Sen Gelme Ulan Ayı!

Sen… Ben? Sen… Ben? Sen…Ben? Sen… Ya ben? Sen gelme ulan ayı.

Yukarıdaki sahne tanıdık gelmiştir muhakkak, gelmediyse Kemal Sunal’ın Kibar Feyzo filmindeki amele pazarı sahnesini izlemenizi tavsiye ederim. Bu yazının konusu seçilmeyen ayılarla ilgili değil. Seçilenlerle ilgili de değil. Aslında bu yazı seçimi kimin yaptığı ile ilgili.

Bireysel tüketim rakamlarımız geçmiş yıllara göre çok ciddi şekilde artış göstermiş vaziyette. Tüketime toplum olarak çok hızlı alıştık. Kendi adıma uzun zamandır ayakkabılarımı tamire götürdüğümü veya paça boylarını ayarlatmak haricinde pantolon bakımı için terziye uğradığımı hatırlamıyorum. Telefon, bilgisayar gibi teknolojik aletlerin en son çıkan modellerini takip etmek de artık gelenekselleşmiş bir Türk adeti haline geldi. Ev alanlar, evi olup da araba alanlar, arabası olup eşlerine ikinci arabayı alanlar. Evet, hayat standardımız yükseliyor.

Türkiye Bankalar birliğinin 2014 Eylül ayı verilerine göre ülkemizde ihtiyaç, taşıt veya konut kredisi kullanmış olan 15.5 milyon kişi var. Türkiye nüfus yapısı dikkate alındığında bu her 10 kişiden 3’ünün ortalama 16 bin TL borçlu olduğu anlamına geliyor. İstatistiki verilere güvenmek mecburiyetindeyiz ama şahsen etrafıma baktığımda borcu olmayan, bu gruba dahil olmasa bile kredi kartına mahkum yaşamayan hiç kimseyi tanımıyorum.

Bankalar ve tüketim verileri beraber değerlendirildiğinde, gelecekte kazanma potansiyelimiz olan paraları şimdiden harcadığımız bariz şekilde belli oluyor. Hepimiz bunun farkındayız hatta hemen hepimiz borçsuz günlerin hayallerini kuruyoruz ama alışveriş merkezleri, reklamlar, televizyon dizilerindeki lüks hayatlar derken harcama yapmaktan kendimizi kurtaramıyoruz.

Elbette borçlu olmak maddi açıdan (yine harcama odaklı) kısıtlamalara sebep oluyor ama bu noktada ben borçlu olmanın farklı bir etkisine değinmek istiyorum. Tüm dünyada toplumsal olaylarda ön saflarda hep üniversite öğrencileri yer alır, ülkemiz özelinde baktığımızda sadece halk hareketlerinde değil çeşitli askeri darbelerde Harp Okulu (ki malumunuz askeriyenin üniversitedir) öğrencilerinin görev yapmışlığı vardır. Eskilerde çok moda olan “Genç subaylar rahatsız” uyarılarının temelinde de hep gençlere vurgu vardır. Peki gençleri bu derece atak ve duyarlı yapan nedir?

Genç ve idealist olmaları bir sebep elbette ama tek başına mevzuyu açıklamakta yeterli değil. Gençlerin en büyük avantajı onların belli toplumsal normlara bağlı kalmalarına yani toplumda sivrilmelerine engel olacak kısıtlamalarının nispeten yaşlı olan bizlere göre daha az olması. Bu kısıtlamaların en önemlisi elbette ki çoğu henüz kendi parasını kazanamadığı için kendi adlarına borçlu olmamaları. Borçlu insan toplumda sivrilemez çünkü olur da sivri halleri kendisinin kanun karşısına zor durumda kalmasına sebep olursa veya işvereninin hoşuna gitmezse işsiz kalmaktan ve dolayısıyla borçlarını ödeyememekten korkar.

Başlangıçta bahsettiğim sahneye geri dönersek eğer, mevcut düzen içerisinde seçimi yapan kim? Borçlanma kararını veren bizler olduğumuza göre biz bu hayatı seçiyor olabilir miyiz yoksa sistem kendine muhalif olma potansiyeli olan yığınları pasifize etmenin böyle bir yöntemini bulmuş olabilir mi? Barınacak bir ev uğruna veya teknolojiyi takip etme adına özgürlüklerimizden vazgeçiyor olabilir miyiz? İş yerimizde yaşadığımız olumsuz durumlar veya toplumsal olaylar karşısında tepkimizi göstermektense sineye çekmek durumunda kalıyor olabilir miyiz? Sorular kolay ama ne yazık ki cevapları zor.


Originally published at www.leylalar.com on January 17, 2015.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Kürşad Ç.’s story.