Sosyal Medyadan Terk

Bundan tam yirmi üç gün önce kendimce uygulaması zor bir karar aldım ve şu an gururla paylaşıyorum ki kararımın arkasında durmayı başardım: sosyal medyayı terk ettim. Bütün şifrelerimi eşime verdim; o da hepsini değiştirdi. Telefonumdan da bütün ıvır zıvır uygulamaları sildim, bir nevi hayatıma yeniden başladım.

Geride bıraktığım yirmi üç günde iki kere Facebook’tan duyuru yapmam gerekti; elim sürekli Facebook, Instagram ve Snapchat’in telefondaki eski yerlerine gitti; bir iki defa da arkadaşıma birinden bahsederken onu Facebook’tan göstermek istedim ama nafile. Bunların dışında da hayatımdan hiçbir şey eksilmediğini aksine hayat kalitemin artmış olduğunu bildirmek isterim. Artık sanki biraz daha mutlu, biraz daha rahatım.

Öncelikle topyekün bir temizlik oldu bu vücudum için. Kendimi umursamadığım kişisel güncellemelerden, düğün ve bebek fotoğraflarından, kedi videolarından, Amerikan başkanlık seçimleriyle ilgili kişisel görüş ve fikirlerden, Trump saçmalıklarından, genelde itici, nadiren de özendirici yemek paylaşımlarından ve hayatımla alakalı alakasız binlerce insanın tatil fotoğraflarından arındırmayı başardım.

Bütün bunlar yerine kendi kedimle daha çok oynar oldum; hayvancağızın da hayat kalitesi arttı resmen. Kağıdının kokusunu ve hışırtısını özlediğim gazetelere geri döndüm. Buzzfeed, Huffington Post ve Mashable takip etmek yerine gazete okuyunca da hiçbir şeyden geri kalınmıyormuş, tecrübeyle sabitledim. Kitap okuma hızım kendi çapımda tavan yaptı. Neler yapmakta olduğunu Facebook’tan takip edemediğim bir iki arkadaşımı aradım, sohbet ettik. Ne harika bir şeymis insanın arkadaşlarının sesini duyması, hatırlamış oldum. Neler yaptığını çok yakından takip ettiğimi sandığım yakın arkadaşlarımın sosyal medyada asla paylaşmadıkları gerçek hayatlarına yakınlaştım; gerçek içerikli sohbetler etmemize vesile oldu benim yalan dolanlarından, pardon kişisel pazarlama kokan güncellemelerinden uzaklaşmam.

Sonra sık çıktığım yürüyüşler sırasında hoşuma giden şeylerin doğru açı ve ışıkla fotoğrafını çekmeye çalışmak yerine, sadece hoşuma gitmelerine izin verdim. Sonbaharda rengi değişen ağaçlar, günbatımında otuz ikili pastel boya setindeki tüm renkleri aynı anda barındıran manzaralar ve dostlarımla yediğim içtiğim güzel yemeklerin hepsini sadece ben ve o an orda olanlar gördük. Bunları Facebook’ta sayısı bin beş yüzü aşan “arkadaşım”la paylaşmadığım için kendimi daha önemsiz hissetmedim ya da yediğim yemeğin tadı daha tuzsuz, izlediğim manzara daha renksiz değildi bu yüzden. Resmen kendi kendimi doksanlara geri ışınladım ve iki binlerde uzun süredir olmadığım kadar mutlu oldum.

Bütün bağımlılıklar gibi sosyal medya bağımlılığı da hayatıma hissettirmeden, sinsice girmişti belli ki ama ondan kurtulabilmenin tek yolu bandajı tek hamlede, aniden çekmekti, ben de acımadım çektim.

Bu arınma beni nostaljiye itti ve her şeyin nasıl başladığını düşünüp durdum. Önceleri ders çalışmaktan sıkıldığımda kim ne yapmış diye merak ettiğim için gezinirdim Facebook’ta. Sene 2008 civarıydı. Sonra tam bir lise günlüğüne döndü çoğumuzun duvarı; o sırada sevgiliyle kavga etmişsek kızgın mesaj içerikli şarkı sözleri, yok yeni sevgilimiz varsa hayatın anlamını çözdüğünü iddia eden ilan-i aşklar…Bütün duygularımız düşüncelerimiz her şeyimiz filtresiz aktarıldı dijital ortama.

