Rüya Gördüğüm Geceler Yeşilçam’da Bir Ucubeyi Canlandırıyorum; Daha Sahnem Bitmeden Ter İçinde Uyanıyorum

Rengarenk şekillerin gölgelerinden, karanlık bir dünya yaratıyorum yapraklarında defterimin ve bir müzik geliyor kulağıma, az duyulmuş yayınevinin kalitesiz hamurdan kağıtlar kullanarak tam 1986 yılında basıp yayınladığı kült bir romanın sayfalarında gezinirken. Vakit gece yarısını çoktan geçmiş, tam sağımda kül tablası -temiz- yarım kalmış soğuk bir kahve; telefon şarjda; müzik, açık duran pencerenin sınırlarından geliyor kulağıma. Hepsinin bir endüstri olduğunu fark etmekte çok mu geç kalmışım; kitaplar, müzikler, resimler, kahve, telefon, pencere pimapen, daha çok beton, daha çok yol, daha çok al, daha çok dök ve daha çok çöp… Gündüz, düzenin yeraltına ittiği ulaşım platformlarının birinde yürürken gökyüzüne hasret, tekerlekli sandalyede bir adam gördüm yürüyen merdivenden yukarı çıkan; elleriyle tutunmuş kara lastikten merdiven kenarlarına, arabası 45 derece açı yapmış yer zeminiyle yeraltında; çıkıyor yukarılara. Bir ara bardağı düşüyor da arkasında duran, şaşkın, iki kadın kaldırıyor bardağı veriyorlar adama. İlk merdiven biter bitmez yapışıyorum tekerlekli sandalyenin tutmaçlarına. Biraz direndikten sonra kabul ediyor yardımı ve güç bela çıkıyoruz yürüyen merdivenin yürüyen basamaklarından. “Arkamda,” diyor, “kızlar olmayacak sen yardım ettin diye.” Zaten sırf bu yüzden binmezmiş asansörlere. “Boşver,” diyorum, “asansörler kendini lükse alıştıranların malı, senin için yapmamışlar onları.” Hemen anlıyor sesimdeki kinayeyi ve dikleniyor bana; “iki bira içtik diye salak mı olduk,” diyor. Gülüyorum. Tekerlekli sandalyenin kenarına bardağı bilerek iliştirmiş, arkasından gelen kızlarla konuşmak istermiş, bardağı düşürüp senaryoyu yazar sonra da az tanınan Yeşilçam artistleri gibi oynarmış. “Adın ne,” diyorum. “Murat,” diyor, “Kapkara Murat; hani Kara Murat var ya, onun bir üst versiyonuyum.” O ara iki yürüyen merdiven daha bitirmiş ve metronun Moda çıkışından göğü karşılamışız. “Numune’ye gideceğim,” diyor, “sen yardım etme de yolda belki birkaç kız görürüm.” “Peki,” diyorum, “yolun bahtın açık olsun.” Yürüyorum, yürüyorum, ayaklarım tutuyor çok şükür ki yürüyorum. Ben sıkıldım artık bir takım olaylardan, o yüzden büyük bir zevkle tek başıma yürüyorum, kalbim tutuyor çok şükür ki tek başıma yürüyorum. Kalabalıklar içinden geçip eve geliyor, uyuyor da uyuyorum, kafam yastık tutuyor çok şükür ki uyuyorum. Tekerlekli sandalye endüstrisini yıkıp geçerek, yürüyen merdivenden çıkan Kapkara Murat’ı rüyamda görüyorum. Kurmuş sofrasını, arkadaşlarını ağırlıyor Yeşilçam’dan, kimler yok ki masada: Kapkara Murat baş köşede, iki yanında Kepkel Mahmut, Toptosun Paşa; onların yanlarında Haphafize Ana, Küçücük Hanımefendi, Tupturist Ömer, Güpgüdük Necmi ve daha kimler kimler… Rakılar, mezeler, balıklar gırla. Ben de ucubeyi canlandırıyorum ya da Gulyabani; ki beni görür görmez kaçışıyor masadakiler, tek başına kalıyor Kapkara Murat; bir de bakıyorum yürüyor. Bana doğru gelip suratıma bir tokat indiriyor. Tepterli uyanıyorum, aklımda tek bir isim; Ayşen Gruda, ki neredeyse bir tek o yoktu rüyada. Hepsi bir endüstri, diyorum ve başlıyorum ağlamaya. Akşama kadar kurtulamıyorum rüyanın etkisinden. Gece bir barın balkonundayım, Y’yi dinliyorum gözlerim kapalı. “Abi,” diyor bana, “ne yapıyorsun diye yazdım kıza; iş saatlerinde nasıl vakit bulup da yazabiliyorsun anlamıyorum dedi bana.” Sonra durup bir anda “duyguların saati mi olurmuş abiiieee,” diye bir yaygara koparıyor. Kızın biri geliyor balkona, sigara yakmaya, son iki sevgilisi de uzun zamandır birikte oldukları sevgililerini onunla aldatıyorlarmış, sonuncusunu az önce öğrenmiş, sinirlenmiş, çıkmış balkona. “Abi,” diyor kız, “adamla üç aydır çıkıyoruz, meğer yedi senelik ilişkisi varmış; önceki de böyleydi, bende mi acaba hata.” “Yok,” diyorum, “hepsi bir endüstri.” “Hem de,” diye ekliyorum, “duyguların senesi mi olurmuş abiiieee!” Kız böyle güzel gözleriyle bakıp, kesik parmak eldivenli ellerindeki sigarayı söndürüp içeri giriyor, sonra ben koparıyorum bir yaygara, “duyguların saati mi olurmuş abiiieee!” Sonra yine gömülüyorum sarı yapraklardaki renkli şekillerin karanlık gölgelerinde yarattığım dünyama, 1986 basımı bir kitap var, içimi sıkıyor yapraklarının sarılığı, “yaprakların senesi mi olurmuş abiiieee,” diye bağırıyorum, evde, tek başıma. Sokaktan bir yaygara geliyor kulağıma, müzik kesiliyor bir anda. Herkes yokuş aşağı son hızla giden tekerlekli sandalyeli adama bakıyor sokakta. Kapkara Murat, diye düşünüyorum, herhalde yeni bir efekt deniyor Yeşilçam Sineması’nda.
Sevdiklerime Not: Evinizdeki televizyonu kaldırın; bakın sırf bununla bile hayat nasıl değişiyor.
Kendi blogumda 12 Şubat 2016 tarihinde yayınlanmıştır: