Saçı Kısa Aklı Aynı

Fotoğraf: Oscar Keys

Yirmi dokuz yıllık uzun saçlı kız profilim benimle o kadar bütünleşmişti ki tek bir makas darbesiyle onu yerle bir ettiğim gün kendimin de yok olmasından korkmuştum. Elimi kafama her götürüşümde sanki yerinde durmayan saçlarımın yokluğunu değil de hala yerinde olduğuna emin olmak istediğim kafamın varlığını kontrol ediyordum.

Halbuki tam bir yıldır psikolojik olarak hazırlanıyordum bu yenilik için. Değişmeyen tek şeyin değişim olduğu kavramını hayatının merkezinde tutan ben konu saçları olunca nedense doksan yaşında, tutucu ninelere dönüyordum.

Anneannem beni her görüşünde aile içindeki lakabı “başçavuş”a uygun bir edayla;

“Duygu şu saçlarının ucundan aldır. Çalı süpürgesi gibi geziyorsun, çok uzamış!”

diye serzenişte bulunuyor; Türkiye’de her tatilde beni uzun süre sonra ilk kez gören arkadaşlarım, bana hiç soru sormadan “Amerika’da kuaför pahalı tabi” diye sonuçlara varıyordu. Gelin topuzu provasında bile anlaştığımız kuaför, “Yani Duygu’cuğum topuz için saç lazım tabi de, seninki kafa hacminle biraz orantısız kaldı, çok fazla saç var. Biraz ucundan alayım ki topuza sığsın” deyince bir durdum. Düşündüm.

“Yapıcı eleştiriye açığım ben ya…” dedim içimden kendimi durumu ciddiye aldığıma ve vehametini kabul ettiğime inandırmak ister gibi.

İçimdeki Gollum’u durdurmaya çalışarak “Hı, hı anlıyorum. Tabi şimdi topuz olacak…O yüzden uzun diyorsunuz…Hmmm…evet tamam o zaman üç milim iyidir bence. Üç milim alalım, kalanı sığar değil mi?”

“…”

Daha da vahimi ise ancak ortaokullu kız çocuklarına yakışacak al yanaklı, “köylü kızı” imajımla ofiste ciddiye alınmamaktan korkup sürekli saçlarımı topuz yapıyor olmamdı. E tabi günün on iki saatini geçirdiğiniz yerde elde ettiğiniz alışkanlıklar hayatınızın geri kalanına da yansıyor kaçınılmaz olarak. Bir süre sonra baktım benim haftaiçi topuzlarım yavaş yavaş cumartesi gecelerime, pazar kahvaltılarıma falan hükmetmeye başlamış. Bir de New York Maratonu’na hazırlandığım için sürekli koşar halde olduğumdan ve koşarken zaten saçlarımı topuz yaptığımdan, bir tek banyoda yıkamak için açtığımın farkına vardım bir gün. O zaman niye beş dakikada yıkayıp çıkabileceğim saçlar yerine kırkbeş dakika uğraşıp sonunda da hop bir tepe topuzunun içine tıkıştırdığım saçları seçiyorum diye sorgulamaya başladım tercihlerimi.

Böylece ilkokulda her ay saçından bir tel koparıp cetvelle ne kadar uzamış olduğunu ölçen hırslı Duygu’yla vedalaşma sürecine girmiş bulundum. İşe en güzel kısa saçlı kadınları takip ederek başladım ki moralim yüksek kalsın. Instagramım Emma Watson’lar, Charlize Theron’larla doldu taştı. Bu da yetmedi, lüle lüle saçlarıyla ve onları soktuğu binbir şekille isim yapmış, büyük kraliçe Beyonce de saçlarını neredeyse sıfıra vurdurunca benim içimde şüphe kalmadı; kısa saç bana çok yakışacaktı. Kendimi Beyonce ve onun güzellik uzmanı ordusuyla bir tuttuğumdan değil elbette ama hayata karşı hep “o yapıyorsa ben niye yapamayacakmışım yıa” tadında, hafif hırsdan gözü dönmüş, hafif şizofrenik bir yaklaşımım olduğu için olabilir.

Hem sadece günümüz kadınlarına çok yakışan bir saç modeli değildi “pixie”, yani kısacık saç. Bizden önceki koca bir jenerasyona da damgasını vurmamış mıydı? Audrey Hepburn, Mia Ferrow, Liza Minelli ve tabiki efsanevi Twiggy (Lesley Lawson)…Bu kadınlar sadece erkek gibi saçlarıyla değil zamansız güzellikleriyle de ünlü değiller miydi? Hem de henüz “contouring” denilen palyaço maskesi makyajlar icat edilmeden önce…

Eski, yeni bu kadar kadının ve onların hayranlarının bir bildiği olması gerek diye düşünerek geçen aylar sonunda, düğün dernek işlerimizi de atlatıp, olur da son dakika vazgeçersem beni bileklerimden koltuğa zincirlesin diye en yakın dostumu yanıma aldım ve kaderle randevuma doğru yola koyuldum.

