Saatleri Ayarlama Enstitüsü: “Saat hep akıllıydı zaten!”

Geçmişten günümüze neler vardı bileklerimizde?









Hoş geldin sayın okur. Öncelikle bilmeni isterim ki; ben de en az senin kadar severim Ahmet Hamdi Tanpınar’ı. Huzurunda da onları bir kelime oyununa alet ettiğim için özür dilemek isterim hem Tanpınar’dan hem de Hayri İrdal’dan. Bu özürüm o kadar derin ki, sanırım ancak Halit Ayarcı anlayabilir. Bir özür de yıllarını saatlere vermiş, saatlerine çok değer vermiş, saat markalarını takip etmiş meraklılara gitsin. Bu gruptan malum sebeplerle Çağlayan’ı çıkarıyorum. Fakat, geride kalan grup bilsin ki, işbu yazı, saate zamanı görecelemek dışında bir anlam yüklemeyi defalarca denemiş ama başaramamış bir adam tarafından yazılıyor.

Sabırla ilk paragrafın bitmesini uman teknoloji sever arkadaşım, yazının geri kalanı senin için yazıldı. Henüz okumadığın cümlelerim boyunca, artık neredeyse her hafta yenisi çıkmakta olan akıllı saatlerden bahsedip, saatin neden önemli olduğunu, nelerin BENCE doğru yapıldığını, nelerin BENCE yanlış yapıldığını aktarmaya çalışacağım. Umarım senin için de bir perspektif sağlayabilir bu ürünleri gördüğünde.

F-91W

Yanda görmüş olduğun bu saat aslında bize geleceği çoktan müjdelemişti. Casio F-91 W-1DG ismiyle piyasada bulunan saatin, ortamlardaki adı asker saatiydi. Benim çocukluğumun çok önemli bir dönemine damga vurmuş olan bu saat içinde alarm kurmak, ışığını yakıp kapatmak, saati 24'lük düzenden AM-PM düzenine çevirmek ayrı bir keyif ayrı bir tutkuydu. Ve kronometresi, o çılgın 7 milisaniyeden önce kronometreyi durdurabilme çabası. Anlayamazsınız… Sadece yazılım mı? Tabii ki hayır! Su geçirmez bu saatle duş almak ve denize girmek, güneşlenip bilekte beyaz izini bırakmak(sonra amele yanığına benzetti bunu pis insanlar), saatin iç yüzeyindeki metalde biriken tuzu ataç, iğne vb. yardımıyla temizlemek saatle aranızdaki duygusal ilişkiyi çok boyutlu hale getiriyordu. Ufak kusurları da vardı tabii ki, kordonu oldukça kolay kopardı mesela, ama yeni kordon aldığınızda adeta kendine gelir, şahlanır ve saniyeleri sanki daha bir şevkle, daha bir istekle değişirdi.

Bu saatin yaygınlaşmasının kısa bir süre ardından, ekonomik sınıfımızı yüzümüze vurmadığı, ayrıştırıcı değil kaynaştırıcı bir unsur olduğu gerçeği dış mihrakların hoşuna gitmedi. Bu tezgahın kimler tarafından

düzenlendiğini biz çok iyi biliyoruz. Zamanı geldiğinde bu konuda da söyleyeceklerimiz var. Bu tezgahın sonucu, pek tabii ki bir üst sınıf saat olan yine yanda görmekte olduğunuz fonksiyonel Casio saatti. Fonksiyonel saatin gelmesiyle birlikte bizim emektar asker saatinin keyfi kaçtı. Bir daha hiç eskisi gibi olmadı. Neyse ki serbest piyasa ekonomisi, yumruklarını atarken adam seçmiyor. Bunun ardından da piyasaya televizyonu kumanda edebildiğiniz tuşları olan fantastik saatler çıktı. Açık söyliyeyim, ben muhafazakar bir adamım. Çok kısa bir süre hesap makineliyi kullandıysam da bileğimin sultanı, gerçek aşkı hep asker saatiydi. Hesap makineli hiç bir zaman benim gibi adamlara uygun değildi, hele ki tv kumandalısı… Tüylerim ürperiyor dostum anlayabiliyor musun? Tüylerim ürperiyor. Bizler naif insanlarız, tv izleyeceksek kumandayı bulmalı, gerekirse fiziksel tuşların olduğu ekrana kadar yürümeliyiz. Bizi bu kadar şımartmamalılar.

