Vizyonun olsun, canımı ye (ya da al)!

Birbirine çok benzeyen iki hikaye… Ama birbirinden binlerce kilometre uzakta iki farklı vizyon!

Eğer yolunuz düşer de Kaliforniya eyaletinde bulunan San Jose şehrini ziyaret ederseniz, yapacağınız şehir turuna Winchester Malikanesi’ni de ekleyin.

Yılda binlerce turistin gezip gördüğü bu ev, 10,000 pencereli, 2,000 kapılı, 47 şömineli, 40 merdivenli, 40 yatak odalı, 6 mutfaklı, 3 asansörlü, 160 odalı devasa bir yapı. Bu yapının baş mimarı ise, evin sahibi ve 83 yaşında ölene kadar bu evde oturan milyoner dul Sarah Winchester.

650 dönümlük (650bin metrekare) bir alana yayılan bu evin inşaatı, 1884 yılında başlayıp, Sarah Winchester’in öldüğü yıl olan 1922’ye kadar yani 38 yıl sürmüş. Evin yapımında tam zamanlı 22 usta, 16 marangoz, 18 hizmetçi, 12 bahçıvan ve yüzlerce inşaat isçisi çalışmış. Evin inşası San Jose şehrinde neredeyse bir sektör haline gelmiş. Öyle ki yeni yeni başlayan demiryolu döşeme planları, bu evin yapımı nedeniyle değiştirilmiş, ve inşaat malzemesi ulaşımını kolaylaştırmak için evin yakınlarından geçmesi sağlanmış. Evin yapımı için harcanan para, Amerika’nın askeri beynini içinde toplayan ve dünyanın en büyük 20 binası arasında yer alan Pentagon’dan bile daha pahalıya mal olmuş (günümüzün parasıyla 58 milyon dolar).

Bir ev inşaatı süreci, kabaca, müşterinin ev yapım isteği, ve aklında şekillenen ev planı ile başlar, daha sonra mimar bu kaba planları alıp, profesyonel plan haline dönüştürür, bütçe kararlaştırılır, müteahhit bulunur ve mimarın planları, belirlenen bütçe ve zaman içerisinde, isçilerin yardımı, ve müteahhittin kontrolü altında gerçekleştirilir.

Sarah Winchester

Winchester Malikanesi’nin yapımı ise yukarıda bahsettiğim işleyiş biçimini takip etmemiş. Müteahhit, mimar, müşteri, karar verici, bütçe sahibi gibi görevlerin hepsi tek bir isimde toplanmış… evin sahibi Sarah Winchester.

Marangozlar, her sabah, Sarah Winchester ile bir araya gelip, onun kağıda ya da mutfak örtüsüne çizdiği skeçlere bakıp, o gün yapılacak işlere başlarlarmış. Kimse bir sonraki hamleyi ya da projenin nerede biteceğini bilmiyormuş. Eğer, Sarah Winchester’in planları yapım aşamasında herhangi bir sorun ile karşılaşırsa, yapılan kısım terk edilip, yeni bir plan ile, evin yeni bir bölümünde işe devam edilirmiş. Bazen de evin büyüklüğü nedeniyle bazı işçiler, bir hafta önce üzerinde çalıştığı kısmı bulmakta güçlük çektiğinden, üzerinde çalıştığı projeyi evin başka bir bölümünde yeniden yapmaya başlarlarmış.

Door to nowhere

İnşaat yapımında çalışanların ellerinde belirli bir plan olmaması, inşaatın nereye gittiğini ve ne zaman biteceğini hiç kimsenin bilmemesi, projeyi tam anlamıyla anlayan belirli bir otoritenin eksikliği, projenin herkes tarafından anlaşılan herhangi bir vizyonunun olmaması gibi nedenlerden dolayı, evin içinde birçok ilginç “fonksiyonlar” (yazılım dili ile “bug”) görmek mümkün.

