Seçimler ve Oy Kullanma Davranışları



Ülkemizde Twitter, Youtube sürekli yasaklansa da, insanlar düşüncelerini yazdıkları, çizdikleri için cezalar almaya devam etse de demokrasinin minimum koşulu olan seçimler neyse ki düzenli aralıklarla yapılmaya devam ediliyor ve biz de yönetime aday olan kişiler-partiler arasında kendi dünya-politik görüşümüze en yakın olanına oy veriyoruz. İdeal oy kullanma davranışı gerçekten en yakın hissettiğimiz, yönetimde olmasını istediğimiz adaya oy kullanmayı gerektirse de oy kullanma davranışı aslında bundan çok daha karmaşıktır.

Son bir yıl içinde bir Yerel Seçim, bir Cumhurbaşkanlığı Seçimi yaşadık. 7 Haziran’da da hepimizin bildiği gibi Genel Seçimler için oy kullanacağız. Bu seçimlerin her birinde hangi gerekçelerle nasıl oy kullandığımı ve kullanacağımı anlatarak oy kullanma davranışının sadece size en yakın gelen, kazanmasını istediğiniz adaya oy vermekten ibaret olmadığını göstermeye çalışacağım.

Seçimlere ve tercihlerime geçmeden önce, bu seçimler öncesinde Türkiye’nin genel konjonktörü ve bu konudaki hissiyatım hakkında birkaç söz söylemek gerekli. Bu seçimler öncesinde halkı ve isteklerini hiçe sayarak Gezi Parkı’nı yıkıp beton yapmak isteyen hükümete karşı Gezi Direnişi yapıldı. Bu barışçı eylem sırasında ne yazık ki Devlet şiddetine kurban olan gençler oldu. Öldürülen gençler ve aileleri terörist ilan edildi, şiddeti yapan polis ödüllendirildi. Gezi direnişini itibarsızlaştırmak için en başlıcaları Kabataş ve Dolmabahçe Cami yalanları olan utanmazca yalanlar ürettiler ve bunların yalan oldukları ispatlanmalarına rağmen bugün bile hala bu yalanları sanki olmuş gibi konuşuyorlar (bknz Diliniz Kaba Vicdanınız Taş konulu kompozisyon yarışması). Bu direnişi destekleyen tweet atan yüzlerce kişiye soruşturmalar açıldı, tiyatrocu Mehmet Ali Alabora bu gösteriler öncesinde sahnelemiş olduğu tiyatro oyunu kanıtıyla (?) hedef gösterildi, 2 yıl sonra bugün hala yurda gelemiyor.

2014 yılının sonunda hükümet, kanıtları çok kuvvetli yolsuzluk operasyonlarıyla sarsıldı. Ortaya gerçek olmadığı kanıtlanamayan yüzlerce tape döküldü. Banka müdürünün ayakkabı kutularından, bakan oğullarının evindeki onlarca kasadan çıkan milyon dolarlarla, bir bakana rüşvet olarak verilen 700 bin TL’lik saatle hepimiz şoka uğradık. Ancak bundan sonra yaşananlarla Türkiye’de hukuk denen şeyin olmadığı bir kere daha kanıtlandı. Görevini yapan savcılar, hakimler görevden alındı, yerlerine konulan emir kullarıyla bir anda tüm davalar düşürüldü, sanki böyle bir yolsuzluk olayı hiç olmamış gibi oldu. Evlerden çıkan milyonlarca dolar da el konulmamış da bankaya yatırılmış gibi faizleriyle geri ödendi. Olayın sorumlusu olarak gösterilen cemaat baş düşman ilan edildi. Binlerce polis ve devlet memurunun cemaatçi oldukları suçlamasıyla görev yerleri değiştirildi. Özel sektörde bile birçok insan cemaatçi diye işlerinden kovuldu.

Hukukun kalmadığı, sürekli üretilen yalan propagandayla sistemin sürdürülmeye çalışıldığı bu ortamda benim düşüncem bu hükümetin daha fazla iktidarda kalmasının ülkenin hayrına olmayacağıydı. Hukukun olmadığı bir yere değil yabancı yerli yatırımcı bile çekmeniz mümkün değildir. Dolayısıyla artık ülkenin ekonomik anlamda büyümesi de söz konusu olamaz. İnsan hakları ve özgürlükler konusunda zaten her gün bir öncekinden geriye gittiğimiz ortada. İktidar değişmediği sürece Türkiye’nin demokratik, daha refah içinde bir ülke olma ihtimalini görmüyorum. Bundan dolayı da yapılması gereken şey toplumsal muhalefeti mümkün olduğu kadar genişletmektir.

Böyle bir ortamda 30 Mart 2014 yerel seçimlerine girdik. Ben İstanbul’da oy kullanacaktım. Bilindiği gibi yerel seçimler en fazla oy alanın kazandığı bir seçimdir. Bundan dolayı da iktidarı değiştirmek için tek yapılması gereken şey karşısındaki en güçlü adaya oy vermekti. Ben de aday hakkında bazı kuşkularım ve ön yargılarım olmasına rağmen toplumsal muhalefeti genişletmek adına iktidar partisi adayının karşısındaki en güçlü görünen adaya oy verdim. Ancak iktidar partisi tüm bu yolsuzluk sansasyonuna ve yaşanan Gezi olaylarına rağmen bir önceki yerel seçime göre bile oyunu artırarak yine kazanmayı başardı.

