Nick Cave: “Soytarıyı Vurun!”


“Şarkı kahramancadır. Çünkü ölümle yüzleşir.

Şarkı ölümsüzdür ve kendi yok oluşumuza cesurca tepeden bakar.

Şarkı ruhlar dünyasından gerçek bir mesajla belirir.

Bir gün size ejderi nasıl öldüreceğinizi anlatacağım. Günlerimiz sayılı. Aylaklık edecek lüksümüz yok. Kötü bir fikirle hareket etmek hiç harekete geçmemekten iyidir. Çünkü gerçekleştirilinciye dek fikrin değeri belli olmaz.”

NİCK CAVE


“20. yüzyılın sonunda insan olmayı bıraktım. Bu illa ki kötü bir şey değil, sadece bir şey. Uyanıyorum, yazıyorum, yiyorum, yazıyorum, televizyon izliyorum. Bu benim dünyadaki yirmi bininci günüm.”

Bu sözler 20.000 Days on Earth belgeselinden Nick Cave’e ait. Yazar, müzisyen, şarkıcı… Ne yaparsa yapsın, bunu kendine özgü bir yolla yapmayı başarabilmiş müthiş üretken bir adam. Ben Nick Cave’i ilk olarak “Henry Lee” şarkısıyla duydum. Benim için geç bir keşif olmuştu ama o günden beridir müziği hayatımın bir parçası oldu. Cave’in karanlık bir dünyası var. Çoğu şarkısını hikayesini sevdiğim için severim. Bana göre o yalnızca şarkı söylemez. Çıkmaz karanlık bir sokağın sonunda bir sokak lambasının altında hikayeler anlatır. Takım elbiseleri, sert bakışları ve delice jestleriyle… Özellikle “Murder Ballads” albümü baştan sona hikayelerden oluşur. Romanları olan yazarın kısa öykü yazmasını dört gözle beklemem bundandır.

Gelgelelim bu yazının asıl meselesine: Cave’in nasıl şarkı sözü yazdığı. 20.000 Days on Earth belgeselinde şarkılarını nasıl yazdığıyla ilgili bir formül veriyor Cave. Bu formül uzun zaman aklımı kurcaladı ve sonunda yukarıda bahsettiğim Cave’in hikayeci yanıyla bir alakası olduğunu keşfettim. Bu formül yalnızca şarkı yazmanın dinamiğini değil, öykünün dinamiğini de anlatıyor bana göre. En azından şöyle diyebilirim ki, olay öyküsün alt yapısına dair bir bilgiyi içeriyor.

“Nasıl şarkı yazdığımı bilmek ister misiniz? Şarkı yazmanın temelinde kontropuan vardır. Anahtar odur. İki benzeşmeyen imgeyi yan yana koyup kıvılcımın hangi yöne sıçrayacağına bakmak. Küçük bir çocuğu, ne bileyim bir Moğol psikopatla falan aynı odaya koyup arkana yaslanmak ve neler olacağını görmek. Sonra diyelim ki üç tekerlekli bisiklete binmiş bir soytarıyı içeri gönderir ve yine bekleyip izlersiniz. Bu da olmazsa, soytarıyı vurursunuz.”

“İki benzeşmeyen imgeyi yan yana koyup kıvılcımın hangi yöne sıçrayacağına bakmak.” Bu aslında öyküdeki çatışmayı gösteriyor. İki kişi ya da nesne arasındaki çatışma öykü dinamiğinin temel unsurudur. Eğer olay öyküsünden söz ediyorsak, çatışma ise öykünün hareketlendiricisi, olayların akışını sağlayan temel öğedir. Bunu örneklemek istersek, Cave’in “The Wild Roses Grow” isimli parçasından söz edebiliriz. Şarkı, masum güzel Elisa Day ile bir adamın hikayesini anlatır. Adam tam da yukarıda Cave’in dediği gibi psikopat biridir. Aralarındaki aşk mükemmelken ve hiçbir sorun yokken, görüştükleri üçüncü gün adam Elisa’yı öldürür. Adamın bunu neden yaptığına dair tek bilgi Elisa’ya söylediği sözlerde aranabilir: “will you give me your loss and your sorrow.” Bana kederini ve kaybını verebilir misin? Adamın aradığı, istediği budur: Kayıp ve keder. Masum kız ve günahkar adam arasındaki kıvılcım ölümle son bulur. Eğer masum ve katil arasındaki olay kendi akışını bulmasaydı Cave, odaya bir soytarı gönderecekti ve son çare de onu vuracaktı. Karanlık bir dünyası var derken neyi kastettiğimi anlıyorsunuz değil mi!

“Çoğunlukla yazıyorum. Tuşlayıp çiziktiriyorum, bazen gece-gündüz. Ama ne yaptığımı sorgulayacak kadar uzun ara versem bile nedenini size söyleyemezdim. Bilmiyorum. Bu benim yarattığım bir dünya. Canavarlar ve kahramanlarla, iyi — kötü adamlarla dolu bir dünya. Saçma, çılgın, şiddet dolu, insanların öfkeden kudurduğu ve Tanrı’nın sahiden var olduğu bir dünya. Ne kadar yazarsam yazayım, dünya o kadar ayrıntılı ve ince işlenmiş hale geliyor. Ve yaşayan, ölen veya yitip giden tüm karakterler benim çarpıtılmış versiyonlarımdan ibaretler.”

Bu sözler Nick Cave’in kendini öncelikli olarak müzisyen, şarkı sözü yazarı ya da şarkıcı olarak değil de bir yazar olarak tanımladığını gösteriyor. Kendinden yola çıkarak yazdığını ve yukarıda da betimlediği kendi dünyasından hikayeler anlattığını. Belgeseli izledikten sonra Cave’i dinlerken neden hikaye anlatıcısı figürünün aklıma takılıp durduğunu anladım. Onu dinlerken sadece onu dinleyebiliyor, asla arka fonda çalan bir müzik olarak değerlendiremiyordum. Eğer Nick Cave çalıyorsa, her iş bırakılıp oturup dinlenir. Anlatacaklarına kulak kesilinir. Çünkü bir hikaye anlatıyordur. Ve hikaye çoğu zaman tüyler ürperticidir.

“Stagger Lee” isimli katilin hikayesi (Murder Ballads)

Şu günlerde yine Nick’in hikayelerini dinleyesim var. Son albümü “Push The Sky Away”i açıp odamda çayım ve sigaramla oturuyorum. Onun odaya girip karşıma kurulup anlatmaya başlamasını bekliyorum. Ve o geliyor. Ve o anlatıyor. Albüm bittiğinde ceketini üzerine geçirip odadan çıkıyor. Bana da hikayeler üzerine düşünmek kalıyor.

Bu yazının anlamını sorgulayanlara yine onun sözleriyle bir cevap veriyorum:

“And some people
Say it’s just rock’n roll
Oh, but it gets you
Right down to your soul”