Örneğin hiçbir yere ulaşmayan merdivenler, labirenti andıran koridorlar, yarım bırakılmış, bitmemiş odalar, bu bitmemiş odalara açılan bitmiş odalar, çatıya uzanmayan şömine bacaları, düz duvara açılan kapılar, bahçeye açılan ve merdiveni olmayan balkon kapıları, 12 bin dolarlık fiyata sahip, güneş ışığını gökkuşağına çeviren süslemeli pencerenin, güneş almayan kuzeye bakan cepheye yerleştirilmesi, aynı görevi gören odalar (6 mutfak gibi)… ve liste uzayıp gidiyor.

Zaman içinde, hem inşaat projesi, hem de evin kendisi öylesine büyükmüş ki, Sarah Winchester, zamanını evin yalnızca belirli bir kısmında harcadığı için evin 30 odalık kısmını kullanıma tamamen kapattırmış. Satın alındığında 8 odalık bir çiftlik evi olan ev, bittiğinde(!) birçok bölümü kullanılmaz, 160 odalık bir dev bir malikane haline gelmiş.


Dr. O. Ç. Holmes

1893 yılında, World Expo, Şikago’da yapılacaktı. Herkesin konuştuğu konu ise, şehre gelecek milyonlarca kişiyi barındıracak yeterli yerin olmadığıydı.

Eczacı Dr. Holmes, bu soruna çözüm bulma görevini kendine verip, eczanesinin karşısında yer alan büyük bir binayı otele çevirmek için kolları sıvadı.

Binanın otele çevrilmesi aylar sürdü. Bu projenin mimarı, hayatında şimdiye kadar mimarlık yapmamış, herhangi bir inşaat projesi yönetmemiş birisiydi… Projenin sahibi Eczacı Dr. Holmes.

3 katlı ve geniş bodrumlu bu binanın giriş katı, yeni eczaneye sahiplik edecek; diğer katlar ise, şehre gelip, otel arayanlara ev sahipliği yapacaktı. 1892 yılında, binayı satın almasından bir hafta içinde, Dr. Holmes inşaat işçilerini işe almaya başladı. Giriş katı bittiğinde, inşaatta çalışan bütün işçileri kovdu. Birinci katın inşaatı başladığında, yepyeni işçiler görev başındaydı. Dr. Holmes’un bu tutumu, bütün bina inşaatı için devam etti. Her yeni kat, yeni işçileri projeye dahil etti. Şehirde neredeyse, bu proje içinde çalışmayan hiç kimse kalmamıştı ama yine hiç kimse –Dr. Holmes dışında, bu binanın nasıl bir yapıya sahip olduğunu, inşaat planını bilmiyordu. Binada 60 oda vardı ama hangi odanın nerede olduğunu, nereye yeni bir oda yapılacağını tek bilen Dr. Holmes’du… inşaatta çalışanlar değil.

1892 yılının sonlarına doğru otel inşaatı tamamlandı. Otelin ismi World’s Fair Hotel idi ve hem görünüşü, hem de büyüklüğü nedeniyle, mahalle sakinleri tarafından “Kale” lakabı konulmuştu.

World’s Fair Hotel, Winchester Malikanesi gibi birçok ilginç(!) özelliğe sahipti. Hemen hemen her katı, labirent gibi tasarlanmıştı. Bir kata girdiğinizde, diğer katlara çıkmak ya da inmek neredeyse imkânsızdı. Bazı koridorlar merdivene çıkıyor fakat merdivenler hiçbir yere çıkmıyordu. Otelin bazı odalarında tek bir pencere bile yoktu… kapkaranlıktı bu odalar. Binanın tam ortasında, bütün katlardan bodruma kadar inen bir kanal vardı… sanki buraya asansör yapılacaktı ama unutulmuş gibiydi. Bir de bütün bunların üstüne, ısıtma için kullanılan gaz boruları, otel odalarının içinden geçiyordu. Tabi ki bu küçük(!) yanlışlık, otel için büyük sorunlar yaratabilecek kazalara neden olabilecek bir hataydı. İşçiler bunu Dr. Holmes’a anlatmaya çalıştı ama Dr. Holmes bütün bu eleştirileri kulak ardı etti. Otelde, odadan daha fazla sayıda kapı vardı. Kapılardan bazıları duvara açılıyordu… bazıları ise, yukarıda bahsettiğim tehlikeli kanala. Bazı kapılar ise, iki ya da üç odayı birbirine bağlayan kapılardı fakat bu özellik, odaları birbirine bağlamak için yapılmamıştı. Odaları birbirine bağlayan kapılar neredeyse bilerek gizlenmiş gibiydi. Belki de inşaat işçileri, yaptıkları hatayı örtbas etmek için bu kapıları saklamıştı. Bazı odalar neredeyse bir kişinin ayakta durabileceği kadar dar ve küçüktü. Bazı odalar ise balo salonu kadar büyük.