Tam artık “saatler akıllandı, neler koyacaklar acaba” derken dünyanın ortasına “Güm!” diye bir akıllı telefon gerçeği düştü. Eğer üzerimizde bir şey akıllanacaksa bu telefon olmalıydı. Bekleme durumunda dahi saati gösterebilen telefonlar, her cebe sığacak kadar küçük telefonlar, sürekli yanımızda taşıdığımız telefonlar; bu akıllı saatlerin köküne kibrit duyunu döküyor, ve İsviçre’de “saat dediğin mekanik olur ulan, dijital saat de neymiş, çıkartmayın benim çakımı! akıllı olun akıllı!” diyen abilerimize ise rahat bir soluk aldırıyordu.

Fakat teknoloji dediğimiz nane, ziyadesiyle nankör ve maymun iştahlı bir canavar. Saat gündemden düşmüş olsa bile, insan gündemden hiç düşmüyor. Çiplerin küçülmesi, işlemcilerin güçlenmesi derken, bir de baktı ki insanoğlu; mini mini bilgisayarları üzerimize giyebiliyor, mini mini sensörlerle kendimizi ölçebiliyoruz. Düzenli olarak ölçülen şeylerin daha çok performans verdiği birden çok araştırmayla sabit; vefakat insanın kendi hayatını ölçmesi ve kendi hayatını tabir-i caizse hacklemesi bizi nereye götürür ve ne performansımızı artırır çok kestiremiyorum. Bu da başka bir yazının konusu olsun, kimse okumaz muhtemelen ama tarihe not düşülmesi gereken bir tartışma.

Artık iletişim akışının çok ama çok kolay olduğu, telefonlarımızın adeta hayatımızın kumandası haline geldiği bu dünyada teknoloji üreticilerinin tam olarak çözemediği bir konu var. Telefon, hala telefon. Hala sesli iletişim kurduğumuz, ekranına bakmamız gereken, türlü antenlere sahip, kimi zaman cebimizin dışında bıraktığımız küçük araçlar onlar. Oysa bütün bu sensörleri(basınç, ivme, gyro, ışık vs.) satabileceğimiz başka bir yol olmalı. Fakat bu seferki görev eskisi kadar kolay değil. Telefonlar ne olursa olsun bir sorun çözmekte ve derde derman olmaktaydı. Normalde iletişim ağlarına kapalı olan metrobüs gibi doğal ortamlarda insanların e-postalarını okuyabilmesi, tatildeyken iş arkadaşları tarafından darlanabilmesi insanoğlunun büyük bir problemiydi kim ne derse desin. Ve akıllı telefonlar bu sorunu ortadan kaldırıyor, insanı sürekli “online” tutuyordu. Oysa yeni durum bundan biraz daha farklı. Çünkü şimdiki aşamada yapılması gereken şey önce ihtiyacın yaratılması. Tam da bu noktada Quantified Self hareketi imdadına yetişti üreticilerin. Artık her yerde görmekte olduğumuz “günlük bu kadar kalori yakıyorum şekerim”, “abi 7455 adım atmışım yeaa” muhabbetlerinin altı bütün teknoloji dergilerinde dolduruluyor.

Ve karşımızda yeni dünya! Sensörlerle doldurulmuş akıllı bileklikler ve tabii ki anılarımız, yani saatler!

İhtiyaç olmayan bir şeyi bize satın aldırabilecek başka silah ise popüler kültür ve moda. Görmeye alıştığımız, görmekten hoşlandığımız, olmak istediğimiz insanlarda gördüğümüz ne varsa kendimizde de olsun istiyoruz. Yeni dünyanın, yeni araçlarındaki “moda” unsuru bu yüzden ciddi bir önem kazanıyor.

