Photo by Greg Arment

“Sen hiç inandın mı?”

Bana bir şeyler katacağını düşündüğüm makale, kitap, deneme, kısa öykü… özetle ne bulduysam şimdiye kadar elimden geldiğince okumaya çalıştım. Fakat kabul etmem gerekir ki kişisel gelişimle etiketlenen yazılara çoğu zaman ön yargılı yaklaştım. Çünkü kişisel gelişim metinlerinin bana katkı sağlayabileceğine hiç inanmıyordum. Artık inanıyorum, üstelik kendim de benzer yazılar yazıyorum.

Önceki yazılarımda düşüncenin gücünden bahsetmiştim. Düşüncelerimizin kontrolünü ele geçirmenin mutlaklılığıyla ilgili olan o yazıların yayın tarihlerinden beri tarafıma fazlasıyla güzel geri dönüşler ulaştığı için düşünce konusunu mikrolaştırıp içerisinden “inanç” parçacığını çıkartarak şöyle bir bakalım istedim.

Aslında hiçbirimizin kalın kişisel gelişim kitaplarına dalmaya, uzun facebook postlarında verilen reçeteleri uygulamaya çalışıp şifa aramaya ihtiyacımız yok. Bin dozluk pazartesi motivasyonuyla başlayan haftanın etkisi bir kutu Red Bull’un etkisi kadar çabuk geçiyor. Neden mi? İnanmıyoruz da ondan. Şimdi pek çoğunuzun kafasından “Bu adam kesin bir yerlerde okudu bunları geldi bize uzmanlık taslayacak” gibi şeyler geçecektir. Kişisel gelişim okuyorum doğrudur, akademik okumalarla bakış açımı temizlemeye çalıştığım da doğrudur ama bu yazı tamamen öznel fikirlerimin ürünü olarak önünüzde duruyor. Değerlendirmesini de yine aynı öznellikte size bırakıyorum. O halde başlayalım…

Photo by Morgan Sessions

Hangi taraftasınız?

İnanç her daim elimizin altında duran ama bir türlü tam olarak faydalanamadığımız mükemmel bir düşünme aracı. İnançlarımızla dalga geçiyor, hafife alıyor, alay ediyor, yokuşa sürüyor, batıyor çıkıyoruz. Bu işin karanlık tarafı. Öte yanda inançlarıyla huzur bulan, özgür yaşamanın sırrını keşfeden, güçlü iradeler kazanan, genel kaidelerin dışına çıkabilen ve arınmış ruhlarla yollarına devam edenler var. Hangi tarafta olduğunuzu hiç düşündünüz mü? İlk kategorideyseniz inanmıyorsunuz, hatta inancın yakınından bile geçmiyorsunuz demektir.

Sorun şu ki; inancı pratik anlamda düşünemiyoruz. Genel düşünce sisteminin karışık dizilimi içerisinde en ön sırayı hak ederken nedense hep arkalarda durmaya mahkum ediliyor. Onu geride bırakan ne peki? Kim? Negatif düşünceler salt inancı korkutup çekimserliğini pekiştiriyor, uzun süreli maruz kalma durumunda ise inanç isim değiştirerek inançsızlığa dönüşüyor. Tüm bunları ona yapansa kendimizden başkası değil.

İnancımla oynamaya karar verdim

Malumunuz anksiyete ile yaşamaya çalışıyorum. Yakın arkadaşlarımdan birine telefonda dert yanarken bana şöyle bir cümle kurmuştu; “Gürcan sen hiç inandın mı? Bu hastalığı yenebileceğine hiç inandın mı?” Gerçekten de o bunları söyler söylemez yıllardır inancımı içine hapsettiğim negatif renkli sular bir an çekilir gibi oldu. Aynı arkadaşım sonraki ilk buluşmamızda bana inançla ilgili bir kitap hediye etti. Henüz okumaya başlamadığım bu kitaptan yaptığım çıkarımlarla ilgili ekstra bir yazı yazma planım da var.

Photo via Hope & Optimism

Biraz düşündüğümde fark ettim ki arkadaşım umut ve kadercilik atfında bulunuyordu. İlaçları içip köşeme çekilip ertelediklerim serildi sonra önüme. İnanıyordum evet, ama ilaçların beni iyi edeceğine. Neticede ilaçları bıraktıktan en geç bir yıl sonra yine aynı yörüngeye çekiliyordum. Böylelikle inancımla oynamaya karar verdim.

İlk olarak ‘umut hayat için bir strateji değildir’ diyerek umutla arama kesin çizgiyi koyarak işe başladım. Şimdilerde gerçeklere bakmayı ve pragmatist sonuçlar çıkartarak elime geçenleri inancıma eklemeyi öğreniyorum. Kendime telkin ettiğim cümlelerden birisini de paylaşmak isterim;

“Beğenip beğenmemen önemli değil, kafanın içinde sınırsız bir evren ve onun da içinde sonsuz olasılıklarla dolu düşünceler dolaşıyor. İnancını kalbin olarak çiz, maalesef o çizime her zaman renkli düşünceler isabet etmeyecek kalbini korkutmayı bırak. İzin ver tüm heybetiyle atsın, atsın ki karanlık düşünceler ona değer değmez aydınlansınlar.”