Destinasyon Cihangir, celladım aile kadınlarımızdan topyekün onay almış bir pixie kesim uzmanı. Hayatımda ilk kez gittiğim bu kuaför, topuzun içinden çıkan saç miktarını görünce istemdışı şekilde gözleri parladı, ağzı sulandı, parmakları kamaştı. Elleri doğuştan “yukarı, hep daha yukarıya” ayarlı kuaförler grubunun bir elemanına Gizli Global Saçları Kökünden Keselim Gitsin Federasyonu’nun yıllık toplantısında anlatabileceği bir hikaye verdiğim için kendimle gurur duymuyor değilim.

Sağımda kadim dostum, solumda teyzem, arkamda kuaför kapana kıstırılmış halde, metre metre saçlarım ense kökümün az altından, hızlı ve acımasız bir darbeyle zırt, zırt diye iki defa ses çıkararak bedenimden koparıldı resmen. Meğer aynı olayı bir kere de beş-altı yaşlarında anne zoruyla yaşamış ve hıçkıra hıçkıra ağlama komasına girip eve elinde yeni bir barbie bebekle dönmüş Duygu’dan geriye eser kalmamış. Saçlarımın bu modelsiz, ıslak ve garip hali bile anında benim gözüme mükemmel göründü. Neler oluyordu? Yıllardır “kafamın şekli bozuk benim, kışın üşürüm, ya da uzun saça model daha kolay veriliyor” tadında saçmlıklarla ertelediğim saç kestirme konusu bir anda çizgi filmlerdeki demir örs gibi kafama düştü ve dünyaya nurtopu gibi yeni bir ben doğdu.

Yeni ben’e alışmakla geçen haftalar aynı zamanda toplumun kısa saçlı kadınlara yaklaşımını öğrenmekle de geçti. Önce bizim de kendimize ait gizli bir yapılanmamız olduğunu keşfettim. Metroda, parkta, restoranlarda birbirimizi istisnasız her defasında buluyor ve hafif sağa kayan, belli belirsiz bir sırıtışı takip eden kafa selamıyla birbirimizin kısa saç kararını onaylıyorduk. Hatta bazen en beklenmedik anlarda iltifatlar geliyordu. Soho’da bir antika dükkanında öylesine vakit geçirirken sessizce yanıma yaklaşan mağaza müdürü mesela: “Saçınız kısa…” demişti gülerek. “Iıımm evet.” diye cevap verdim ne demem gerektiğini kestiremeyerek…Meğer “Çok beğendim! Çok yakışmış size!” diye devam edecekmiş. Bu tarz iltifatlar ve kadın ittifakıyla geçen iki ayın sonunda iyice şişmiş olan egom gergin bir balon gibi patladı. Çünkü yeniden model verdirmek için kuaföre gitmem gerekti.

İki kıta arasında mekik dokuyarak yaşayan biri olarak sabit bir kuaförüm olamadığını hemen belirteyim. Bu da beni bir çeşit kuaför gözlem heveslisi yaptı. Birbirlerinin işini asla ve kati surette onaylamamaları gerektiği kuralının nasıl küresel bir kural olduğunu gördüm. Artık gizli, yıllık toplantılarında mı alıyorlar bu kararları, doğuştan mı böyle çıkıyorlar anne karnından bilinmez…

“Bu saçı kim kesmiş? Yetmiş iki yaşında, dört torun sahibi bir babaanne mi? Ha ha ha!” İstanbul’da bir kuaför…

“Hoşgeldiniz! Ouuvvv. Kim biçtiyse saçınızı iyi iş çıkarmış gerçekten! Neyse ben toparlarım şimdi.” İzmir’de bir kuaför…

“Gel otur şöyle de bakalım zarar ne boyutta…Cık ck cık…Hiç bu saç inceltme makassız kesilir mi böyle dümdüz? Biraz uğraştıracak beni ama umutsuz değil en azından.” New York’da bir kuaför…

“Duygu seninki de çekilir çile degil böyle elalemin yeteneksiz ellerine mahkum…” Ankara’daki yirmi yıllık kuaförüm…

Yani ister beş metre saçınız olsun ister beş santim, kuaförlerin koşulsuz şartsız birbirini eleştirmesi baki, hem de global boyutta. Onların memnuniyetsizliğini saymazsak durum hala iyiydi. Ta ki vizyonumla toplumun hatrı sayılır nüfusu olan bir kesimine ulaşmayı başaramadığımı kabul edene kadar: Türk erkekleri. Onların konuya bakış açısına hiç uğramadan bitirsem şu yazıyı daha iyi olurdu ama…Gerçeklerden de kaçamayız elbette. Karşılaştığım, yaşanmış tepkilerden birkaç örnek vereyim:

“Duygu seni hiç lezbiyen sanıyorlar mı lan?” Bin yıllık dostum. Türk.

“Ya git uzat artık şu saçlarını. Git bir de kalem çek, ruj sür, bir şey yap. Bu ne iyice erkek gibi??” Eşimin bin yıllık dostu. Türk.

