakmaya başladık, zaten İstanbul’da oturduğumuz evin kira sözleşmesi de Ekim’de bitiyordu. Her gösterge bizim buraya gelmemiz gerektiğini gösteriyordu, akabinde 15 Temmuz oldu. Her ne kadar biz Göktürk’te uçakların süpersonik seslerini duymamış olsak da, artık yeter dedik ve 7 Ağustos’ta evimizi Bodrum’a taşıdık.

Bu arada, enteresan bir kesişme ile Vatan Şaşmaz’ın Bodrum ile ilgili hazırlayıp sunduğu programa konuk oldum, birlikte küçük bir sohbet ettik, onu da aşağıya ekliyorum:

Vatan Şaşmaz, hazırlayıp sunduğu TV programında, bizim gibi şehirden Bodrum’a taşınanlarla sohbetler yapıyor.

Şu anda Yalıkavak’ta oturuyoruz, evimizin kirası Göktürk’teki evimizden daha ucuz, iki katlı müstakil bir villada oturuyoruz; güvenlikli, bahçeli, jeneratörü ve su deposu olan bir sitede. Zaten sitede bizden başka kimse oturmuyor. Sitedeki havuz sadece yarı olimpik ve bir uçtan uca 20 metre değil, aynı zamanda aquapark’ı var. Şaka yapmıyorum, aquapark amk!

Bu yazıyı size Gümüşlük’te Faik Baba’nın Yeri’nde otururken yazıyorum, Pazar günü öğleden sonram burada geçiyor, siz düşünün!

Böyle uzun ve detaylı bir girizgah yaptıktan sonra, hayatını buraya taşımak isteyen, ancak motivasyonu olmayan insanlar için bazı ipuçları vereceğim ve yol göstermeler yapacağım. Hazır mısınız?

İş hayatını hack’lemek

Herkesin sorduğu ilk soru bu oluyor, abi işi nasıl yapıyorsun?

Çok basit, her Çarşamba sabahı tarifeli uçakla İstanbul’a geliyorum, işlerimi hallediyorum, akşam uçağıyla geri dönüyorum. Çarşamba sabahları 5:30’da kalkıyorum, akşam 11:30’da evdeyim. 3–4 toplantı yapıyorum İstanbul’da olduğum günlerde.

Şimdi, hesap yapalım, İstanbul’da yaşarken, aynı güne 4 toplantı almak imkansız olacağı gibi, son dakikada toplantı iptalleri falan oluyordu. Kendi araban varsa gittiğin her yerde park edecek yer bul, otoparktan çık falan derken, haftanın 3 günü dışarıda toplantıya gitmek zorunda kaldığımı bilirim. Her bir toplantı demek, o gün minimum 4 saatin kaybolması demek. Ofisten çıktın 1 saat trafik, 1 saat toplantı (uzayabilir de), 1 saat dönüş trafiği, 1 saat de ofise alışma seansı.

Çok çalışma, akıllı çalış!

Şu anda müşterilerim ve toplantı yapacağım insanlar tüm zamanlarını benimkine uydurmak zorunda kalıyorlar — sorry, but no sorry. Üstelik gideceğim tüm yerlere ya Über XL ya da Über Taksi ile gidiyorum, şlak!

Sadece Çarşamba günü İstanbul’da olduğum için toplantı iptal eden yok. Bir gün önceden toplantı gündemini hazırlıyoruz, uzayan toplantı yok. Haftanın geri kalan 4 günü, Yalıkavak’ta evde, dikkatim ofiste dağıldığı gibi hiç dağılmadan, çalışıyorum.

Hayatımda kendimi hiç bu kadar verimli hissetmemiştim.

Ancak, bu sırada işe de aynı şekilde devam etmemeye karar verdim. Bazı markalarımızı yavaşça bıraktık. Fazla zamanımızı alan, operasyon yükü olan markaları seçtik bırakırken. Başka sebepler de vardı elbette. Müşteri sayımızı azaltıp, zamanımızı daha kaliteli bir şekilde kalan müşterilere verelim istedim. Ayrıca ekibimi de küçülttüm, proje yönetimini iyi yapmaya çalışıyorum, öyle diyeyim.

TL;DR

Haftanın 4 günü sabah 8 akşam 5 kesintisiz ve dikkat dağılması olmadan çalışabiliyorum, İstanbul’daki işlerimi Çarşamba günleri hallediyorum, dolayısıyla hem iş hayatımı, hem de o hayata yetebilmek için harcadığım zamanı (trafik, motivasyon, v.s.) hack’liyorum.