Sonrasında 10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine geldik. Bu seçimlerde de kazanmasını istediğim bir aday yoktu, ancak kazanmasını kesinlikle istemediğim bir aday vardı. Cumhurbaşkanlığı seçimi 2 turlu bir seçimdi, bundan dolayı da ilk turda kazanmasını istemediğin bir aday dışında hangisine oy verdiğinin çok bir önemi yoktu, yapılması gereken tek şey adaylardan herhangi birisine oy verip kazanmasını istemediğin adayın %50 altında kalmasını sağlayıp seçimi 2.tura taşımaktı. Ben de adaylardan biri arada bir-iki tek rakı içen birini bile alkolik olarak gördüğünü açıkladığından dolayı 3 aday arasından rakı içtiğini kuvvetle tahmin ettiğim bir adaya oy vermenin en doğru olacağını düşündüm ve öyle yaptım. Ancak seçmenlerin bazıları hiçbir adayın kendisini temsil etmediğini düşünüp ya hiç sandığa gitmedi, ya da gitseler bile geçersiz oy kullandı ve farkında olmadan hiç istemedikleri kişinin ilk turda seçilmesini sağladılar.

Ve şimdi geldik 7 Haziran 2015 genel seçimlerine. Türkiye’de genel seçimlerde barajlı D’hondt denilen bir sistem uygulanıyor. Bu sistemde seçim bölgelerinde en çok oyu alan partiden başlayarak o bölgede kaç milletvekili varsa alınan oylar yarıya bölüne bölüne partilere dağıtılıyor. Aslında baraj olmasa temsiliyet açısından oldukça demokratik bir seçim sistemi. Ancak 12 Eylül’den kalma %10 ülke barajını geçemeyen partiler hiç milletvekili çıkaramıyorlar. Bu da tabi ki genel itibarıyla oyu en fazla olan partinin işine yarıyor. Seçim anketlerine baktığımızda iktidar partisinin %38–42 aralığında, 2. partinin %25–29 aralığında, 3. partinin %15–18 aralığında, 4. partinin de %9–12 aralığında oy alması bekleniyor. Diğer tüm partilerin oylarının da toplamının %5'i geçmeyeceği öngörülüyor.

Bu durumda eğer iktidarın gitmesini istiyorsanız yapılması en doğru şey 4. partinin barajı geçmesini garantiye almak ve demokratik toplumsal muhalefeti mümkün olduğu kadar genişletmek. Eğer 4. parti barajı geçemezse, bu partinin en kuvvetli olduğu illerde de tek rakibinin iktidar partisi olduğunu düşünürsek yaklaşık 60 milletvekili hiç hak etmediği halde iktidar partisine hediye edilmiş olacaktır. Böylece o bölgenin halkı temsiliyetsiz bırakılacak, daha da tehlikelisi bu 60 milletvekili fazlası iktidar partisine anayasayı halkoyuna götürmek için gerekli 330 milletvekiline ulaşmasını sağlayacaktır. Başkanlık adı altında tüm yetkilerin, tüm güçlerin bir kişide birleştiği padişahlık sistemine karşı durmanın en emin yolu 4.partinin barajı geçmesini sağlamaktır.

Ben kişisel olarak bu seçimlerde kimin kazanacağının değil, kimin kaybedeceğinin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Eğer gönül verdiğiniz, mutlaka iktidara gelmesini istediğiniz bir parti varsa en doğru şey gönlünüzdeki o partiye vermektir. Gönlünüzde tam olarak bir parti yoksa, ama benim gibi kesinlikle artık iktidarda olmasın diye düşündüğünüz bir parti varsa stratejik seçimler ön plana çıkıyor ve seçim matematiği de mevcut iktidarı en fazla zayıf düşürecek şeyin mümkün olan çok sayıda partinin barajı geçmesi olduğunu söylüyor. Zaten bunun böyle olduğunu cumhurbaşkanının şu sıralar en çok kimi diline doladığına da bakarak anlamak mümkün.

Bu 4 partinin dışında bir partiye oy vermeyi düşünenlere de şunu söylemek isterim ki bu 4 parti dışında vereceğiniz her oy toplumsal muhalefeti güçlendirmez, tam tersi iktidarın değirmenine su taşır. Emin olun 7 Haziran’da küçük partilere oy vereceğinize hiç oy kullanmayın daha iyi. Ama eğer iktidara muhalifseniz ki öylesiniz, -yoksa küçük partilere değil iktidara oy verirdiniz- diğer 3 parti arasından kendinizi en yakın hissettiğinizi seçin ve ona oy kullanın.

Yazının başında da anlatmaya çalıştığım gibi oy kullanmak o kadar da kolay bir şey değil, ben mümkün olduğu kadar basitleştirmeye çalıştım ama oy kullanmak bir çok bileşeni olan çok karmaşık bir davranış!

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.