Artık elimizde iki kritik veri var, birincisi:

Kendini Ölç: “Bu sayede daha kaliteli bir hayat yaşayabilirsin, ne kadar adım attığını bil ki ertesi gün daha fazla adım atabil. Bu sayede daha fit bir insan olursun. Yediklerine dikkat et. Kalorilerini say. Nabzını hep bil. Kalbinde bir sorun olabilir. Kendini ölç. Bak bugün çok gezmişsin. Doğru zamanda uyan. Uyku kaliten kötü. Al, sana yastık reklamı. Bu arada yeni bir yürüyüş ayakkabımız çıktı almak ister misin? Kendini ölç. Sağlıklı yemek için şu restoranda fırsat var. Hadi oraya git. Kendini ölç.”

Ve ikincisi:

Popüler kültür ve moda: “Oha ne kadar güzel bir saat o? Üstündekiyle çok şık olmuş. Bak kırmızı kordon yerine laciverti alabilirsin. Ekranı yuvarlak yaptık, tıpkı eski saatler gibi. Ya sporda bunu tak, gece hayatında şunu tak. Yeni versiyonu çıktı artık çözünürlük çok yüksek, bunu al bence.”

Bu doneler, bizim satın alma güdümüzü gıdıklayabilir. Ve bir şeyler daha satın alabiliriz. Hayatımızda hiç bir şey daha iyi olmaz. Kolay alışırız, çabuk unuturuz. Ama paramızı veririz. Peki, ya yeni ürünler, yeni sorunlar getiriyorsa hayatımıza, o zaman ne yaparız? Çıkan saatlerin her gün şarj istemesi, her zaman doğru çalışıp çalışmadığından emin olmadığımız ve endişelendiğimiz bu aletleri o zaman da satın alır mıyız? İşte sanırım büyük mesele de burda başlıyor.

moto-360

Ekranın solunda görmekte olduğunuz seksi saatin adı moto 360. Bu saatle ilgili diğer saatlerden öne çıkan en büyük özellik aslında yuvarlak bir ekrana sahip olması. Android Wear işletim sistemine sahip ve telefonunuzdaki bütün uyarıları bu abimiz sizin için topluyor. Cebinizden çıkarıp telefonunuza bakmanız çok zor olduğu için, bileğinizi kaldırıp önce saatinize bakıyor, sonra “neymiş lan bu?” derseniz gidip telefonunuza bakıyorsunuz. Yani aslında saatin söylemediği ama barındırdığı temel iddia şu “aldığınız uyarıların büyük çoğunluğu telefonunuzu cebinizden çıkarmaya bile değmez.” Saatin estetik olarak diğerlerinden çok daha iyi olduğunu söyleyebiliriz, fakat bu bir koleksiyon değil. Moto-360 işletim sistemiyle “beni hiç bileğinden çıkarma, çok işe yarıyorum çıkarmazsan” diyorken, estetik duruşuyla “abi spor yaparken de çıkar beni anasını satayım, üstüm başım ter oldu” diyor. Bu çelişkiyi farketmek için cüzdanınızdan çıkması gereken para ise 250 dolar. Her gün yatmadan bu arkadaşı da şarja takmanız gerekiyor, bu da demek oluyor ki: hayatınızda yeni bir sorun var.

Şimdiki konuğumuz ise Apple Watch. Watch’un saat kısmı kimine göre estetik, kimine göre değil. Bu kısmı çok göreceli, fakat tasarımıyla “dikdörtgen dijital saat”lerden ayrılmadığını söylemek mümkün. Apple ilk argümanımız olan “Kendini Ölç”ün yanına bir de Apple Pay’i ekliyor. Özetle “hem telefonunu hem de cüzdanını ikide bir çıkartma” diyor. İşin çözüm olma kısmına daha çok odaklanıldığı kesin. Popüler kültür tarafında ise Apple yine şanına yakışır bir çözüm sunuyor. Apple Watch ile kullanabileceğiniz gerçekten şahane kordonlar mevcut. Bunun yanı sıra saatin kendisi altın versiyonuyla da raflarda olacak. Kısacası Apple bence konunun iki bacağına da çok güzel temas ediyor. Fakat şarj yine problem. Tim Cook açıklamasında, Apple Watch şarjının bir gün süreceğini söyledi bile. Ayrıca ücretin de 350 dolar olduğunu ve saati aldıktan 1 sene sonra yeni ve daha iyi versiyonunun çıkacağını düşündüğümüzde Apple Watch da satın alınabilir bir cihaz olarak görünmüyor. Apple Watch III belki alınır ☺.