Kafayı yaşam kalitesine takmak

Bizde, Ali dünyaya geldikten sonra daha da netleşmeye başlayan bir yaşam kalitesi algısı var. Mutlu olmak istiyoruz, mutlu olmaya ihtiyacımız var.

Geçen gün Ali’nin sınıfı Gümüşlükspor’u ziyarete gitti, sevgili Nejat İşler ve futbolcular çocukları karşılayıp onların süper bir gün geçirmesini sağladılar.

Eskiden para amaçlı çalışıyordum, şimdi yettiği kadar ve bizi mutlu edecek şekilde çalışıyorum. Eskiden işlerimiz kolaylaşsın diye yalan söylüyordum, sıkça… Uzun zamandır yalan söylemiyorum, yalan söylemediğim için işlerim kötü olacaksa, olsun diyorum! Bu arada eskisinden daha kaliteli kazandığımı da söylemeden edemeyeceğim. Düşünsenize, sizi mutsuz eden tüm müşterileri bırakmayı başarmışsınız, büyük şans. Çünkü hırs yok.

Mesela sağlıklı beslenmeye ve sağlıklı olmaya çalışıyoruz. Mesela sosyal hayatımızda daha seçici olmaya başladık, bizi mutsuz eden insanlarla görüşmüyoruz. Bunların tamamı o yaşam kalitesi algısına kafayı takmamızla başladı.

Düşünün, İstanbul’da nereden en son GDO’suz domates aldınız? En son ne zaman kaliteli et yediniz? Bizim burada Salı günleri Yalıkavak pazarı oluyor, 100 TL’ye arabanın bagajını kaliteli ve taze sebze meyve ile dolduruyorsunuz. 3 kişilik bir aileye 2 hafta yetiyor. Üstelik akşam yemeğinde salatayı yerken doyamama lüksü de cabası.

Evde kendime bir ofis yaptım. Kapımı çekip müziği hafif açıyorum. Kesintisiz ve dikkatim dağılmadan çalışabiliyorum.

Kendime, evin alt katında, normalde master bedroom olan (ebeveyn banyolu falan olan) odayı ofis yaptım. Kitaplarım, bilgisayarlarım, ofiste ihtiyaç duyabileceğim her şeyim var. Sabah 8 akşam 5 mesaimi burada yapıyorum, öğlen yemeğimi aşağıda göreceğiniz manzaraya karşı yiyorum. Geldiğimizin üzerinden 2.5 ay henüz geçti, ömrümüz 1 yıl uzamış gibi hissediyorum.

TL;DR

Artık mutlu olmak için çalışmayı seçtiğimizden dolayı, hayat tarzımızı devam ettirecek kadarını kazanmaya çalışıyoruz, eskisine göre daha sağlıklı ve daha kafa açık yaşıyoruz.

Para için çalışmamak

Düşünün ki Beşiktaş’taki ofisimizi kapattık, herkes evden (veya istediği yerden) çalışıyor, ofisin aylık kaba gideri minimum 15.000 TL idi. Kirasından faturalara, kahvesinden el havlusuna…

Bu gideri çöpe attık, artık ofis gideri yok. Ofis gideri olmadığı için 2 tane yorucu müşteriyi bırakma fırsatı buldum. Ekibi küçülttüm, 2 müşteri daha bıraktım. Şimdi sadece 3 müşterim var, 3’ü de danışmanlık müşterisi. Operasyonel işimiz çok az oluyor, genel olarak eğitim, motivasyon, organizasyon, proje yönetimi ve strateji yapıyoruz.

Bu sayede hem müşterilerime çok daha kaliteli zaman ayırabiliyorum, hem de kendim mutlu olup, yettiği kadar para kazanabiliyorum. Peki, hep böyle mi devam edecek? Hayır. Elbette para kazanmak istiyorum, ancak bunun için başka planlarım var. onlar da ayrı bir yazı konusu olsun.

Hayatımızdan gereksiz olması muhtemel giderleri attıkça, hayat kalitemizin yükseldiğini fark ettik. Kaliteli müşteriler, kaliteli işler, kaliteli gelir, kaliteli yaşam.

Düşünün, Göktürk’teki eve verdiğimiz kiranın daha azını veriyoruz, girmediğimiz havuzun aidatını vermiyoruz (üstelik şimdiki sitedeki havuza giriyor olmamıza rağmen kışın aidatımız yok, çünkü bizden başka kimse olmadığından site yönetimi aidat almıyor. Üstelik güvenlik ve teknik destek devam ediyor olmasına rağmen). Burada yaşam da çok ucuz, pazardan alıp yiyoruz, sosyal hayat az olduğu için ara sıra kahvaltıya bir yerlere, ara sıra da akşam yemeğine bir yerlere gidiyoruz.

Evimizin manzarası, Yalıkavak, Bodrum.

Göktürk’te olsak, çocuğun okuluna yıllık 25.000 ile 65.000 TL arasında bayılacağız belki, burada devlet okulunun aylığı 170 TL. 170 TL arkadaşım, servis bile 300 TL. Şaka mı bu? 2 ay verdik Göktürk’teki Doğa Koleji’ne çocuğu, sonra aldık, çocukların oyun oynamasına izin vermiyorlar çünkü. Bak, burada aylığı 170 TL, üstelik de çocuk çocukluğunu yaşıyor.

TL;DR

Gelirlerin bazılarını bırakmamıza rağmen, giderleri de kıstık. Birbirini dengeler hale gelince sorumluluklar azaldı, ancak hayat kalitesi ve iş kalitesi arttı.

Başkalarının işleri, başkalarının hayatları…

Bu, benim İstanbul’da en önemli sorunumdu. Gidip konuşma yaptığım farklı şehirlerin hepsinde aynı yorumu alıyordum, internet piyasasının tamamı İstanbul’da, buradan iş yapılmıyor diyorlardı (kendi şehirlerini kastederek).

O zamanlar onlara bir şey demiyordum ama içimden “tembelsiniz, o yüzden iş yapılmıyor diyorsunuz” diye geçiriyordum. “İş yapmak isteseniz her yerden yapılır” diyordum (Pis herifin tekiyim. Şaka şaka, eskiden insanların yüzüne onları üzmemek için bu tarz şeyler söylemiyordum, artık söylüyorum).

Kimin ne yaptığını, nasıl yaşadığını bilmek is-te-mi-yo-rum.

İstanbul’da görüştüğüm ve sektörümden olan arkadaşlarımın bir çoğunun, hep bana başkalarının işlerini ve başkalarının hayatlarını anlattıklarını fark ettim.

O kadar içiçe olunca, artık hayat ve iş her zaman rekabete dönüyor. Hatta beni 6 sene önce tanıyorduysanız, benim de ne kadar rekabetçi olduğumu hatırlarsınız. Halen, Webrazzi ile olan rekabetimizi anlatıp durursunuz s.kindirik sohbetlerinizde (dedim ya, başkalarının işleri diye).

Arkadaşım duymak istemiyorum kim ne yapıyor, nasıl yaşıyor. Bana anlatma.

İs-te-mi-yo-rum.

Kimseyle bu kadar yüzgöz olmak istemiyorum. Ufacık yüzgöz olunca gidip başkasına da benim hayatımı anlatıyorsun çünkü. Belli sınırlarımız olsun, belli bir penceremiz olsun istiyorum. Bodrum’da bu pencerem var artık. Sınırlı bir erişimimin olması, benim de bu bilgiler ve duygularla beslenmemin önüne geçiyor.

TL;DR

İstanbul’da herkes herkesin hayatını bilmenin peşinde, herkes bildiklerini anlatmanın peşinde, herkes başkalarının hayatlarının ve işlerinin peşinde. Ben bunu istemediğim için kendimi izole etmenin bir yolunu buldum.

Bilgilenmek ve kendini geliştirmek

Son yıllarda en çok istediğim şey kitap okumaya daha fazla zaman ayırmaktı, oldu. Her gün minimum 50 sayfa, çoğu zaman 100 sayfa kitap okuyorum. Beni bilen bilir, kaliteli bir kitaplığım var, ancak alıp alıp koyuyordum kitaplığa, okumaya fırsat olmuyordu çünkü. Artık trafikte geçen zamanımı kitap okumaya harcıyorum. Hatta, Çarşamba günleri İstanbul’a gelirken bekleme salonunda, uçakta, apronda, İstanbul’da takside sürekli kitap okuyorum. Çarşamba’ları herhalde 300 sayfa okuyorumdur.

Aileye vakit ayırmak

Aynı şekilde, İstanbul’da güç bela haftasonu yapabildiğimiz şeyi, ben burada her gün yapabiliyorum. Öğlen yemeği zamanı geldi ve 10 dakika sonra yemek mi olacak? Ali ile bahçede top oynuyorum, salonda trencilik oynuyorum, masada lego oynuyorum. Eşimle olan ilişkimiz her zamankinden daha iyi, birbirimizi dinlediğimizi fark ettim, vaktimiz daha kaliteli geçiyor. Ailecek mutluluğumuz ve ilişkimizin derinliği artıyor.