Otel çalışanları da inşaat isçileri gibi, çok hızlı bir şekilde işe alınıyor ve aynı şekilde işten çıkarılıyordu. Dr. Holmes, işe aldığı herkesin hayat sigortası yaptırmasını şart koşmuştu. Belki de otelin yapısının ne kadar güvenilmez olduğunu içten içe iyi biliyordu… ya da başka bir planı vardı. Otel çalışanlarının yaptırdığı sigortanın en garip yanı ise, hayat sigortasının faydalanıcısı olarak Dr. Holmes’un ismi vardı… çalışanın yakınlarının değil!

Otel açıldığında Dr. Holmes, gazeteye ilan verdi. Otelde kalmak isteyen birçok kişi, otelin bulunduğu Englewood mahallesinin yolunu tuttu… fakat otelde kalan hiçbir ziyaretçiden, otelde çalışan hiçbir çalışandan bir daha kimse haber alamadı! Hepsi ortadan esrarengiz bir şekilde kayboldu!

Şimdi gelelim bu iki hikayenin birbirinden ayrıldığı yere: context… yani bağlam ve vizyona!

Bazen bir projeye dışardan bakıp, büyük resmi göremediğimiz olur… ya da nedenini tam anlamadan, başarılı bir projenin, bizim için de aynı şekilde çalışacağını düşünüp, kopyaladığımız olur. Aslında bir projeyi başarılı yapan, o projenin dış görünümü, nasıl işlediği değil, yaratılma amacını nasıl karşıladığıdır.

Dr. Holmes’un tasarladığı World’s Fair Hotel’nin labirente benzer katları, giren birinin bir daha çıkış bulamaması için özel olarak tasarlanmıştı… tesadüfen degil! Penceresiz, karanlık odalar, birer işkence odalarıydı. Ziyaretçi giriyor ama bir daha çıkamıyordu. Hani odaları birbirine bağlayan gizli kapılar var ya… Dr. Holmes’un kendi tasarladığı bu gizli kapılar, onun iskence yaptığı odalara istediği gibi girip, çıkmasını sağlıyordu. Gaz boruları? Hata degildi! Gaz boruları insanları zehirleyip, öldürmek için bilerek odaların içinden geçiyordu. Öldürdüğü insanların cesetlerini ise, asansör kanalı gibi otelin bütün katlarında olan boşluktan bodruma atıyor, sonra orada onların cesetleri fırında yakıyor, iskeletlerini de tıp fakültesine satıyordu. Peki çalışanların yaptırdığı hayat sigortaları? Dr. Holmes tarafından öldürülen otel çalışanlarının, öldükten sonra hayat sigortalarında Dr. Holmes’a bıraktığı paralar ile, bu işkence otelini finanse ediyordu.

Gerçek ismi Herman Webster Mudgett olan Doktor Henry Holmes, Amerika’nın şimdiye kadar gördüğü en acımasız (ve belki de ilk) seri katillerinden biriydi. Kale takma ismi verilen, ve Dr. Holmes’un her detayını bilerek, hastalıklı vizyonu ile tasarladığı, yönettiği otel projesinde, 4 yıl boyunca 200 kişiyi öldürdü.

Ben her vizyonun iyi bir vizyon olduğunu söylemiyorum :-\ 
Vizyonun öneminden, otantik olmanın ve context’in gerekliliğinden bahsediyorum… hepsi o kadar.


Okuduğunuz icin teşekkürler. Beni Twitter ve Instagram’da da takip edebilirsiniz.


Yeni kitabım “Pürüzlü Mükemmellik” raflarda! Satın almak isteyenler, buradan buyrun