Bu tarz yazılarımda işlevselci psikolog William James’den örnek vermeyi seviyorum. Bu konuya ilişkin de güzel bir sözü var;

“İnanç yaratmaya yardımcı olur.”

İçsellikten çok daha fazlası

James’den ve kendi içsel deneyimlerimden hareketle inancı gerçekliği bilemek için kullanmaya çabalıyorum. Keza gerçekliği perdelemek ya da ertelemek onu hayatımızdan çıkartıp atmıyor, aksine daha heybetli ve görünür olarak karşımıza dikilmesine sebep oluyor. Üstelik kendi gerçekliklerimizi bazen o denli uzun süreli ötekileştiriyoruz ki geri döndüklerinde yeni formlarını tanıyamayıp korku, panik gibi süreçlerin içerisine girebiliyoruz. Yabancılayarak kurtulmaya çalıştığımız gerçekler aslında biz öyle olduklarına inandığımız için birer yabancı olarak geri gelip hayatlarımızı sarsıyorlar.

Photo via hopeplacecentres.org

Üzgünüm ama burada bitmiyor. İnanç artık içsel bir durum olmaktan çok daha fazlası. Neye inandığınızı düşünmek anlamanıza daha iyi yardımcı olacaktır. -Tanrı? Aileniz? Tuttuğunuz takım? İşiniz? Medya? Örnekleri çoğaltmak mümkün. İnanca etki eden o kadar fazla dış faktör mevcut ki istesek de istemesek de bunların akınına uğruyoruz. Haliyle hiçbir zaman statik bir olgu olmayan inanç günümüz dünyasında hiperaktivite sınırlarında dolaşıyor.

İnancımız kültür, yaş, cinsiyet, sosyo-ekonomik durum, eğitim, çevre gibi sayısız katkı maddesiyle yoğuruluyor. Bir noktada hastalanması, sağlığını kaybetmesi fazlasıyla olası değil mi sizce? Bunun da ötesinde yaşamını yitirmesi. Peki ne yapalım? Medeniyetten uzakta bir dağın başına mı kaçalım? Hayır! Yavaşlamayı öğrenelim. Hızlı düşünmek, hızlı karar vermek ve hızlı inanmaktan arınalım. Düşüncelerinizin muhalif duruşu artıkça inancınızın sağlığının iyiye gittiğini fark edeceksiniz.

Photo by Teddy Kelley

Gözlemin gücü

Ancak bu süreçte dikkat etmeniz gereken önemli bir nokta var. Her şeyi gözlemlemek. Evet hayatınıza etki eden her şeyi gözlemleyip kendi değer yargılarınız doğrultusunda onları olumlu ve olumusuzlar olarak kategorileyin. Bunları telefonunuzun not defteriyle de yapabilir, klasik kağıt kalemden de faydalanabilirsiniz. Bir aylık süre benim için yeterli olmuştu. Tabi ki ana hatlar için. Gözlem sürecini asla bırakmayıp öne çıkan noktaları zaman zaman sıralamaya hala devam ediyorum.

Temeli sağlam atarsanız sonraki katları nasıl kolay çıktığınıza gerçekten hayret edeceksiniz. Burada bir plaza inşa etmekten bahsetmiyorum. Ben kendime maksimum üç kat sınırı koydum. Bunları tabakalar olarak adlandırıyorum 1. Tabaka: İç dünyamla ilgili 2. Tabaka: Sosyal çevremle ve ailemle 3. Tabaka: Genel dünya görüşüm ve kendime bakış açımla

Eğer siz de bu şekilde sade ve planlı ilerlerseniz karışıklık ve çökme riskinden de kurtulmuş olursunuz.

Seç, arın, sadeleş

Üzgünüm ama hayat bir R. Kelly şarkısı da değil. Ne kadar inanırsanız inanın yapamayacağınız şeyler hep olacak. Mesela uçmak gibi. Kafamın içinden uçup gitmeyi denemedim mi sanıyorsunuz.

Photo by Taylor Nicole

Benim bahsettiğim inanç; kaçmak, kurtulmak, ötelemek, gizlemek gibi duruşları reddediyor. Seçmeyi, arınmayı, sadeleşip var olanla barışık yaşamayı öngörüyor. Tamamen dönüştüremeyeceğimiz şeyleri bizi yoran hantallıklarından kurtarıp işlevselleştirmeyi öğütlüyor. Bu yüzden inancınızı sınırlandırın demiyorum ama imkansızı ve imkanlıyı iyi ayırt edebiliyor olmanız gerekiyor. Çünkü yerinizde sayıp boşa çaba sarf ettikçe size geri dönecek olan başarısızlık inancınız için en öldürücü darbelerden olacak.