Bodrum’a taşınmadan önce bilinmesi gerekenler

Herşeyden önce, özellikle son aylarda İstanbul’da şöyle bir goygoy var: “Abi herkes Bodrum’a taşınıyor yaaa, sadece benim 3 arkadaşım geçenlerde taşındıaaaeeeyyy!

Böyle bir şey yok, kimsenin Bodrum’a taşındığı falan yok. Enteresan bir şekilde, özellikle de 21–22 yaşında üniversiteden yeni mezun arkadaşlar çıkarıyor sanırım bu söylemi ortaya, ancak görünen o ki, burayı Eylül’den sonra da Bodrum sanıyorlar, buranın kış aylarında Bodrum gibi olmadığını görünce de geri dönüyorlar. Hatta, ben size söyleyeyim, ben en azından 3 kişi tanıyorum aynen böyle.

Benim ne işim var ulan Bodrum’da!?

Bodrum’a geldikleri günü biliyorum, Bodrum’dan geri gittikleri günü biliyorum.

Bir de, Ali’yi Yalıkavak sahile, oyun parkına götürüyoruz, orada aynen bizim gibi birkaç çift ile tanıştık geçtiğimiz haftalarda. Bu çiftlerden ikisi (farklı çiftler, birbirlerini tanımıyorlar) geçenlerde İstanbul’a geri döndüler, çünkü burada kış ayları sosyal bir hayatın olmadığını fark ettiler. Bunları da kendileri ile konuştuk.

Bizim buraya taşınmamız, mentalite anlamında 3 senemizi aldı. Kendimizi bu hayata hazırlamak, İstanbul’u bırakma cesareti ve işleri buna göre ayarlama çabası. 3 sene diyorum, kararlı ve tutarlı bir şekilde kendimizi buna hazırladık. Gerçekten de kış aylarında izole burası, ayrıca kışları da sert geçiyor, özellikle Yalıkavak, Turgutreis, Akyarlar, Gümüşlük gibi yerlerde. Burası sadece Türkiye’nin diğer ucu değil, aynı zamanda ülkenin en fazla yağış alan yerlerinden birisi. Daha geçen sene Bodrum’un kalbi denilebilecek olan Gümbet’teki Oasis alışveriş merkezinin alt katını su bastı, öyle böyle değil hem de, su boy verdi resmen.

Burası inanılmaz yağmur alıyor, ciddi bir rüzgar ve esinti var, bahçe kapısını falan açamazsın yani. Alt yapısı yetersiz, bizim geldiğimizden bir sonraki hafta Bodrum genelinde 6 gün boyunca sular kesikti. Bazı plajlarda kullanmalık su kalmamış falan. Sık elektrikler kesiliyor, internet çok sorunlu, çok az yerde kaliteli kablolar var. Ayrıca yollar kötü, duble yol falan hak getire, yazları bir yerden bir yere gitmek büyük sıkıntı. O sıcakta arabada trafik bekliyorsun.

Son söz

Bunların tamamını yazarken kimseye Bodrum’a gelin (veya gelmeyin) demiyorum. Hatta bu yazıyı okuyan Bodrum’un yerlisi okuyucularım varsa büyük ihtimalle bana kızacaklardır. Amacım Bodrum özelinde bir sıcak merkez yaratmak veya bu merkezi beslemek değil. Amacım, korkularınızı kırıp, hayat amaçlarınızı gözden geçirip, hayatlarınızın merkezine mutluluğu almanız. Çok para kazanırken istediğin yerde mutlu olmak kolay demeyin, çok paranın da ancak ve ancak açık kafayla kazanıldığını unutmayın.

Hayat çok kısa bence, bunu yeni fark ettiğim için kendime kızıyorum bir yandan, ancak daha geç fark etmediğim için de mutluyum. Hayat gerçekten çok kısa ve benim daha kaliteli bir hayata ihtiyacım var.

Medium Türkçe

Resmi Türkçe Yayın

Fatih Güner

Written by

Thinking is an admirable exercise. Digital Thinker // Public Speaker #herhafta1kitap https://fatihguner.com.tr

Medium Türkçe

Resmi Türkçe Yayın

Welcome to a place where words matter. On Medium, smart voices and original ideas take center stage - with no ads in sight. Watch
Follow all the topics you care about, and we’ll deliver the best stories for you to your homepage and inbox. Explore
Get unlimited access to the best stories on Medium — and support writers while you’re at it. Just $5/month. Upgrade