“Sen kararlısın yani kısa saçta?” Uzun süre sonra beni ilk kez gören Türk.

“Aa ne yapmışsın saçlarına?..” İlk defa tanıştığım, öncesinde internette eski bir fotoğrafımı görmüş olan Amerika’daki bir Türk.

Türk, Türk, Türk. Kendisini sarkastik olmak zorunda hisseden, açık açık kısa saçlı, makyajsız kadının varlığını tehdit olarak gören ve saçları kısacık kestirmenin ancak gelip geçici bir dönem olabileceğine imkan veren bu adamların hepsi Türk. New York’ta iş arkadaşlarımdan tutun da düzenli gittiğim marketin manavına kadar bir sürü adam yeni saçlarımı çok beğenmiş, yüzüme çok yakıştığını falan söylemişti oysa…Onlar için bu kıyamet gününün habercisi değil, sıradan bir kadının kendi için yaptığı sıradan bir değişiklikti.

Hmm demek ki kadınla ilgili pek çok unsur gibi saç boyu da Türkiye’de çok hassas bir konuydu.

Kısa süre içinde Türk kadınlarından o kadar çok iltifat ve keşkeyle başlayan cümle duymuştum ki kendimi uzun saçlarının altında hapsolmuş gibi hisseden kadınların Jeanne D’Arc’ı sanmaya başladım. Yıllardır kestirmek isteyip cesaret edemeyenler, bir kere kestirip çevrelerinden gördükleri yoğun baskı yüzünden yeniden uzatanlar, efendime söyleyeyim kocaları izin vermediği için (ne demekse artık o…) hiç aklına bile getirmemeye çalışanlar…

Bir baktım koca bir ülke dolusu kadın aslında kısa saçlı olmak isteyip bir ton saçmalık yüzünden bunu denemeye bile yanaşamıyor. Kısa saçtan tabu olur mu yahu? Oluyormuş. Konu bir noktada benim kendimde yapmak istediğim bir yenilik olmaktan çıkıp, sosyolojik bir araştırma boyutunu kazandı. Kadın hareketi “saçı uzun, aklı kısa” ifadeleriyle mücadele edilen günlerden aklın, güzelliğin saç boyuyla ilgili olmadığını kanıtlamamız gereken günlere varmıştı. Katedilen mesafe büyüktü ama önümüzde hala gidilmesi gereken çok yol olduğu da aşikardı.

Makasın saçıma enseden değdiği günden bugüne neredeyse iki yıl geçti ve vardığım nokta şu: New York’ta kadın erkek herkesin gözünde kısa saçlı, normal, herhangi bir kadınım. Evliyim, belki çocuk yapmayı düşünüyorum, belki iki tane köpeğim var. Sıradanım. Türkiye’de kadınların gözünde kesin özgür ruh, hiç evlenmemiş, öyle hayatı akışına bırakmış bir kadınım. Lezbiyen olma ihtimalim de yüksek. Erkeklerin gözünde ise, kesin lezbiyenim ve ileri derecede feministim (farklı evreleri olan bir hastalık olduğu için feminizm…) yani hiç yanına yaklaşılmaması gereken, tehlikeli bölgeyim. Gerçi kesin evli değilim, o yüzden yaklaşsalar mı ki?

Şöyle özetleyim; kendimi bildim bileli rutini bozmayı, kök salmış kalıplara yeni yaklaşımlarla çomak sokmayı pek severim. İnsanların aklına gelmeyeni getirmek, olmayacak dualara amin demek benim sıradan, günlük aktivitelerim.

O yüzden sevinerek bildiriyorum ki bir süre daha rapunzel Duygu’yu kaldırdığım rafta tutmaya devam edeceğim. Hem bu seneki global “Saçı Kısa Aklı Aynı” grubunun gizli toplantısında fahri başkanlığa yükseltildim (gerçek başkanımız tabiki Halle Berry, gördüğünüz yerde bir tebrik ediverin). Geldiğim bu yeni liderlik konumunda, işimi ciddiye alıp, yeni yeni kadınların aklına girmek, onların pembe ve tertemiz beyinlerini yıkamak öncelikli hedefim; golf sporunu kadınlar arasında yayıp, viski-puroyu bir yaşam stili haline getirmek ise son tahlilde asıl amacım. Yeterince başarılı olursam Ağaoğlu’nu da ortanca adam olarak alacağım.

Şaka ya şaka…Golf çok sıkıcı, viski sevmem, puro da kanser yapar. Benim bir tek saçlar kısa, hadi yine yırttım.


Bu yazı hoşunuza gittiyse sol alt köşedeki minik kalbe basın ki daha fazla kişiye ulaşsın. Hayat paylaşınca güzel.

Duygu Aktan Ankara’dan çıkma New York fatihidir. Gezer tozar, üstüne utanmadan yazar çizer. Yazılarının tamamına bir de hayatının kaosuna www.duyguaktan.com adresinden ulaşılabilir. Takip etmek isterseniz size haftalık e-postalar bile atar.

A single golf clap? Or a long standing ovation?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.