Sonra sonra ilk çömezlik dönemi sona erdi ve bizler harika hayatlar yaşayan hep otuz iki diş, hep mutlu, hep hareketli genç insanlara döndük. Yazın Çeşme’den parti resimleri paylaşıp, kışın Ankara’da karlar altında masalsı fonda profil resimleri yükler olduk; yüzü netleştirip arka fonu flulaştırmak büyük sanat akımıydı.

Bir kere Çeşme o yıllarda bile bir üniversite öğrencisi için çok pahalıydı ve o partilere gidersek akşam aç kalmasak bari derdik. Ayrıca Ankara’da kar yağdı mı tüm şehri etkisi altına alan mutluluk dalgası on beş-yirmi dakika, bilemedin bir saat sürer. Sonrası çamurlu yollar ve buzlu kaldırımlardan ibarettir. Yani sosyal medyada kişinin gerçek halet-i ruhiyesini makyajlaması yeni değil elbette ama benim canıma yeni tak etti galiba.

Yanlış anlaşılmasın en az herkes kadar suçluyum ben de; en az herkes kadar katkıda bulundum bu toplu “kişisel pazarlama” hareketine. Sırf pazarlama da değil sorun. O kadar farklı kaynaktan ve o kadar hızlı ulaşabiliyoruz ki canımızın istediği her türlü içeriğe, artık hepimiz birer ayaklı ansiklopediyiz; her konuda engin fikir sahibiyiz ve en fenası da bildiğimizi sandığımız her şeyin tartışmasız doğru olduğuna kesin eminiz.

Ayrıca hepimiz güzellik kraliçesiyiz ve bizimki gibi kariyer kimsede yok. Herkesin kendi adı bir dünya markası! Biraz Anthony Bourdain’iz, biraz da Indiana Jones…Pek gezeriz ve lanet olsun en keşfedilmemiş mekanlar, en el değmemiş tropik adalar bizden sorulur.

Evliysek de en iyisini biz yapmışızdır, bekarsak da…Takipçi sayısı çarpıştırıp sosyal medya değer endeksi hesaplayan insanlarız biz ne de olsa. (Klout skorunu hala bilmeyen varsa hemen öğrensin! Önemli.)

Gel gelelim ben başka bir dünyanın da var olduğunu bilen son neslin temsilcisiyim. Kişisel markalaşma ve rekabet öncesi nesil yani…1985 yılı doğumluyum, yani analog jenerasyondan dijitale geçişte son çıkış kabul edilen yıl. Bugün uçurumun tam ortasında bir köprüde duruyorum sanki; aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık.

Bir doğumgünü partisindeyiz mesela; doğumgünü çocuğu mutlu olup eğlencesine bakacağına fotoğrafına kaç beğeni geldiğini kontrol ediyor. Ya da tatildeyiz diyelim. Eskiden amaç plajda ayaklarımızı kuma gömüp biraz kitap okumak iyice sıcaklayınca da cuppa turkuaz Ege’ye çivileme atlamaktı ya hani; şimdi dakika dakika sosyal medya paylaşım haritası planlıyoruz sanki. Rahatlayalım, sakinleşelim diye gittiğimiz yerlerden sosyal medya gerginliğiyle dönüyoruz.

Beyaz çarşaflı yatakta sabah kahvesi pozu; zengin çeşit serpme kahvaltı masası resmi paylaşımı, sonra plajda dergi/kitap okuyan poz (hangi kitabın daha çok “like” getireceği de ayrıca hesaba katılmış), sonra günbatımı içkileriyle dinginliğe ulaşmış insan kafası, derken geceye hazır gençler grubu ve sonunda gece patlamış, eğlenceden dört köşe olmuş kareler…Arada karşınıza eli yüzü düzgün bir kedi, köpek bir de renkli kapı falan çıkarsa onlar bonus, hiç kaçırmayın ekstra puan kazandırıyor.

Artık mutluluğu sosyal medya paylaşımlarımıza gelen onaylarda arıyoruz ve bu daha fazla mutsuzluğa sebep olmaktan başka bir işe yaramıyor. Rakamlar bize fena halde eksiklikliğini hissettiğimiz insani sıcaklığı veremeyince de daha beter onay arayışına gidiyoruz. Rekabet kişiliğimizin sivri noktalarını daha da sivriltiyor, yumuşak karnımızıysa daha savunmasız bırakıyor.