Bence bu yazının yıldızı ise şimdi sahneye koyduğumuz ürün, Pebble.

Aslında Pebble bir çok firmadan önce davranmış ve Samsung’dan da Apple’dan da önce akıllı saati KickStarter’da çıkarmıştı. Pebble hem iç donanımı hem de tasarımıyla bana kalırsa göz dolduruyor. Solda gördüğünüz Pebble’ın 4 farklı rengi bulunmakta, bunun haricinde bir de premium versiyonu olan Pebble Steel var. Yani Pebble işin moda kısmına epey kafa yoruyor ve doğru bir yaklaşım sergiliyor. Diğer saatlerden Pebble’ı ayıran bir diğer önemli nokta ise, Pebble saat yaptığının farkında. Ve buna kafa yoruyor. Bu yüzden de fiyat olarak rakiplerine göre oldukça düşük bir aralıkta barınıyor. Pebble’ın asıl versiyonu 99, steel ise 199 dolardan satışa sunulmuş. Bağımsız developerlar tarafından geliştirilen uygulamaların yeterli olduğunu söylemek mümkün. Elbette ne Android ne de iOS’da bulduğunuz ekosistemi bulamayacaksınız. Ama iddia ediyorum zaten hiç aramayacaksınız. Pebble’ın ayrıca muhteşem bir sitesi var. Ürünü konumlandırma şekilleri de bence bu anlamda çok doğru.

Pebble Website Screenshot

Birer paragraflık ürün incelemelerimizi yaptıktan sonra yazının artık veda bölümüne geçebilirim. Akıllı saatlerin hiç birinin saate anlam yükleyen insanlar için yapılmadığı ortada. İçinde mekanik bir öğe taşımayan, her gün şarjı biten bir aletin zamanı ölçmek değil, bir yerlerden alıp göstermek gibi bir fonksiyonu olabilir sadece. Fakat bir çok nerd insanı derinden etkilediğine ve adeta bileklerini hazırda beklettiklerine de adım soyadım kadar eminim. Bütün sebepleri göz önüne aldığımda herhangi bir akıllı saatin şuan için çok da devrimsel olduğunu söyleyemeyiz. Şirketlerin de saat özelinde büyük bir gelir kalemi beklediğini sanmıyorum. Akıllı saat konsepti bugünkü haliyle sanki giyilebilir teknolojilerin İsviçre’ye bir selamından öte bir potansiyel taşımıyor. Diğer giyilebilir teknolojilerin, bilekliklerin ise kat etmesi gereken epey bir yol var.

Bugünlere bizi hazırlayan emektar asker saatinin önünde bir kez daha saygıyla eğilmek istiyorum. Telefonuma gelen mesajı görmek için muhtemelen telefonumu kullanmaya devam edeceğim. Adımlarımı saymak, kaç kalori yaktığımı ölçmek, yediklerimi telefondaki uygulamaya girmek gibi şeyler ise hiç bana göre değil. Popüler kültür mü? Belki Pebble alıp onda da çemberin hem içinde hem de dışında ruh halimi sürdürürüm. Hatta belki gaza gelip, Pebble’a asker saati arayüzü geliştiririm.

Sevgiler cağnım okur. Saygılar. Sana bir kez daha veda ederken, başlığımıza konuk olmuş güzel kitaptan bir alıntı yapmak istiyorum.

“Şu hakikati kendi hayatım bana öğretti: insanoğlu insanoğlunun cehennemidir. bizi öldürecek belki yüzlerce hastalık, yüzlerce vaziyet vardır. Fakat başkasının yerini hiçbiri alamaz.”

Yine beklerim.


PS: Yazıyı eğer beğendiyseniz Recommend butonuna basmanız ve hatta paylaşmanız beni çok mutlu eder. Bütün feedbackler için ise @aykutbal adresinden bana ulaşabilirsiniz. Şimdiden Teşekkürler!