Başkalarına değil kendinize inanın

Hepimizin hayatı bizi bir şeylere inandırmaya çalışan kalıpların içinde geçiyor. Kendi inanma yetimizin formdan düşüşünün belki de en önemli sebebi başkalarının inançlarına ve değerlerine göre yaşamaya çalışmamız. Çocukluğumda en sık duyduğum cümlelerden biriydi:

“Eğer sıkı çalışmaz ve iyi notlar almazsan güzel bir üniversite kazanamazsın, kötü ve az maaşlı işlerde çalışırsın, insanlar sana saygı duymaz. En önemlisi ailenin umutlarını boş çıkartırsın”

Toplum, onun kurumları ve insanlar bizi durmaksızın farklı farklı inançlara kanalize ediyor. İyi eş, başarılı iş adamı, çalışkan öğrenci, takdir edilen sosyal statü ve araçlar…

Neticede 16–17 yaşıma geldiğimde “iyi” üniversitelerden birine girebilmek için çok çalışmam gerektiğine yoksa hayatımın mahvolacağına inanıyordum. Alternatifler bana hiç gösterilmediği, o yaşta görebilecek bilince sahip olmadığım için de dönüp baktığımda hayatımın en güzel yıllarında ne fazla şey kaçırdığımı şimdi net bir şekilde görüyorum. Üstelik artık ne kadar inansam da yeniden yaşayamayacağım şeyler bunlar.

Photo via Psychology for Marketers

Kim serseri olarak, aile kuramadan yalnız başına ölmek ister? Muhtemelen kimse. İşte bu kendi inancınıza göre yaşamamanız için dayatılan metaforlardan yalnızca bir tanesi. Liseyi zor bitiren arkadaşımdan bahsetmiştim daha önce. Kendisi şu an oldukça köklü bir firmada yönetici, evli ve iki çocuğu var, ben iyi bir üniversite bitirdim, yüzlerce kitap okuyup, binlerce film izledim, sanatsal-kültürel aktivitelerde bulundum ama freelance çalışıyorum ve hala ailemle yaşıyorum. Bu arada ikimiz de 26 yaşındayız.

Tanıdık geldi mi?

Hayatım boyunca korktuğu için inanmak istediklerini gerçekleştirememiş ya da onlardan vazgeçmiş insanlar tanıdım. Yapmayın! Korku inancımızı öldürmeye devam ediyor. Bakalım sayacaklarım size tanıdık gelecek mi?

  • İşinizden nefret ediyorsunuz ancak ev kredinizi ödeyemeyeceğiniz korkusuyla bırakıp yeni iş arayamıyorsunuz?
  • Mutsuz bir evliliği ayakta tutmaya çalışıyorsunuz, eşinizden şiddet görüyorsunuz ama başta toplum baskısı sonrasında ise dul bir kadın olmanın getireceklerinin korkusuyla susuyorsunuz?
  • Tüm sosyal hayatınızı kenara atıp sevmediğiniz bir bölümü okumaya uğraşıyorsunuz, çünkü bırakırsanız ailenizin söyleyeceklerinden korkuyorsunuz?
  • Harika çizimleriniz, yazılarınız, senaryolarınız var ama dünyaya açıklayamıyorsunuz, çünkü insanların sıkıcı olduğunuzu, aynı şeyleri tekrar ettiğinizi düşüneceklerinden çekiniyorsunuz?
Photo by Jacob Chen

Bunlar gerçekten olacak mı? Muhtemelen büyük çoğunluğu evet, ama ya kendinize inanıp diğer alternatifi/leri denerseniz? Ben ilk kazandığım bölüm olan Tarihi her şeyi göze alıp bıraktığımda ailemde büyük bir fırtına esti ama etkisi hemen geçti. Sonuç mu? İstediğim bölümden onur derecesiyle mezun oldum. Belki bana muhteşem parası olan bir meslek getirmedi ama paha biçilmez bir kültürel hazinem, harika dostlarım ve asla unutamayacağım hocalarım oldu.

Sonuca gelecek olursam; başkalarına inanmayı biraz olsun bırakmalıyız ha ne dersiniz? Biraz da cesaret? Kendime inanmayı hep zor bir şey zannederdim ama aslında çok kolaymış. Sadece inancın notalarına doğru basmayı parmakları korkak alıştırmamayı başarabilmek gerekiyor. İçinizdeki melodi usul usul anlamlı bir şarkıya dönüşünce sonrasında hiç durmak istemiyorsunuz zaten. Burada anlatıklarım motivasyonel teklifler olmanın ötesinde. Siz yeter ki inanın -ama gerçekten inanın. Hayatınızın nasıl değiştiğini göreceksiniz.