O nereye gitmiş, ne giymiş, kim hangi restoranda ne yemiş, nerde, kimle tatile gitmiş…Bunları takip etmek uğruna saatler kaybediyoruz internette. Sonra gerçek hayatta karşılaşsak ismini hatırlamayacağımız insanların siyasi fikirlerine sinirleniyoruz. Hatta daha beteri umrumuzda olmaması gereken insanlardan “bir gün işim düşer” korkusuyla kendi gerçek fikirlerimizi saklıyoruz. Pek saydam ve renkli içerik dolu sosyal medya hesaplarımız, gerçek duygularımızı, fikirlerimizi betondan duvarların arkasına hapsediyor. Kendimizden uzaklaştıkça hayalimizde ideal olduğuna inandığımız bir karaktere yakınlaşmaya çalışıyoruz.

Yıllardır arkadaş olduğu için birbirini çok iyi tanıdığını sanan iki kişi birbirinden hiç olmadığı kadar uzaklaşıyor. Dostluklar çıkar amaçlı kuruluyor ve ortada çıkar kalmayınca son kullanma tarihi geçmiş ilaçlar gibi acımasızca çöpe atılıyor. Geriye kısa süre önce paylaşılmış “en yakın arkadaş” resimleri kalıyor sağda solda, henüz toz bile tutmamış.

Kıskançlıktan nefessiz kalıp kendimizi boğuyor sonra da hıncımızı başkalarını kıskandırmanın en kısa yollarını arayarak çıkarıyoruz. Farkında değil misiniz? Rekabet bizi üzüyor; tüm mutlulularımızı tek tek elimizden alıyor ve hatta seçimlerimizi yönlendiriyor. FOMO diye bir kavram var ne de olsa; “fear of missing out” yani geri kalma korkusu. Geri kalınan herhangi bir şey olabilir; mesela sevmediğimiz birinin konseri, aslında hiç ilgimizi çekmeyen bir film, tanımadığımız birinin partisi…Sırf ordaydım demek uğruna harcanan vakit ve para da işin cabası…Sosyal ve hatta profesyonel tercihlerimizi bizi daha iyi göstereceğine inandığımız yönde yapıyoruz; öyle mutlu olacağımızdan değil. Hepimiz minik boy birer dijital pazarlama uzmanı; anlık tatminler için kendi ruhumuzu pazarlıyoruz.

Felaket senaryosu yazmak değil amacım elbette ama sosyal medyasız geçirdiğim bu süreçten bir ders çıkarabilmeyi umuyorum; teknolojinin medeniyeti ilerletmek yerine dev bir ilüzyona sebep olduğu. Artık kendimizi ve yaşadığımız hayatı istediğimiz renge boyamak daha kolay diye kendi rengimizden, bizi biz yapan özümüzden uzaklaşıyoruz. Bu süreç aynen devam ederse ortaya tek bir sonuç çıkacak gibime geliyor: yapay bir tekdüzelik.

Bir iki kişinin kafasında yarattığı ideal hayat imajına kanıp hepimiz o imajla yarışmaya çalışırsak geriye kendimizden ne kalır? “Personal branding” yani kendimiz için yarattığımız kişisel markalar 2008'deki flu fonlu profil resimleri kadar masum kalabilseydi belki bu kadar soğumazdım sanal sosyalleşmelerden ama giderek içeriksizleşen sohbetler ve aynı fikir fabrikasından çıkma resimler beni kandırmaya yetmiyor artik.

Yine de geri döneceğim elbette; el mahkum, kendimi toplumdan soyutlamak değil amacım ne de olsa (şimdilik) ama birgün yeni tanıştığım biri bana telefonunu uzatıp Face’den eklesene dediği an ‘Canım ben sosyal medyadan terk; şey yapalım, mektup at’ demek en büyük fantazim bu aralar. Kim bilir belki de insanlığı ileri değil geri gitmek kurtaracaktır.


Bu yazı hoşunuza gittiyse sol alt köşedeki minik kalbe basın ki daha fazla kişiye ulaşsın. Hayat paylaşınca güzel.

Duygu Aktan Ankara’dan çıkma New York sakinidir. Gezer tozar, üstüne utanmadan yazar çizer. Yazılarının tamamına bir de hayatının kaosuna www.duyguaktan.com adresinden ulaşılabilir. Takip etmek isterseniz size haftalık e-postalar bile atar.